1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. Türkiye’nin Dış Politikası Değişiyor mu? (Dosya)
Türkiye’nin Dış Politikası Değişiyor mu? (Dosya)

Türkiye’nin Dış Politikası Değişiyor mu? (Dosya)

Önce İsrail ardından Rusya ile ilişkiler düzeliyor. Mısır ile de normalleşmenin yakın zamanda gerçekleşebileceğine dair işaretler geliyor. Peki, Türkiye’nin dış politikası gerçekten değişiyor mu?

A+A-

Önce İsrail ardından Rusya ile ilişkiler düzeliyor. Mısır ile de normalleşmenin yakın zamanda gerçekleşebileceğine dair işaretler geliyor. Peki, Türkiye’nin dış politikası gerçekten değişiyor mu? Bu bir üslûp değişikliği mi yoksa prensipler mi değişen? Bu değişim nereye varabilir? Suriye'yi de kapsar mı?

Dış politikadaki gelişmeler ve değişim sinyalleriyle ilgili olarak Al Jazeera’nin İlter Turan, Gülnur Aybet, Fuat Keyman ve Burhanettin Duran ile yaptığı demeçleri okurlarımızın ilgisi ve değerlendirmesine sunuyoruz…

1)“Suriye ile ilişkilerde bir değişme beklenebilir”

Prof. Dr. İlter Turan (Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi):

Türk dış politikasında kısa süre içinde meydana gelen iki önemli gelişme ve diğer alanlarda da değişme beklendiğine dair tahminler, acaba Türk dış politikasında köklü bir değişikliğin arifesinde miyiz sorusunu akla getirmektedir. Ancak, böyle bir sorunun sorulması için biraz erken olabilir. Gerek İsrail gerek Rusya ile kopuk ilişkilerin Türkiye’ye yüklediği maliyetin her geçen gün arttığı sık sık dile getiriliyor ve ilişkilerin düzeltilmesi gerektiğine işaret ediliyordu. Bu şikayetçiler korosuna normal olarak iktidar partisini destekleyen grupların artarak katılması, buna karşılık iktidarın uyguladığı kapsamlı patronaj politikalarına kaynak bulamayacağı endişesi, dış politikada taktik nedenlerle değişiklik yapılmış olabileceğini düşündürtüyor.

Hükümetin şu anda değiştiriyor göründüğü dış politikasının üç temelini oluşturan Batı karşıtı üçüncü dünyacılık, dinsel tabanlı milliyetçilik ve Sünni İslamcılık terk edilmekte midir?

Hükümet bu soruları olumsuz yanıtlasa bile, olayların seyri ve hükümetin şu andaki icraatına karşı Batı’da, Rusya’da ve Orta Doğu ülkelerinde belirecek tepkiler, ülkeyi daha uzun vadeyi kapsayan bir politika değişikliğine zorlayacaktır.

Örneğin, İsrail ile bozulan ilişkilerin yeniden canlandırılması, dış politikasını Arap sokağının İsrail düşmanlığına endekslemiş olan Türkiye’nin bu cephede kayıplara uğraması anlamına gelmektedir. Hatta AKP Hükümeti İsrail karşıtlığının ülke içindeki odaklarından İHH’yı değişikliği eleştirdi diye şimdiden azarlamış ve etkisizleştirmeye yönelmiştir. Dıştan gelen eleştirileri de olumsuz karşılayacağı kesindir. Buna karşılık, İsrail ile açılan ilişkiler yeni iktisadi fırsatlar getirebilecek, örneğin ticaret hacmi büyüyecek, Türkiye’ye İsrail’den gelen turist sayısı artacak, olasılıkla İsrail doğalgazı Türkiye’ye gelecek, oradan Avrupa’ya da sevk edilecek, böylelikle iyi ilişkilerden yararlanan geniş kitleler, hükümetin İsrail ile ilişkileri tekrar bozmasının önünde güçlü bir engel teşkil edeceklerdir. Kaldı ki, İran’ın bölgede artmış olan nüfuzuna da bir set çekebileceği için Türk- İsrail işbirliği, açıklayamasalar bile, İran’ın konumunun güçlenmesinden rahatsız olan ve Türkiye ile sıcak ilişkileri bulunan bölge ülkeleri tarafından da olumlu karşılanabilir.

Benzer bir tahlili Rusya ile düzelen ilişkiler için de yapmak mümkündür. Rusya ile ilişkileri bozulmasının maliyeti topluma o kadar yüksek gelmiştir ki, herhalde hükümetler daha sonraki dönemlerde bu ülke ile olan ilişkilerde çok daha itinalı davranma mecburiyetini hissedeceklerdir.

Tahminimce, Rusya ile ilişkilerin bozuk olmasının getirdiği maliyet, hükümete dönük kamuoyu desteğinde temposu yükselen bir azalma yaratıyordu. Buna ek olarak, Rusya ile bozuk ilişkiler Türkiye’nin Suriye’de de etkisizleşmesi ile sonuçlanmıştı. Bu durumun uzun dönemde Türkiye’nin istemediği gelişmelerle karşılaşması ihtimalini arttırdığı kesindir.

Prof. Dr. Gülnur Aybet (Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı, BAUCESS Güvenlik Çalışmaları Merkezi Direktörü):

“Realpolitik öne çıktı”

Dış politika değişkendir. Türk dış politikasında son zamanlardaki değişimin nasıl oluştuğunu anlamak için biraz geriye bakarak analiz etmek lazım. Soğuk Savaş boyunca Türkiye kompartımanlara ayrılmış bir dış politika izledi.

Güvenlik konuları NATO çerçevesinde Sovyet tehdidine karşı Batı Avrupa’nın güvenliği ekseninde yürütülürken, bölgesel ve bilhassa Orta Doğu ülkeleri ile olan ikili ilişkiler Avrupa-Atlantik ittifakı çerçevesinden ayrı tutuldu ve bölgesel bir proaktif politika izlenmedi.

Bunun ilk dönüşümünü 1991 Körfez Savaşı’nda gördük. Irak ile olan petrol boru hattının kapatılması ve ABD öncülüğünde Birleşmiş Milletler meşruiyeti ile yürütülen bölgesel askeri müdahale, artık Türkiye’nin NATO ve Orta Doğu politikalarının ayrı tutulmasını imkansız hale getirmişti. Ayrıca Özal’ın bölgesel proaktif dış politikasında Sovyetlerin çöküşünden sonra Orta Asya ve Kafkaslara Türkiye’nin yumuşak gücünü kapsayan daha normatif bir bölgesel yaklaşımın başlangıcı olmuştu.

AK Parti dönemi bu proaktif dış politikayı daha da yoğunlaştırarak sadece etnik değil, dini bağlar bazında da Orta Doğu’da bir normatif açılım sergiledi. Bu kapsamda bölgesel ilişkilerde arabuluculuk rolü de üstlendi. Ne var ki Arap Baharı ve bilhassa Mısır’daki askeri darbe, İsrail ile Mavi Marmara gerilimi ve Suriye savaşı, Türk dış politikasını çıkmaza sokan dönüm noktaları oldu. En son olarak da Rus uçağının düşürülmesi krizi Türk dış politikasının etki alanını ciddi olarak kısıtladı.

Bu dönüm noktalarının birbirinden bağımsız olarak üst üste gelmesi ise Türkiye’nin ortaya çıkan engeller karşısında dış politika manevralarında çok da esnek olamadığının göstergesiydi. Bunun da sebebi, bu yeni proaktif dış politikanın birbirinden bağımsız üç eksen üzerinde kurgulanması ve bu üç eksen arasındaki dengelerin sürekli bir ince ayara ihtiyacı olmasından kaynaklandı.

Birinci eksen, Atlantik ittifakı ve Avrupa Birliği üyelik sürecinden oluşuyordu. Bu, 1945 sonrası kurulan liberal dünya düzeninin normlarını sürdüren uluslararası kurumsal yapılanmanın Türk dış politikasındaki yerinin geleneksel devamıydı. İkinci eksen, dini ve kültürel değerler üzerinden Orta Doğu’ya ve Balkanlar’a birinci eksenden farklı bir normatif yaklaşımdan oluşuyordu. Üçüncü eksen ise normlar ve değerlerden tamamen arındırılmış realpolitik çizgisinde sürdürülen dış politikaydı. Rusya, İran ve ABD ile olan stratejik ortaklık bu üçüncü eksende oluşuyordu.

Türkiye hiçbir zaman dış politikasında bir ‘eksen kayması’ yaşamadı. Bu üç ekseni eş zamanlı idare etti. Burada önemli olan, bu üç eksen arasındaki çakışma noktalarının hassas bir dengeyle iyi idare edilmesiydi.

İşte bu yukarda bahsettiğimiz dönüm noktalarında o üç eksen arasındaki çakışmalar iyi idare edilemedi. Bunun birçok sebebi vardı ve bunu sadece yanlış yazılmış bir dış politika reçetesine bağlamak da doğru değildir. Burada ABD’nin U dönüşlerle dolu, AB ve NATO’nun muallak Suriye politikaları ve sonra da Rusya’nın Suriye müdahalesi öngörülemez olumsuz etkiler yaratmıştır. Söz konusu gelişmeler de en çok Suriye ile en uzun sınırı olan Türkiye’yi etkilemiştir. Son zamanlarda üç eksen arasındaki ayarlarda bir değişim olmuştur ve üçüncü eksen olan realpolitik ön plana çıkmıştır. Türk dış politikasının üç ekseni hâlâ devam etmektedir. Bu üç eksen arasında yeni bir ayar yapılmıştır sadece.

Prof. Dr. E. Fuat Keyman (İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü, Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü):

“Dostları kazanmak gerekli; peki yeterli mi?”

İki haftadır, Washington, New York, Toronto ve Ottawa’da, Türkiye üzerine toplantılara katıldım, konuşmalar yaptım.

Şüphesiz ki, Türkiye-İsrail arasında normalleşme, Türkiye-Rusya ilişkilerinde düzelme, Türkiye-Mısır, ve Türkiye-Suriye ilişkilerinde olası olumlu gelişmeler çok önemli görülüyor. Hatta Türkiye-Suriye ilişkilerinde değişim Esad'lı geçişin kabulünü de içerebilir.

Dostları, dostlukları yeniden kazanmak gerekli.

Peki, yeterli mi?

Şu noktaların altını çizmemiz gerekiyor:

Bir, gerek mülteci krizi gerekse de IŞİD’e karşı mücadele temelinde, Türkiye, “kilit aktör” olarak görülüyor, ele alınıyor. Türkiye’den beklentiler çok fazla.

İki, bununla birlikte, Türkiye, bu iki krizin sonucunda, tehlikeli, güvensiz ve riskli bir yer olarak algılanıyor. İstanbul’da havaalanına yapılan terör saldırısı bu algıyı güçlendirmiş durumda.

Üç, Türkiye’nin, Doğu ile Batı, Asya ile Avrupa arasında bir “köprü” olarak algısı tümüyle olumsuza dönüşmüş durumda. Üç yıl önceye kadar, medeniyetler, kimlikler, kültürler arası köprü olarak tanımlanan algı, bugün, mültecilerin ve IŞİD teröristlerinin geçiş noktasına dönüşmüş durumda.

Dört, Türkiye’nin 2013’e kadar olan olumlu algısından bugün, üç yıl içinde, çok olumsuza dönüşmüş algısı, “dramatik, çok hızlı, ve gereksiz” olarak düşünülüyor. Görüştüğüm karar vericilerin çoğunda, “Bu nasıl oldu?” sorusu hayretler içinde soruldu.

Beş, ve en önemlisi, Türkiye’nin hızla ve dramatik bir biçimde olumsuza dönüşen algısının temel nedeni, dış politika hatalarından çok içeride yaşananlar; otoriterleşme, Çözüm Süreci’nin bitmesi, şiddetin artması, haklar ve özgürlükler alanındaki olumsuzluklar ve aşırı kutuplaşma sorunu.

Bu nedenle, dışarıdaki olumsuz algıyı dönüştürmenin anahtarı içerde; içeride, barışı, birlikte yaşamayı, dostluğu sağlamak.

Sn. Başbakan ve Sn. Cemil Çiçek tümüyle haklılar: artık dışarıda dostlar kazanırken, içeride de barışı ve dostluğu kazanmanın zamanı.

Aktif dış politikada yenilenmek için, dışarıda dostları kazanmak gerekli ama yeterli değil: Yeterli koşul, dışarıyla içeriyi, barış ve dostluk eliyle bağlantılandırmak...

Sözün özü, eğer bu algı değişikliği başarılamazsa, dış politikanın yenilenmesi üslup değişikliği ile sınırlı kalabilir.

Prof. Dr. Burhanettin Duran (SETA Genel Koordinatörü, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi öğretim üyesi):

“Dış politikada revizyon”

Dış politikada bir “revizyon” yaşandığını söyleyebiliriz. Bu değişimin ana karakteri konjonktüre ve diğer aktörlerin değişen stratejilerine uyum sağlamak amacı taşıması. Diğer bir deyişle, yeni bölgesel denklemlerin gereği olarak bir adaptasyon sürecinden geçiliyor.

Yeni bölgesel denklemin üç özelliği tespit edilebilir.

İlki, Arap isyanları sonrası oluşan çatışma ve kaos ortamının artık bitirilmesini gerektiren bir düzen arayışı ve barış ihtiyacının had safhaya varması. Yani, Rusya, İran ve Esed dahil aktörlerin çatışma üzerinden elde edecekleri imkanların sınırına yaklaşıldı. Ve artık bu kazanımların konsolidasyonuna ihtiyaç hissediliyor. Bölgede yeni bir düzenin kurulabilmesinin yolu da fırtınanın gözü haline gelen Suriye’deki iç savaşın bitirilmesinden geçiyor.

Kısaca formüle edersek, DAİŞ ve YPG’nin geleceği Suriye’yi, Suriye’nin geleceği de Yeni Ortadoğu’yu şekillendirecek. Bütün aktörler bu son için politikalarında revizyonlar yapıyorlar ve daha da yapacaklar.

İkincisi, klasik ittifak anlayışının çözüldüğü, her devletin esnek ve konu temelli yaklaşım göstermek zorunda olduğu bir dönem olması. Bunun temel sebebi ise Obama Yönetimi’nin Ortadoğu politikası. Bölgesel güçleri ve yerel aktörleri daha etkin hale getiren selektif, zamana yayılmış müdahale yöntemi.

Obama’nın politikasının somut sonuçları arasında Suriye krizinin uzaması, Rusya’nın bölgede artan etkisi, DAİŞ ile mücadelenin PYD gibi aktörlere devredilmesinin getirdiği yeni çatışma potansiyeli ve İran ile varılan nükleer anlaşma sayılabilir.

Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye gibi ABD’nin bölgedeki klasik müttefikleri kendi başlarının çaresine bakma konumundalar. Bu, aralarında bir yakınlaşma motivasyonu da doğurdu.

Yeni bölgesel denklemin üçüncü özelliği de, radikalleşme ve terör olgusunun uzun bir süre daha gündemi meşgul edecek olması. İster DAİŞ sonrası radikal selefi formda ister PKK-YPG eliyle seküler-etnik formda olsun... Yeni bölgesel denklemin dış politikasını gözden geçirmeyi zorunlu kıldığı aktörlerin başında Türkiye geliyor. Sadece, iç savaş yaşayan Suriye ve Irak’a komşu olmak bile yeterli mücbir sebep. Retoriğin azaldığı rasyonel çıkar hesaplarının daha dinamik olduğu bir dönemdeyiz.

İşte Türkiye’nin İsrail ve Rusya ile ilişkilerindeki “normalleşme” tüm bu parametrelerle bağlantılı. Ve aslında Türkiye normalleşmeye önce bölgedeki “demokratik” dalgayı boğan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile başladı. Sonra da bir süredir beklemede olan İsrail ile ilişkiler Rusya ile eşzamanlı bir şekilde toparlanma dönemine girdi.

2)Eğer gerçekten yeni bir dış politika değişikliği varsa, bu yeniliğin sınırları, ölçüleri, derinliği ne olur? Sadece üslup değişikliği mi yoksa prensip ve ilkelerde de bir değişiklik söz konusu mu? Mesela Türkiye’nin Suriye politikasında bir değişiklik beklenebilir mi?

Prof. Dr. İlter Turan:

“Bu değişim sürecinin durdurulması zor”

Türkiye’nin geçen hafta yaşadığı İŞİD terörünün ülkenin dış politikasında meydana gelen değişikliklerle ilgisi olduğu düşünülebilir. Ancak, bu tür olayların gerek cereyanı gerek devam etmelerinin muhtemel olması, ülkeyi politikasından vazgeçirmekten çok IŞİD karşıtı cephe ile (ki buna Rusya ve ABD dahildir) daha yakın işbirliğine sevk edecektir. Bu noktadan sonra Türkiye’nin radikal İslamcı akımlara nispeten hoşgörülü yaklaşımına geri dönmesi ne muhtemel ne de kolaydır.

Türkiye’nin Suriye ile de ilişkilerinde bir değişme beklenebilir. Türkiye, Suriye’de faal olan bütün ülkelerden farklı olarak, PYD-PYG ile işbirliği yapılmasına, bunun karşılığında kendilerine özerk bir bölge verilmesine karşıdır. Aynı düşünceyi paylaşan diğer tek aktör Suriye hükümetidir. Şimdilik İhvan tipi siyasi hareketlerin önüne geçerek bir Sünni blokun liderliğinin imkansızlığını görmüş olan Türkiye’nin, Suriye ile kavga etmesi için ciddi bir neden kalmamıştır. Herhalde Türkiye şu sıralarda Suriye’ye demokrasi dersleri verecek bir konumda da değildir. Kaldı ki, Suriye’de çözümsüzlük, Rusya’nın bu ülkeye daha çok yerleşmesi fırsatını yaratmaktadır.

Tartışmayı uzatarak, Mısır’la ve diğer bazı ülkelerle ilişkilerin değişmesine, düzelmesine girmeyeceğim. Genel değerlendirmem şudur: Türk dış politikasında son günlerde ortaya çıkan değişiklikler, ülkenin dış dünyada karşılaştığı sorunları aşmak için atılan taktik adımlar olarak amaçlanmış olsalar dahi, dış politikada önemli ve değiştirilmesi güç bir değişim sürecini başlatmışlardır. Bunun durdurulması, eski politikaya geri dönülmesi imkansız olmasa bile zordur ve muhtemel değildir. Zaten eski politikanın istenen faydayı sağlamadığı görülmüş, doğurduğu maliyetler ise toplumda tepki ile karşılanmaya başlanmıştır.

Prof. Dr. Gülnur Aybet:

“Tüm tarafların yeniden işbirliğine ihtiyacı var”

Burada anlamamız gereken şey, bu değişimin aniden olmadığı ve sadece Türkiye’nin tek taraflı bir karar alarak ‘kötü’ olan ilişkilerini birdenbire ‘iyileştirmesi’nin neticesinde gerçekleşmediğidir. Değişen bölgesel konjonktürler, başta İsrail ve Rusya’nın da Türkiye ile olan ilişkilerinde yeniden bir işbirliğini mümkün kılacak bir düzeltmeye Türkiye’nin olduğu kadar bir ihtiyaç duymalarından da kaynaklanıyor.

Temmuz başında varılan anlaşmadan aylar önce Türkiye - İsrail ilişkileri yavaşça bu noktaya doğru çeşitli görüşmeler ve müzakerelerle ilerlemişti. Burada örtüşen çıkarlar, Türkiye açısından Suriye Savaşı ve bölgesel istikrarsızlığa karşı tekrar önemli bir stratejik ortağı kazanmak, İsrail içinse Doğu Akdeniz gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya transit yolunun açılması fakat daha kısa vadede İsrail için öncelik taşıyan İran’ın nükleer anlaşma sonrası ve Suriye savaşındaki müdahale, gücü ile Orta Doğu’da daha çok nüfuz kazanması olmuştur.

Rusya ile normalleşme konusuna baktığımızda ise şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor: Yaptırımlardan canı yanan Rusya’nın emekli maaşlarını bile ödeyememe olasılığı ile karşı karşıya kalması, Doğu Akdeniz gazının yarattığı alternatif enerji hatlarının rekabeti karşısında Türkiye ile ilişkilerinin tekrar normalleşmesi ve Türk Akımı Projesi’nin tekrar gündeme getirilmesi önem taşıyor.

Suriye’de ise Rusya’nın Esad’ın sonuna kadar savaşacağı açıklamasından duyduğu rahatsızlık aynı zamanda Esad’ın diğer müttefiki İran’ın Suriye’de konuşlanması ve Rusya’nın askeri müdahalesinin ekonomik açıdan ilanihaye süremeyeceği, Rusya’nın Suriye üzerinde daha bölgesel yaklaşımlarla esnek bir politika uygulayacağının göstergesiydi. Bu bağlamda Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov iki ülkenin Suriye krizini çözmek için işbirliğine devam etmesinin yüksek bir ihtimal olduğunu söyledi.

Türkiye açısından, Rusya ile normalleşme, Suriye’de sınır boyu büyüyen PYD varlığının önünü kesebilecek bir girişim için daralmış olan diplomatik ve askeri manevra alanının biraz daha açılmasını sağlayabilmesidir. Bu noktada hem İsrail hem Rusya ile ilişkilerde örtüşen çıkarlardan ortak hareket alanları oluşmuştur.

Burada belli konularda somut bir işbirliği olacağından, bu girişimleri ne üslup ne de ilkesel değişiklik olarak değerlendirebiliriz. Burada ilkeler değil, çıkarlar söz konusudur. Mavi Marmara konusunda ilkelerden bir taviz verilmemiştir. Ablukanın kalkması şartının ana sebebi Gazze’ye yardım ulaştırılması olduğundan, ablukanın devam etmesi fakat İsrail limanlarından yardımın ulaştırılması normalleşme şartlarının yerine getirilmesidir. Rusya ile olan ilişkilerde ise uçak krizinin bir sınır ihlali konusu olması ilkesel bir dış politika duruşundan kaynaklanmaz. Mısır ile olan ilişkilerde de bir düzelme işaretleri verildiyse bu da Gazze’de bir normalleşme olasılığına bağlı olarak gelişen bir durumdur.

Kısacası, değişen bölgesel konjonktürlerin getirdiği çıkar örtüşmeleri işbirliğini her iki taraf için de gerekli kılmıştır. Burada Türk dış politikasının parametreleri olan üç eksen değişmemiş sadece üçüncü eksen olan realpolitik ön plana çıkmıştır.

Prof. Dr. Burhanettin Duran:

“Değişimin derinliğini üç konu belirleyecek”

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze Türk dış politikasının ana prensibi “barış, istikrar ve düzen” yanlısı olması. AK Parti dönemi de bu prensiple süreklilik arz ediyor. “Komşularla sıfır sorun” arzusu da “dostları artırmak, düşmanları azaltmak” söylemi de “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesiyle uyum içinde.

Belki en önemli farklılık, bölgenin şekillenmesinde “etkili aktör” olma iddiası. Buna bağlı olarak Suriye’de ılımlı muhalefeti desteklediğini ve Arap isyanlarının demokratik bir dalgaya dönmesini arzu ettiğini görüyoruz. Retoriğin yükseltilmesi de bununla irtibatlıydı. Yine de ekonomi motivasyonu ve milli çıkarın rasyonalitesi ağırlığını kaybetmedi. “Sorunları azaltma” isteğinin uygulanması, diğer aktörlere de bağlı olan bir hedef.

Türkiye’nin dış politikasında yaşanan değişimin ölçeğini bölgesel dinamiklerin ihtiyaçları belirleyecek.

Normalleşme arayışının “etkili aktör” olma iddiasından vazgeçme noktasına gelmesi beklenmemeli. Zira bölgedeki kaos, mülteci sorunu, DAİŞ ve PKK-YPG tehditleri Türkiye’nin içine kapanmasını mümkün kılmıyor. Bu, çok yönlü bir uğraş olmak zorunda.

Bir yandan Rusya, İsrail, Suudi Arabistan, İran ve Mısır gibi ülkelerle ikili ilişkilerde konu bazlı yakınlaşmalar aranmalı. Diğer yandan NATO ve AB gibi ittifaklarla da işbirliği içerisinde mülteciler ve terör gündemi ile uğraşılmak durumunda. Bu yüzden Suriye ve Irak denkleminde aktif olmadan Türkiye’nin bütünlüğünü koruması, enerji merkezi olma hedefini gerçekleştirmesi ve terörle mücadeleyi başarması düşünülemez.

Dış politikada değişimin derinliğini belirleyecek üç düzlem var.

İlki, Batı ile ilişkiler. Avrupa’da artan ırkçılık ve İslamofibi Türkiye-AB ilişkilerinde terör ve göçmenler konusunda sahici bir işbirliğini dayatıyor. Bu, Brexit’le birlikte yeniden yapılanacak AB ile yeni bir entegrasyon formülü ile pekiştirilebilir. Ayrıca, Obama Yönetimi döneminde zarar gören Türkiye-ABD ilişkilerinin yeni başkan ile birlikte bir restorasyona girmesi lazım. En kritik ayağı da Suriye’nin geleceği ve PYG’nin yeri.

İkincisi, Suriye merkezli olarak Rusya, İran ve Esed yönetimi ile ilişki düzlemi. Son diplomatik adımlar sadece Suriye yüzünden oluşan gerginlikleri giderme amaçlı değil. Aynı zamanda Rusya ve İran ile Suriye krizinin çözümü için çaba sarf edileceği anlaşılıyor. YPG tehdidi sebebiyle Esed ile de ortak bir zemin olduğu düşünülebilir. Ancak mevcut ortamda bu zeminin PYD-YPG’yi sınırlandıracak de facto örtüşmeden öteye gitmesi zor görünüyor.

Üçüncüsü de otoriter Arap rejimleri ile ilişkileri tamir düzlemi. Suudi Arabistan ve BAE’den sonra Mısır ile ilişkiler ticari boyuttan başlayarak tedrici bir normalleşmeye girecek gibi görünüyor. Darbeci Sisi yönetiminin “devrim” yanlılarına uyguladığı sert politikayı kısmen yumuşatması işleri kolaylaştıracaktır.

Kaynak: Al Jazeera

HABERE YORUM KAT

3 Yorum