1. YAZARLAR

  2. Orhan Miroğlu

  3. Türkiye’nin asıl gündemi
Orhan Miroğlu

Orhan Miroğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye’nin asıl gündemi

A+A-

Seçimlerin sonuçları üstüne epey konuşacağız. Haliyle benim de bu çerçevede söyleyeceklerim olacak.

AK Parti’den başlayayım, seçim kazanmaya alıştı bu parti, ama son seçimde elde edilen başarı, şimdiden AK Parti’yi düşündürüyor gibi.

Sebebi belli. Sorumlulukları daha da arttı ve büyüdü AK Parti’nin..

Türkiye’nin on yılı askerî vesayet sistemiyle mücadele içinde geçti.


Yeni dönemde, Ergenekon, Balyoz filan derken, vesayetle ve darbecilerle mücadele devam edecek, ama gündemi asıl olarak yeni anayasa ve Kürt sorunu belirleyecek.

Yeni anayasa ve Kürt sorunu, askerî vesayet meselesinden daha hafif ve çözümü kolay meseleler değil.


Askerî vesayetle mücadelede kabul edelim ki siyasal bir uzlaşma olamadı.


Hem ana muhalefet partisi hem Kürt siyaseti, çeşitli bahanelerle askerî vesayete karşı yürütülen mücadeleye gerekli desteği vermediler.

Oysa dünyadaki örneklere bakıldığında, askerî vesayetin sona erdirildiği her ülkede, asgari bir ulusal ve siyasal uzlaşma olduğu görülür. Bizde maalesef böyle bir şey olamadı..


Şimdi, yeni anayasa ve Kürt sorunu gibi iki kadim meselede ya toplumsal ve siyasal bir uzlaşma sağlanacak, ya da filmi başa saracağız
–ki lafı bile kulağa hiç hoş gelmiyor.

Hoş değil çünkü yeni anayasa ve Kürt sorununda, bekleyecek zaman yok..

Kabul edelim ki, demokrasinin de, anayasanın da en zayıf karnı Kürt sorunudur.

AK Parti, sözü verilmiş vaatlerin, duraklama noktasında olan açılım politikalarının artık ertelenemeyeceğini ve bu bakımdan sorumluluklarının arttığını biliyor.

Bu partinin ortaya koyduğu siyasi programları toplum on yıl tecrübe etti ve bu tecrübenin sonunda oyların yarısı AK Parti’ye gitti.

12 eylülde yapılan referandumda alınan yüzde 58 “Evet” oyu, AK Parti’yle toplum arasındaki tecrübenin ve bu tecrübenin yarattığı güvenin somut bir sonucuydu..

Hiçbir alanda geriye gitmek istemeyen ve değişim hamlelerini destekleyen bir toplumun bu seçimlerde farklı bir tercih yapması için hiçbir sebep yoktu.

Benim tahminim, eğer büyük hatalar yapılmasa, AK Parti’nin 12 Haziran seçimlerinde yüzde 50-58 aralığında bir oy alabileceği yönündeydi.

MHP’ye yönelik “milli strateji” başta olmak üzere, Kürt seçmeni üzen birtakım söylemler, ve bu söylemlere karşı, BDP’nin ulusal birlik havasında gelişen seçim çalışmaları, geriye kalan bu yüzde 8 oyun, en azından bir bölümünün AK Parti’ye gitmesine mani oldu.

BDP’nin “ulusal birlik” mesajlarına karşı AK Parti’nin yapabileceği fazla bir şey de yoktu aslında. Çok önceden yazmıştım. AK Parti Kürt seçmenle ilişkisinde, asıl olarak şimdiye kadar yaptıklarına güvendi. Belli şehirlerde aşiretleri karşısına aldı, ve buralarda farklı tercihler yaptı.


Seçim sonuçları,
-Hakkâri istisnası dışında- AK Parti’nin Kürt toplumunda silinmeye doğru giden bir parti değil, belli koşullarda daha da güçlenebilecek bir parti olduğunu gösteriyor.


Kürt seçmen, AK Parti’ye Kürt siyasetinin baktığı yerden bakmadı ve herşeyden önce, Kürt sorununda nihai çözüm için AK Parti’yi, BDP’nin yegâne muhatabı olarak gördüğünü bir kez daha gösterdi.

Eğer seçmenin tercihi hesaba katılacaksa, BDP’nin AK Parti’yi çözüm için vazgeçilmez temel aktör olarak görmesi ve buna karşılık da, AK Parti’nin, demokrasi ve yeni anayasa meselesini, BDP’yle diyalog ve müzakere üzerinden çözebileceğini anlaması gerekir.

Dolayısıyla birinin diğerini tasfiye etmesi amacıyla yürütülen politikaların da sonuç vermediği ve bundan sonra vermeyeceği açıkça ortada.


CHP tabii ki kendisini Kürt sorununun çözümünden bağımsız olmayan anayasa sürecinden muaf tutamaz.
En azından gönlümüz muaf tutmamasından yana. Ama öyle görülüyor ki, CHP yeniden iç çatışmalarla karşı karşıya kalacak. Bu da onu Türkiye’nin gündeminden uzaklaştırıp, parti içi iktidar çatışmalarıyla meşgul bir parti haline getirebilir, –ki CHP maalesef yıllardır bu iç çatışmalardan bir türlü kurtulamadı. Kurtulacağa da benzemiyor. Ama asıl meselesi, bu da değil CHP’nin.


Kemalizm’in siyasi mirasına bağlı kalmaya devam ediyor CHP. Bu mirasla yüzleşmek istemiyor.
Oysa siyaset Türkiye’de 2000’li yıllardan bu yana, yeni bir bellek inşası üzerinden yaşanan ve yapılan bir şey.

CHP kendi siyasi mirasıyla yüzleşemediği için, girip de bir siyasi varlık gösteremediği her seçimden, yenilgi psikolojisiyle çıkıyor. Bu seçimlerde de öyle oldu. Dokunsan ağlayacak hale geldi CHP’liler..

Seçimlerden sonra rastladığım ve konuştuğum bazı CHP’liler, doğrusu Kürtlere de bayağı kızgındılar.

Nasıl olur da Kürtler CHP’ye oy vermez, buna akıl sır erdiremiyorlardı!

Oysa Hakkâri’ye de, Diyarbakır’a da gitmişlerdi!. Sezgin Tanrıkulu’nu da getirip genel başkan yardımcısı yapmış, üstelik Diyarbakır’dan değil, seçilmesi garanti olsun diye İstanbul’dan aday göstermişlerdi..

Özerklik sözü bile vermişlerdi, daha ne!

Ama nafile, ah bu Kürtlerin Müslümanlığı yok mu, gidip oyları yine Erdoğan’a vermişlerdi işte!

CHP’lilerin ekseriyeti böyle düşünüyor, ama gerçek bu değil.


CHP’nin Kemalist bir parti olarak Kürtlerle siyasi dansı bitti, tarihsel olarak da sosyolojik olarak da bu partinin Kürt toplumunda dikiş tutması mümkün değil.

Ortadoğu’da Baasçılık çok sert ve keskin mücadeleler sonucu tasfiye ediliyor, Kemalizm’in tasfiyesi ise şiddet barındırmayan bir tasfiye biçimi ve asıl olarak sandıkta gerçekleşiyor.

Basçılığın Ortadoğu halklarını etkileme ve Suriye’yi elde tutma şansı ne kadarsa, CHP’nin de bu haliyle Türkiye’nin siyasi geleceğinin kurulmasında şansı o kadardır.

Ne CHP’li politikacılar ne de CHP’ye oy verenler bu gerçeğin farkındalar.

Türkiye yenilgi psikolojisinin travmalara dönüştüğü ve öyle de yaşandığı bir ülke. Bu psikoloji en çok Kemalist Cumhuriyetçilerle kendini solcu sanan yeni İttihatçılar arasında yaşanıyor.

Ve bu hâl bana hep Mario Vargas’ın romanlarında anlatılan dünyayı hatırlatıyor.

Mario Vargas Lyosa, romanlarında, toplumsal değişim ve devrim aşamalarından geçen ulusların yaşadığı iç çatışmaları ve bu iç çatışmaların tam ortasında yaşayan insanın kapıldığı yenilgi psikolojisini ve korkuları büyük bir başarıyla anlatır. Nobel ödülü almasının gerekçesi de bu zaten.

Yeni yayımlanan Kelt Rüyası’nı yaz okumaları arasına almanızı tavsiye ederim.

Mario Vargas, İrlandalı bir devrimcinin hayatını anlattığı bu son romanında siyasi başarısızlıkların yol açtığı yenilgi psikolojisini, yaşarken insana büyük bir dava adına reva görülen hak edilmemiş unutulmuşluğu ve sonrasında da insan ölüp gittiği için hiçbir yararı olmayan vefa gösterisinin ve hatırlamanın anlamsızlığını anlatıyor.

CHP’nin hali bana Vargas’ın bu romanını hatırlattı, bu yüzden sözünü etmesem olmazdı. CHP’yi siyaset bilimciler anlatıyor anlatmasına, ama bu yetmiyor, bence artık CHP’yi özellikle CHP’lilerin anlayabilmesi için Türkiye’nin Vargas ayarında bir romancıya ihtiyacı var..

Haftaya BDP’yle devam edeceğim.

orhanmir@hotmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT