1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. Türkiye'nin sahibi ve efendisi kimdir?
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye'nin sahibi ve efendisi kimdir?

A+A-

Cumhuriyet tarihi boyunca yönetici elitler, Türk köylüsünün muhafazakârlığını rejimin muhafazakârlığına temel yaptılar

"...Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye'nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve elyak olan köylüdür!" Mustafa Kemal bu sözleri TBMM'nin 1 Mart 1922 tarihli Üçüncü Toplanma Yılını açarken söylemişti. O yıllarda Kemalizm'in köylülüğü yüceltmesinin nesnel temelleri vardı. Ortalama olarak 25 dönüm büyüklüğünde 1,751,239 aile işletmesi, 15,700 tarım makinesi, 3,3 milyon civarında çeki hayvanı vardı. Aile başına 25 dönüm arazi ekiliyordu ama çoğu mülk sahibi değil zilyetlik sahibi idi. Ailelerin yüzde 5'i toprakların yüzde 65'ine sahipti. Yüzde 95'i de kalanı paylaşıyordu. Gayri Safi Milli Hasıla'nın (GSMH) yüzde 40-50'si, ihracatın yüzde 95'i tarım ürünü idi.

1923 tarihli İzmir İktisat Kongresi'ndeki konuşmasına bakılırsa Mustafa Kemal, bir ara İngiliz tipi liberal bir sanayileşmeyi arzulamıştı. Ancak nesnel durum buna elvermediği gibi 1930'ların ortasında bile yönetici zümre, "Türkiye bir tarım ülkesi mi yoksa bir sanayi ülkesi mi olsun?" konusuna karar verememişti. Şevket Süreyya'nın dediği gibi o sıralarda "sanayileşmek" sözü, ara sıra söylense bile, pek inanılmayan, şüpheli bir söz gibiydi. 1934'te çıkarılan Muamele Vergisi Kanunu gibi uygulamalar dükkanların atölye, atölyelerin fabrika haline gelmesini önlüyordu. "Küçük sanayii koruma" şiarı altında dağınıklık ve gerilik kıskançlıkla savunuluyordu. "Böylelikle de makineli sanayi, hanlarda, kervansaraylarda, Haliç kıyısındaki çamurlu bodrumlarda âdeta bir kaçak iş halinde kendi kendine gelişme yolları arayıp duruyordu. 3 beygirlik derme çatma bir motor ve 3 kişilik bir acemi işçi kadrosu ile çalışan bir han odası, 400 beygir rakatinde bir muharrik kuvvet ve 300 amele kadrosu ile çalışan bir fabrikadan üstün tutuluyordu." (Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, 1959, s. 453-4)

Köycülük ideolojisi

Ama yine de bir şeyler yapmak gerekiyordu, çünkü o yılların en önemli sorunu topraksız köylülerin çokluğu idi. Köylüyü toprak sahibi yaparak "mülklüleştirmek", Kürtçü bölünmeciliğe karşı panzehir olarak görülüyordu. Örneğin 1930'ların önemli ideoloji üretim merkezi Kadro dergisinin yazarı İsmail H. Tökin şöyle diyordu: "Şark vilayetlerinde derebeyliğin kül halinde tasfiyesi ve toprağın bilâ bedel köylüye tevzii, milli bütünlüğün temini bakımından bilhassa zaruridir. Orada bilhassa Kürtçe konuşan sahalarda için için kaynayan gayri milli hareketlerin, irticaî cereyanların gıda aldığı içtimaî zümreler, köylüsü ile beraber geniş topraklara tesahüp etmiş beylerdir. Toprağın köylüye doğrudan doğruya tevzii demek, Bey ismini taşıyan irtica kaynağı bir sınıfın ve bu sınıfla beraber Kürt meselesinin kökünden tasfiyesi demektir."

Kasım 1936'da Mustafa Kemal "Her Türk çiftçi ailesinin, geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması, behemahal lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastadır" diyerek konuya tekrar el attı ama ll. Dünya Savaşı'nın yaklaşması radikal adımların atılmasını engelledi. Gerçekten de, 1940'larda hayata geçirilen Köy Enstitüleri projesi, köy ve tarım toplumu idealinin ne kadar güçlü bir özlem olduğunu gösteriyordu.

Bu dönemin hakim akımlarından biri "Köycülük" oldu. 1929 Büyük Buhranı'nın empoze ettiği devletçilik ideolojisi, "Köycülük" için uygun bir atmosfer oluşturmuştu. Nusret Kemal Köymen, Reşit Galip, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Remzi Oğuz Arık, Tahsin Tola gibi meşhur "Köycüler" için, şehir kozmopolit, lüks hayranı, müsrif, yalancı ve cıvık iken, köy "bakir bir şahsiyet hazinesi", "memleketin kuvvet aldığı feyizli pınar", "en bakir ihtiyat kuvveti", "milletin hâlâ el dokunulmamış sırlarının, zenginliğinin saklı olduğu bir elmas çekmece" idi. Ancak, köyü ve köylüyü yücelten tüm söylemlerine rağmen Türk Köycüleri, Bulgaristan Çiftçi Partisi ya da Rusya'daki Narodnikler gibi köye gitmeye hiç yeltenmediler. "Orada bir köy var uzakta, gitmesek de kalmasak da o köy bizim köyümüz" şiarını pek sevdiler. (Hatta, "Köylü milletin efendisi" derken, belli saatlerde Ankara'nın bazı sokaklarında köylülerin dolaşmasına yasak koymaktan geri durmadılar.)

Çiftçiyi topraklandırma kanunu

Savaşın hemen ertesinde hükümet ülke genelinde 5 bin dönüm, toprağın az olduğu yerlerde ise 2 bin dönümün üstündeki toprakların topraksız köylülere dağıtılmasına izin veren bir kanun tasarısı sundu. Amaç orta köylülükle ittifak içinde ve onların üretkenliğini artırarak pazarlanabilir tarımsal ürün fazlasını sanayiye aktarmak gibi görünüyordu. Kanunun en çok tartışma yaratan kısmı son anda eklenen 17. madde ile "Çiftçi Ocakları" meselesi oldu. 17. maddeye göre topraksız ya da az topraklı işçiler, ortakçılar ve kiracılar, çok kolay bir şekilde işledikleri toprağın sahibi olabileceklerdi. Çiftçi Ocakları ile 30-500 dönüm arasındaki topraklara bölünmezlik ve 25 yıldan önce satılamazlık kaydı düşülüyordu. Bu topraklar yalnız bir kişinin malı olabilecek, aile reisi öldüğünde de miras olarak ailede yalnız bir kişiye bırakılabilecekti. Bu toprak hiçbir şekilde haczolunamayacak ve ipotek edilemeyecekti. Çiftçi Ocakları'nın, Hitler'in nasyonal sosyalist programında yer alan ve kırsal mobilitenin önünü tıkamak üzere tasarlanan Erbhof Kanunu'nun kopyası olduğunu iddia eden Adnan Menderes, Emin Sazak, Cavit Oral gibi büyük toprak sahiplerinin sert muhalefeti sonucu, kanun Çiftçi Ocağı bölümü çıkarıldıktan sonra Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu (ÇTK) adıyla 11 Haziran 1945'te kabul edildi. Ancak ünlü 17. madde dahil sorun teşkil eden maddelerin hiçbiri pratikte uygulanmadığı gibi 1948'de, İsmet İnönü büyük toprak ağası Cavit Oral'ı Tarım Bakanlığı'na getirerek bu konudaki samimiyetini (!) gösterdi. (O yıllarda CHP Genel Sekreteri olan Memduh Şevket Esendal, "sanayinin ve sanayi medeniyetinin düşmanı" olarak tanınıyordu.) 1950'de Demokrat Parti, ÇTK'nın 24 maddesini değiştirerek kanunu iyice kuşa çevirdi.

Nafile çabalar

1961'den 1972 yılına kadar toprak reformu konusunda sekiz kanun tasarısı hazırlandı. Bu tasarılardan sadece 4. Toprak Reformu tasarısı Meclis'e geldi, fakat kanunlaşamadı. 1972 yılında 1617 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Ön Tedbirler Kanunu ile 1973 yılında Toprak ve Tarım Reformu Kanunu çıkarıldı. Bu kanunun uygulamasına ilk olarak Şanlıurfa ilinden başlandı. Beş yıl yürürlükte kalan bu kanun şekil yönünden eksik olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek, yeni bir yasa çıkarılması için 10 Mayıs 1978'e kadar bir yıl süre konuldu, ancak bu süre içinde yeni bir kanun çıkarılmadı. 1980 askeri darbesi sonrası bu konuda bir kitap hazırlayan dönemin Danışma Meclisi üyesi Mehmet Pamak, toprak dağılımındaki adaletsizliklerin "Kötü niyetli, yabancı ideoloji uşağı Marksist komünistlerin istismar edeceği bol miktarda malzeme" sağlayacağını; böyle bir toplumun "her türlü sosyal ve siyasi patlamalara hazır" olacağını vurgulayarak askeri rejimin toprak reformundan esas olarak ne beklediklerini özetlerken, 1997 Ağustos'unda Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit toprak reformunun -kendi tabiriyle- "olağanüstü bölgenin sorunlarını" çözebileceğini iddia ediyordu. Ama bu aktörlerin hiçbiri laftan öteye geçemediler.

Bugün tarımın durumu ayrı bir yazı konusu ama, kabaca söylersek, Cumhuriyet tarihi boyunca yönetici elitler, Türk köylüsünün muhafazakârlığını rejimin muhafazakarlığına temel yaparak hem sınıf temelli oluşumların, "irticanın" ve Kürt ayrılıkçılığının önünü kesmeyi hem de kentleşmemiş ve farklılaşmamış bir toplumsal doku içinde ayrıcalıklı statülerini sürdürmeyi hedeflediler. 1946'da Başbakan Recep Peker, "Çiftçi yeter toprağa sahip edilmezse, savaş sonunda azgın seller gibi her yana akacak olan ideolojilerin nereden geldiği belli olmayan zehirli etkileri, toplumu, ulusal yapıyı içinden kaynatır ve toplum hayatını kökünden rahatsız eder" demişti ama ne "köylü milletin efendisi" oldu ne de isyan etti. Sonuçta Kemalist proje köylülüğü en ilkel biçimiyle muhafaza ederek gelişmenin, modernleşmenin önünü tıkadı, dahası baskılarla, kısıtlamalarla, korkutmalarla kendine güvensiz, dünyaya güvensiz yarı köylü-yarı şehirli bir toplum yarattı. Son yıllarda başta laiklik konusu olmak üzere, yaşadığımız pek çok gerilimin temelini oluşturan bu çarpık yapıyı mümkün olduğunca sancısız dönüştürmek için hepimiz kafa yormalıyız.

AYŞE HÜR: Karadenizli yoksul fındık üreticilerine haksızlık yapmış olduğu, sevgili Onur Gülbudak tarafından tescillenmiş 'araştırmacı-yazar'!

Kaynakça: M. Asım Karaömerlioğlu, 'Orada Bir Köy Var Uzakta/Erken Cumhuriyet Döneminde Köycü Söylem', İletişim, 2006.

Radikal Gazetesi

YAZIYA YORUM KAT