Türkiye’nin Mısır ve İsrail Siyaseti

15.09.2011 12:08

Kenan Alpay

Başbakan Erdoğan’ın kalabalık bir heyet eşliğinde başladığı Mısır, Tunus ve Libya ziyareti Orta Doğu’da nelerin değişebileceği veya nelerin değişemeyeceğine ilişkin tartışmaları yine yoğunlaştırdı. Değişimin ne yönde ve kimler eliyle sürdürüleceği kadar statükonun nasıl ve kimler eliyle korunacağı da bu tartışmalarda önemli bir yer tutuyor.

Tunus ve Mısır’da silahlı çatışmalara fırsat tanımaksızın hızla gerçekleşen toplumsal dönüşüm maalesef Libya ve Suriye için söz konusu olamadı. Özellikle Libya’ya yönelik NATO müdahalesi ve Suriye’nin öteden beri İsrail karşıtı cephede yer alması bu ülkelerdeki muhalif hareketlerin örgütlenme ve hedefleri hakkında bazı istifhamların oluşmasını kolaylaştırdı. İstifhamlar öyle bir noktaya doğru evrildi ki işi Kaddafi ve Esed cuntasının korunması, desteklenmesi gerektiğine kadar götürenler bile oldu.

Sığ ve tarafgir kafa yapısıyla toplum sloganik ve tepkisel siyasetlere mahkum edilmek isteniyor. Somut gelişmeler, beyan edilen hedefler, geçmişte yaşanan tecrübeler neredeyse hiç muteber sayılmıyor da bazı gizli örgütler, yazışmalar ve niyetler etrafında bir takım siyasal analizlere girişiliyor. Son gelişmeler üzerinden “Türkiye’nin Mısır ve İsrail’le ilişkilerinde ne olabilir veya ne olamaz?” sorularına bir kez daha bakmak faydalı olabilir.

Türkiye’nin AK Parti hükümeti eliyle giderek ABD-İsrail eksenindeki klasik Kemalist dış politika çizgisinden uzaklaşmasının somut göstergelerinden birisi de Filistin-İsrail meselesidir. Malumdur ki, Filistin’i işgal, Filistinlileri tehcir ederek Orta Doğu’ya monte edilen Siyonist çetesinin varlığını ilk tanıyan ülkelerden biri de Türkiye’ydi. 28 Şubat darbe sürecinde Türkiye-İsrail ilişkileri toplumun bütün karşı çıkışlarına rağmen silah alım ve modernizasyon ihaleleriyle, istihbarat ve diplomatik eşgüdümlerle, ticaret ve enerji anlaşmalarıyla stratejik işbirliği düzeyine çıkarılmıştı.

Toplumsal ve siyasal irade darbeci Kemalist kadroları iktidar koltuğundan sanık sandalyesine sevk etmeye başlayınca o sahte “Akdeniz iklimi”  İsrail açısından da hazan mevsimine doğru yüz tutmaya başladı. Bu süreçte Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e gösterdiği her tepkinin ardından yükseltilen “İsrail’in gazabı yakındır” çığlıkları siyasi kehanet olmaktan öteye gidemedi. Gerek İsrail ve ABD’nin gerekse içerideki uzantılarının “gazap” uyarılarının kesintisiz devam ettiği bir vasatta Türkiye, Mavi Marmara baskınıyla ilgili olarak İsrail’e karşı uygulamaya soktuğu bir dizi yaptırım kararını ilan etti.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin mevcut konjonktürde nereye evrileceğini tayin ve tespit açısından her iki devletin de varoluşsal ilkesine uygun bir tahlil yapmalıyız. Siyonist işgal ve cinayet şebekesine karşı atılan bu tür adımların şüphesiz riskleri vardır, kayıp veya zorluklara sebep olması mümkündür. Fakat aynı durum çok daha fazlasıyla Siyonist şebeke için geçerli değil midir?

Türkiye-İsrail arasında giderek gerginleşen sorunun ne kadarı Netenyahu hükümetiyle Erdoğan hükümeti arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır? Netenyahu-Erdoğan siyasi çizgileri yaşanan sorunların ne kadarını aşabilir, ne kadarında çözümsüzlük yaşarlar?

Herkesin bildiği fakat ifade ederken sıkıntıya düştüğü kritik meselelerin üstüne gitmekte fayda var. İsrail, ırkçılık, işgalcilik, cinayet, tehcir, işkence vs. gibi insanlık suçları üzerine kurulu Siyonist bir rejimdir. İsrail’i bölgede var kılan ve muhafaza eden irade emperyalist iradedir. ABD ve AB Orta Doğu’da ileri bir karakol olarak İsrail’e muhtaçtır ve vazgeçemez. Siyonizm’de bölgede hiç bir zaman yok edilme tehdidinden azade olamayacağı için ABD ve AB’ye bağımlıdır. Yani sadece Netenyahu hükümeti değil bütünüyle İsrail siyaseti bir taraftan Siyonist ideolojiyle diğer taraftan da ABD-AB desteğiyle mevcudiyetini mümkün kılmaktadır.

Türkiye ve Erdoğan Hükümeti açısından da benzer sıkıntılar mevcut. Türkiye Devleti’nin resmi ideolojisi ve bürokrasisi İslam ve Arap düşmanlığıyla Batı’ya yanaşarak NATO konseptinde konumlandı. Başbakan Erdoğan’ın içinden çıkıp geldiği siyasi gelenek bu konumlanışla kimi zaman çatışarak, kimi zaman uzlaşarak bir mesafe katetti. Erdoğan’ın üstlendiği İsrail karşıtı siyasetleri TC geleneği içerisinde sol veya sağ herhangi bir liderin yürütebilmesi mümkün müydü? Bu soru ekonomik, askeri, diplomatik güçten daha çok siyasi liderin ideolojik kimliğiyle alakalı olarak cevaplanmalıdır.

Başbakan Erdoğan ve kadrosunun resmi ideolojiyi temsilden ne kadar uzaklaşsalar da son kertede Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil ettiklerini unutamayız. Çelişkilerin, açmazların veya açılımların bamteli burasıdır. Demirel, Ecevit, Çiller, Yılmaz gibi klasik Türk siyasetçi tipinin İsrail tarafından her zaman memnuniyetle karşılanmasının bazı sebepleri vardı.

Erdoğan’ın Mısır gezisinde Mısır toplumu nezdinde nasıl bir ilgi ve sevgiye muhatap olduğu ekranlara yansıdı. Sadece İsrail karşıtı söylemleri dolayısıyla Erdoğan’ın bu tür bir ilgiye mazhar olması pek mümkün olmasa gerek. Erdoğan’ı “laik TC Başbakanı ve BOP Eşbaşkanı” sıfatlarına rağmen Mısır, Libya, Tunus veya diğer ülke halkları nezdinde itibarlı kılan sebepler birden çok olsa gerek. Erdoğan’a salt İslamcı bir liderlik misyonu yüklemek kadar Batı’nın taşeronluğunu yüklemeye kalkışmak da o kadar anlamsızdır. Erdoğan hem içeride hem de dışarıda mevcut satükoyu aşmaya çalışırken bazen çatışıyor, bazen uzlaşıyor bazen de erteliyor.

Bu çerçevede uzun diktatörlük dönemlerinde dahi Mısır anayasasından çıkarılamayan kanunların İslam’a uygunluk ilkesinin Erdoğan tarafından “laiklik”le değiştirilmesinin teklif edilmesi ne anlama geliyor? Mısır toplumu diktatörlüğe karşı ölümüne döküldükleri meydanlarda laikliği mi talep etti, İslam ve adalet temelinde kardeşliği mi? Mısır’da laiklik temelinde bir anayasa kurulmasını teklif eden Başbakan Erdoğan’ın bu teklifinin sadece Mısır’da değil İslam coğrafyasının hiç bir yerinde karşılığı yok oysa.

Zaten Başbakan Erdoğan’ın “laik anayasa teklifi”ne Mısır’ın en güçlü örgütü İhvan-ı Müslimin gecikmeksizin tepki gösterdi. Müslüman Kardeşler’in sözcüsü Dr. Muhammed Gazlan konuya ilişkin açıklaması kısa ve netti: “Diğer ülkelerin tecrübesi bize uymaz. Türkiye halkı laik sistemi istiyor ve kabul ediyor (olabilir); ancak diğer halklar bu sistemi istemiyor. Başbakan Erdoğan’ın  Mısır’ın içişlerine karışma hakkı yoktur. Bu konuda söz sahibi olan Mısır halkıdır.”

Türkiye modeli, lider ülke Türkiye, Orta Doğu’nun lideri Erdoğan vs gibi oldukça iddialı fakat bir o kadar da hamaset içeren sloganlarla yol alabilmek mümkün değil. Bugün laikliği teklif ettiğimiz Mısır’a, Libya ve Tunus’a yarın Atatürkçülüğü, öbür gün muhafazakar demokrasiyi sonrasında da NATO üyeliğini mi teklif edeceğiz acaba? İyi de bu kadar büyük bedeller ödeyen kardeşlerimiz bu çirkin kötülüklere kavuşmak için yola çıkmamışlardı ki! Kardeş halklardan yükselen ilgi ve sevgiye karşı şımarmak, gururlanmak hatta kendini model olarak dayatmak hiç de hayırlı bir duruş sayılmaz.

Ergenekon ve Balyoz cuntasına karşı mücadele ederken bu tür devlet çetelerinin ideolojik kaynağına, Kemalizme karşı açık ve net bir mücadele verilememesinin hem muhafazakar siyaset anlayışıyla hem de otoriter-totaliter kadro ve kurumların gücüyle bir ilgisi olması gerekir. İsrail’in Gazze ve Mavi Marmara gemisi katliamlarını eleştirirken Siyonist işgal ideolojisini ve devletinin varlığını tartışmaya açamamanın beraberinde getirdiği zaaf da aynı perspektiften neşet ediyor.

İster hoşumuza gitsin isterse gitmesin ama İsrail’le restleşmenin imkan ve sınırları kadar Mısır, Tunus veya Libya’yla ortaklaşmanın da imkan ve sınırları var. Bu imkan ve sınırlar bazen buradan bazen de diğer taraftan kaynaklanır. İmkanlar sınırsız coşkuya, sınırlar lüzumsuz nefretlere ebelik yapmamalı.

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim