Türkiyeli Müslümanların Dünü ve Bugünü

19.03.2012 22:26
Türkiyeli Müslümanların Dünü ve Bugünü
Çağrı Der’de, “Müslümanlar Dün Bugün” Konusunu Mehmet Sarı sundu...

Çağrı Der’in Bu Haftaki Konuğu, “Müslümanlar Dün Bugün” Konulu sunumuyla Mehmet Sarı oldu…

Tanıtım konuşmasının ardından kürsüye gelen Sarı, aşağıdaki sunumu gerçekleştirdi.

Bu konuşmada genel bir sohbet ortamında meselelerimizi ele almak istiyorum. Önce şunu söyleyeyim ki söyleyeceklerim buradaki pek çok arkadaşa sıkıcı gelecektir. Ben yeni şeyler, yeni çözüm yolları ya da yepyeni bir takım izahlar getirebileceğimi söylemiyorum. En önce uyarayım ki sadece ve sadece geçmişimiz ve günümüz hakkında bazı sorular ortaya koymaya ve bu sorular etrafında düşünmeye çalışacağım.

Şayet yapabilirsem dilim yeterince dönebilirse elimden gelirse sizleri de benimle birlikte düşündürmeye çalışacağım.

Benim elimde üzerinde derin derin düşünülerek sonuca ulaştırılmış, sonra da denenerek doğruluğu ispatlanmış formulasyonlar yok. Ben de buradaki pek çok arkadaşımız gibi yaşadığım, okuduğum, tartıştığım bir parçası olmaya çalıştığım bir sürecin geçmişini ve bugününü ele almayı ve onun üstünde birlikte bir düşünce ortamı oluşturmayı amaçlıyorum.

Bizler, Türkiye coğrafyasında yaşayan Müslümanlar acaba nasıl bir tarihi arka plana sahibiz? Yahut şöyle de sorabiliriz. Bizler bu topraklarda ne zaman ortaya çıktık? Atalarımızdan beri hep aynı türküleri mi söylüyorduk? Hep aynı şekilde yaşıyor ve hep aynı şekilde mi inanıyorduk?

Uyarmaya gerek yok ki burada sorularla sorarak kast ettiğim, acaba bizler inançlarımız üzerinde Müslümanlığımızın niteliği üzerinde yeterince düşünebiliyor muyuz?

Klasik çözümlemenin, klasik bilgi disiplinlerimizin, daha çok iman ve akait konuları etrafında bir problematik olarak ortaya koyduğu tahsili iman tahkiki iman ayrımına benzer bir biçimde, Müslümanlığımızı, yani başka bir deyişle kimliğimizi; bizi bu dünyada tanımlayan ve inşallah ahirette de tanımlayacak bu kimliğimizi bizler edindik mi yoksa yüklendik mi?

Önce yanlış anlamalara kapı açmamak için izninizle son derece yalın ve basit bir tanımlamayı tekrar edeyim. Allah'a Risalet’e ve Ahiret Günü’ne iman eden her insanı Müslüman diye tanımlamalıyız. Bu tanım, aynı zamanda hukuki bir tanım, yani; insanlar arasındaki ilişkileri belirlemek için kullanmamız gereken bir tanımdır.

Şimdi sözün burasında Müslüman derken kast ettiğimiz bu genel tanımlamadan daha özel bir tanımlamaya geçelim.

Müslümanlar İslam'a mensup kişilerdir. İslam ise Allah'ın elçileri ve özellikle Resulullah Muhammed Mustafa (sav) aracılığı ile biz insanlara ulaştırdığı bildirimlerin adıdır. Biz bu bildirimlere vahiy diyoruz. Rabbimizin koruması altında bize ulaşan bu vahiyler Kur'an adını taşıyan bir kitapta toplanmıştır. Korunmuş vahiylerin toplandığı kitap olan Kur'an ile Kur’an’ın uygulanması demek olan Sünnet İslam'ın belirleyicisidir. İslam ve Müslüman kavramları bizim en temel kavramlarımızdandır. İnsanlar kavramlarla düşünürler. Kavramların netliği, kesinliği ve doğruluğu düşüncemizin de sağlıklı bir sonuca ulaşmasını sağlar. İslam, Müslüman, Vahiy, Kuran vb. olacak kavramlarımız üzerinde derin olarak düşünmeli, araştırmalıyız.

Ben bu akşam sizlerle bu temel kavramlarımızla yakından alakası olan farklı bir kavram üzerinde konuşmak istiyorum.

Üzerinde tartışacağımız kavram “İslami Hareket kavramıdır.

İslam’la ilgili anlamındaki İslami kelimesi bir sıfat, bir belirtici olarak kullanılmıştır ve kendisinden sonra gelen Hareket kavramının nasıl anlaşılması gerektiğinin niteliğini belirler. Kendilerini ve kendi dinlerini ciddiye alan insanlar olarak Müslümanların, Müslümanlıklarını Allah'ın bildirdikleri ile yani Kur'an ve Sünnet ile tahkik ederek yaşama azmindeki, dindar insanların hiç de yabancısı olmadıkları bir kavramdır, İslami Hareket Kavramı. Yine bu kavramı oluşturan kelimelerden ikincisi olan Hareket kelimesini, Allah’ın bildirdikleri üzere yaşamaya çalışan insanların, yani Müslümanların her türden bilinçli faaliyetlerinin toplamı olarak tanımlamak mümkündür.

Müslümanlar kendi uzun tarihlerinde şimdilik üzerinde konuşamayacağımız sebeplerle (bir yenilmişlik ve zillet içinde düştükleri zamanlarda bu kavramın ilk biçimi olarak İttihad-ı İslam (İslam Birliği) aslında Müslümanların Birliği, yani İttihad-ı Müslimin denilmeliydi) kavramını kullanmaya başladılar. İlk önce Cemalettin Afgani tarafından formüle edilen bu kavram ile saldırgan ve sömürgeci Batı, kâfir güçler karşısında direnmeyi hedefleyen bir siyasal proje oluşturulmaya çalışıldı. Batılıların Panislamizm diye adlandırdıkları bu proje 19. yüzyılın sonlarında, 1870’lerden sonra daha çok 2. Abdülhamit döneminde Osmanlı devletini içinde düştüğü olumsuzluklardan kurtaracak bir siyasal proje olarak görüldü. Her ne kadar zaman içerisinde pek çok anlam ve içerik değişmesine uğradı ise de Müslümanların kendilerini, devletlerini, toplumlarını savunmak için kurguladıkları bir proje olarak tanımlandı. Başlangıçta “İttihad-ı İslam” adındaki bu çabalar zaman içerisinde İslamlaşmak, İslamcılık gibi isimlerle de adlandırıldılar. Türkiye’de 19. yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkan bu hareket, kısa sürede İslam Dünyası’nın her bölgesinde yayılmaya başladı ve geleneksel siyasetin dışındaki her türlü Dini, İslami, Siyasal gelişmeleri adlandırmak için kullanılan genel bir isimlendirmeye dönüştü. Pakistan-Hindistan bölgesindeki hareketler, Şah Veliyullah Dehlevi, Cemaat-i İslami, Tebliğ Cemaati vb. hareketler Mısırdaki önceleri İngiliz sömürgecilerine karşı gelişen hareketler, İhvan-ı Müslimin Hareketi, Fas ve Cezayir’deki Emir Abdulkadir'in hareketi, Sudan'da Mehdi hareketi, Rusya'da Tataristan'da ortaya çıkan Cedidçiler hareketi ve bunlar gibi daha pek çok hareketler hep İslami hareketler olarak adlandırıldılar.

Türkiye’de Osmanlı döneminin sonlarında “Mehmed Âkif” ve arkadaşlarının başlattığı “Sırat-i Müstakim ve Sebilürreşad Dergileri” etrafındaki hareketler ile Osmanlı sonrası Türkiye’sinde de izleri devam eden hareketlilikler oluştu. Türkiye’de 19. yy ikinci yarısında başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında da temsilcilerini tanıdığımız bu hareketin en temel niteliği siyasal oluşudur. Cumhuriyet döneminin başlarında İslami Hareket içinde sayabileceğimiz bazı faaliyetler olsa da Cumhuriyet rejiminin acımasız, baskıcı, totaliter diktatörlüğü bilindiği gibi kendi siyaseti dışında farklı hiçbir siyasete izin vermeyince bu hareketler son buldu. Türkiye’de dayatılan yeni rejimin kendi dışındaki siyasetlere hayat hakkı tanımayan baskıcı karakteri yüzünden, bu hareket bu baskın siyasal niteliğini görünmez kılmaya ve daha çok siyaset dışındaki alanlarda varlığını sürdürmeye çalıştı ise de hem etkinliğini kaybetti hem de çok farklı anlayışların belli belirsiz sürdürülmeye çalışıldığı karma karışık bir hal aldı.

Bu dönem yaklaşık olarak 1960’a kadar sürdü. Nurculuk, Süleymancılık gibi pek çok faaliyet bu baskıcı dönemde, toplumun daha çok bildiği faaliyetler olarak ortaya çıktı. Şüphesiz bu hareketler ve daha bunlar gibi pek çokları, baskıcı dönemde halkın bir takım ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştılar. 1960 sonrası Türkiye’de manzara şu şekilde özetlenebilir: bir yanda Cumhuriyet rejimi ve ideolojisi ile kendini özdeşleştiren dar bir elit kesim, diğer tarafta ise bu rejime ve ideolojisine, dinleri gereği karşı olan geniş ancak güçsüz halk yığınları. Üstelik ve daha önemli olan mesele şudur; bu geniş halk yığınları, dinleri gereği karşı oldukları rejime ve ideolojisine direnmek için tek dayanakları olan dinleri hakkında da yeterli donanıma sahip değiller.

Bu geniş halk yığınları 1920 ile 1950 yılları arasında baskıcı bir diktatörlük altında, gelenekten getirdikleri pek çok özelliklerini de ya kaybetmişler ya da oldukça zayıflatmışlardı. O yıllarda dünyadaki genel siyasi çatışmanın –soğuk savaş ortamının- Türkiye’deki etkilerini de göz önünde bulundurmak gerekir. 1960’lı yılların sonlarına doğru Türkiye’deki İslami, dini hayat yukarıda çok kaba çizgilerle özetlemeye çalıştığımız bir kuraklığı, karmaşıklığı yansıtıyordu. Ancak tam da bu yıllarda Türkiye’deki dini ve İslami anlayışın önünde yepyeni ter-ü taze bir takım fikirler belirmeye başladı. 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren İslam dünyasının pek çok yerinden, bilhassa Pakistan Hindistan çevrelerinden ve Mısır’dan yeni kitaplar tercüme edilmeye başlandı. Bu tercümeler Türkiye’de yaşayan kurak ve karmaşık adeta hayatiyetini kaybetmek üzere olan dini ve İslami düşünce dünyasının yeniden hareketlenmesine yol açtı. Mısır’dan daha çok İhvan-ı Müslimin önderlerinden Seyyid Kutup, Hasan el-Benna, Abdulkadir Udeh vb. yazarlardan yapılan çevirilerle; Pakistan’dan İkbal, Mevdudi, Nedvi ve Azad’dan yapılan çeviriler dini-İslami düşüncenin yeni ufuklar kazanmasına vesile oldu. Yine 1960’lı yılların sonlarından itibaren Diriliş, Edebiyat, Büyük Doğu gibi dergilerle Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil’in çabaları var. Kısacası 1960 sonlarında Türkiye yeni bir döneme girdi. 1970’lerde daha da hızlanan bu çabalar her ne kadar başlangıçta karmaşık, eklektik, nereye varacağı pek belirgin olmayan bir manzara seyrediyor idiyse de zamanla belirginleşerek arınacaktı. 1960 darbesinden sonra Türkiye’de tarafları iyice netleşmeye başlayan Sağcılık-Solculuk tartışmalarının çatışmalarının geciktirdiği bu arınma belirginleşme süreci yine 1960 sonrasında ortaya çıkan legal– illegal siyasal hareketlerle de hızlandı. İhvan-ı Müslimin, Hizbut-Tahrir, Milli Nizam Partisi, MSP ve bunlarla ilgili diğer hareketleri kastediyoruz. 12 Mart askeri darbesi sonrasında daha da hızlanan bu gelişmeler 1970’lerin sonunda Türkiye İslami hareketi adını rahatlıkla verebileceğimiz geniş bir kitlenin oluşumunu sağladı. 1970’li yılların sonunda bu geniş kitle bir takım gençlik örgütlenmeleri siyasal partiler dini nitelikleri baskın çevrelerce oluşturulan bir kitleydi ve bu kitlenin nereye yöneleceği tam olarak belirgin değildi. 1979 yılında İran İslam Devrimi’nin hiç beklenmedik bir zamanda ortaya çıkışı ile bu hareketin siyasal özelliğinin güçlenmesi yanında kendine güveni de arttı. Müslümanların “Özgüven Duygusu” güçlenmeye başladı.  

İran İslam Devrimi’nin siyasal özelliklerini pekiştirdiği, iyice kuvvetlendirmeye başladığı Türkiye İslami Hareketi, 12 Eylül askeri darbesiyle bir kez daha yoğun bir tartışma ortamına girdi. 1980li yılların sonlarına kadar son derece dağınık bir ortamda sürdürülen bu tartışma ortamı sonunda bazı temel konular netleşmeye başladı ve oluşan bu netlikler etrafında insanlar irili ufaklı kimi birliktelikler kurmaya başladı. Pek çok eksikliklerine rağmen bu birlikteliklerden, geleneksel dini çevrelerden farklı yeni yeni yapılar örgütlülükler ortaya çıkmaya başladı. 28 Şubat sürecine doğru bu örgütlü yapılar bir yandan kendi iç tartışmalarını sürdürürken ve tamamlamaya çalışırken diğer yandan da topluma mesajlarını iletmeye ve toplumsal değişimi sağlamaya çalışıyorlardı.

Kanaatimce 1980’lerde başlayan tek bir adrese, örgüte, çevreye, partiye, cemaate bağlayamayacağımız ama geniş bir adlandırmayla Türkiye İslami Hareketi olarak isimlendirebileceğimiz bu çalışmalar sonucunda Türkiye topluluğu etkilendi ve denebilir ki yer yer dönüşmeye de başladı. 1980’lerin ikinci yarısında başlayan ve 1990’larda hızlanarak devam eden bu faaliyetlerin oluşturduğu dalga, tabi ki, karşıtlarınca da tahlil edildi ve 28 Şubat askeri darbe süreci işte böyle bir ortamda ortaya çıktı.

Asıl amacı İran İslam Devrimi’nin etkilerine karşı Türkiye’yi kontrol altında tutmak olan 12 Eylül 1980 darbesinden sonra 28 Şubat süreci denilen post modern darbe ortamı da Türkiye’de kontrolden çıkma emareleri gösteren İslami gelişmeleri yeniden kontrol altına alma ve bürokratik diktatörlüğü yenileyerek aksayan yönlerini giderme çabası olarak algılanmalıdır. Doğaldır ki 12 Eylül’ün de 28 Şubat’ın da dünya sisteminin patronu olan ABD’nin yönlendirmesi, teşviki, izni belki de emri ile gerçekleşebileceği ayrıca ifade edilmesi gerekmeyecek kadar açıktır. Yaklaşık 2000 yılına kadar özetlemeye çalıştığımız bu sürecin bundan sonrasını şimdilik konu etmeye gerek duymuyoruz.

Hemen şunu belirtelim ki; aslında dünyayı değiştiren dünyadaki her türlü olumlu olumsuz gelişmeyi sağlayan insanlardır. Tek tek insanların yapıp ettikleri inançları eylemleri tavır ve davranışları sonucunda dünya değişir. Pek çok zaman bu değişim içinde yaşayanlarca pek fark edilemeyebilir. Uzun bir zaman diliminde gerçekleştiğinden ancak uzun dönemlerle bakıldığında daha iyi anlaşılabilir.

Şimdi de bu uzun süreçte İslami hareketin nitelikleri hakkında bazı sorular soralım.

Acaba yaklaşık 150 yıllık Türkiye İslami Hareki için ne tür değişmelerden ne tür gelişmelerden ne tür ilerleme veya gerilemelerden söz edebiliriz?

Türkiye’deki İslami Hareket başlangıcı itibariyle bütün dünyadaki zamandaşları gibi savunmacıdır. Bir savunma hareketi olarak tanımlanabilir. Buradaki savunmayı hem siyasi ve askeri anlamda hem de kültürel ve fikri anlamda görebiliriz. Batı karşısında İslam’dan cevaplar üretmeye çalışan yazarları hatırlayabiliriz. Namık Kemal’in, Ahmet Hilmi’nin, bilhassa Said Nursi’nin eserlerini bu doğrultuda değerlendirmek mümkündür. Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad’daki pek çok çeviri makale kültürel ve fikri savunma hareketine örnek gösterilebilir. İslami Hareketin bu dönemi yaklaşık olarak 1960’ların sonuna kadar sürmüştür. Modernizmin etkilerine karşı geliştirilmeye çalışılan bu savunmacı anlayış 1970’lerde yavaş yavaş değişmeye ve kurucu bir fikir, ifade doğru sayılırsa kurucu bir ideoloji halini almaya başlamıştır. İran İslam Devrimi’nin siyasal kendine güven duygusunu yaygınlaştırması ile psikolojik sahada, geniş entelektüel genç kuşak yetişmesi ile de kültürel ve fikri düzeyde kurucu bir ideoloji oluşumu başlamış sayılabilir.

1970 sonrasında İslam’ın, dünyayı değiştirecek özgün bir ideoloji olarak sosyalizm ve milliyetçilik karşısında konumlanmaya başlaması Türkiye’de hem gençlik kesimlerinde hem de geniş halk kitlelerinde İslam’ın sağcılık ve solculuk dışında özgün bir varlığı olduğu görüşünü yerleştirmiştir. Bugün baktığımızda İslam artık kendine özgü olan başka ideolojik yaklaşımlarla karıştırılamayacak saf bir görüştür. İslam’ın bu farklı oluşunun belirginleşmesi sağcılığa ve solculuğa; kapitalizm, liberalizm ve sosyalizme benzemeyen kendiliği, artık belirginleşmiştir. Bugün için tartışmasız bir kabul gören bu durum ancak on yıllar içinde oluşmuştur.

Şimdi bu ne demektir?

İslam; şayet başka ideolojilerden tamamen farklı bir görüş ise demek ki dünyayı kendi istediği biçimde kurabilir düşüncesini ortaya koyabiliriz. İslam artık dünyayı kuracak bir görüştür. Müslümanlara düşen görev İslam’ın bu kurucu özelliğini çok çeşitli sahalarda ortaya çıkaracak zenginleştirecek, geliştirecek araştırmalara ve çalışmalara yönelmeleridir. Bu noktada bazı çalışmalar varsa da daha yolun başında olduğumuz, daha yapılacak pek çok çalışma olduğu ortadadır. Sabırla ve Allah’tan yardım dileyerek yılmadan çalışmak gereklidir. Bütün bu söylediklerimi biraz da şunun için söylüyorum: günümüz Türkiye’sinde 28 Şubat psikolojisiyle,  siyasal yenilmişlik psikolojisi ile yılgınlığa düşen kimi kişi ve çevrelerde “sosyalizan” eğilimler ve “liberallik” prim yapabilmektedir. 

Halk deyişi ile “aynı delikten iki kez aynı yılana sokulmamak” gerekir. Yaşadığımız uzun süreçte İslam’ın kendi dışında başka ideolojik ve kültürel yaklaşımlara ihtiyacı olmadığı; yaşadığımız problemlere, insanlığın problemlerine, çözüm yollarının sadece İslam’dan bulunabileceğine, başka çıkmaz yollara sapılmaması gerektiğine inancımızı tekrarlamalıyız. Yani şu eski sloganı bir kez daha ama belki bambaşka bir yaklaşımla yüksek sesle söylemeliyiz. “Çözüm, Yalnız ve Ancak İslam’dadır!” “Tek yol İslam’dır!”

İslam; Allah’ın kulu ve resulü Muhammed Mustafa (sav) aracılığı ile biz insanlara ilettiği Vahiylerdir. Allah’ın vahyettiklerine teslim olanlar Müslümanlardır. Allah’ın vahyettiklerine iman edenler müminlerdir. Müslümanların bu dünyayı Allah’ın istediği gibi düzenlemek için gayret etmek gibi bir imtihanları vardır. Bizler bu imtihana kulluk diyoruz. Allah’a gereği gibi kulluk etmek… Bize hem bu dünyayı hem de ahiret yurdumuzu imar etme imkânı verecektir.

Şimdi önümüzdeki soru şudur: Acaba biz bu dünya imtihanını vermek için en başta hangi problemlerimizi çözmeliyiz? Dikkatimizi gayret ve enerjimizi hangi acil problemler üzerinde yoğunlaştırmalıyız? Başka bir deyişle günümüzde Türkiye’de yaşayan Müslümanlar olarak, Türkiye İslami hareketinin mensupları olarak öncelememiz gereken sorunlarımız nelerdir?

Yukarıda belirtiğimiz üzere, Türkiye İslami Hareketinin savunmacı bir anlayışla ortaya çıktığını ve zaman içinde kendine güven duyarak özgüven kazanarak kurucu bir anlayışa ulaştığını söylemeye çalıştık. “Savunmacılıktan kuruculuğa geçtik”. Artık dünyayı İslam’ın belirlediği, Allah’ın bizden istediği gibi kurabileceğimize inanıyoruz. Doğaldır ki bugünden yarına bu işi başaramayız. Bu zor imtihan belki nesiller boyu sürecektir.

Kanaatimce Türkiye Müslümanlarının en önemli tartışma konuları şunlar olacaktır: Gelenek, Modernite ve Örgütlenme.

Gelenek; içinde doğup büyüdüğümüz beşeri özellikler kazanırken çevremizde hep var olan ve bizi şekillendiren toplumsal geçmişimizdir. Gelenek, içinde hem muhkem değerlerimizi, hem de zamanla ortaya çıkan bir takım batıl değerleri birlikte barındıran bir yapıdır. Geleneğe yaklaşırken ölçülerimiz neler olmalıdır sorusu, bana göre, çok net bir şekilde cevabı verilmiş ve bu cevap toplumsal bir kabule kavuşmuş bir tartışma konusu değildir. Nasılı, niçini üzerinde daha pek çok tartışmamız gereken bir alandır. Gelenek konusundaki yaklaşım toplum, tarih, kaynaklarımız, fikri ve kültürel mirasımız konularına da cevaplar üretebilmemizi belirleyecektir. Geleneğimizi nasıl, ne ölçüde, niçin kabul veya reddetmeliyiz?

Modernizm konusuna gelince kanaatimce bu konuya yaklaşmak geleneğe yaklaşımımıza da bağlıdır. Modernizm insanlığın, insanlık tarihinin yaşadığı ve bazılarına göre 20. yy ortalarından itibaren tamamlanmış bir durumdur. Yaşadığımız toplum içinde karşılaştığımız pek çok sorun modernizm ile ilişkilidir. Modernizm’e karşı Müslümanların ilk tavrı reddiyecilik şeklinde olmuş ise de bu reddiyecilik, uzun bir dönem sürdürülememiştir ve modernizm pek çok unsuruyla hayatımızı belirleyen temel bir problem alanı olarak kalmıştır. Modern araç gereçlerin ilişki biçimlerinin, ekonomik ilişkilerin, ideolojilerin, yönetim biçimlerinin ve bunlar gibi daha pek çok başlık altında sıralanacak konuların ele alınması çözümlenmesi değerlendirilmesi gerekmektedir. Giyim kuşamımızdan, ev hayatımızdan neredeyse ahlakımıza kadar uzanan çok geniş ve gerçekten çok çetrefilli konular üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Örgütlenme sorunlarımıza gelince; her şeyden önce şunu söylemek zorundayım ki bu sorunun çözümü yukarıdaki iki sorundan bağımsız değildir. Gelenek ve Modernizm konusunda yaklaşımımız aslında örgütlenme alanındaki problemlerimizin değerlendirilmesini de etkileyecektir. Şimdilik şu kadarını söylemek mümkündür örgütlenme düzeyindeki temel tartışma sistem, devlet, iktidar, siyaset, faaliyet anlayışlarımızla ilişkilidir. Gizlilik-açıklık, geleneksel-modern yapılar Türkiye’de ve Türkiye şartlarında yeni yeni tartışılmaya başlandı. Daha önce İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde ve başka şartlar altında kurgulanan tartışmalar Türkiye şartları yeterince değerlendirilmeden yapılmaya çalışıldı. Doğaldır ki bu tartışmalardan olumlu ve kabul edilebilir modeller çıkarılamadı. İnşallah önümüzdeki dönemlerde daha sağlıklı sonuçlara ulaşmak mümkün olur.

Bizler yapıp ettiklerimizi yeniden ve yeniden gözden geçirmeliyiz. Yapıp ettiklerimizi küçümsememeliyiz. Tabii asla da kibirlenmemeliyiz. Çok önemli şeyler yaptığımızı da düşünmemeliyiz. Bizler Müslümanız. Allah’a teslim olmuş insanlarız. Allah’ın bizden ne istediğini, nasıl inanıp nasıl yaşamamız gerektiğini, tabii ki, uzun uzun düşünmeli ve daima aciz bir kul olduğumuzu ancak Allah dilerse, isterse,  O bize yardım ederse,  imtihanı verebileceğimizin idraki içinde olmalıyız.

Rabbimiz bizi dosdoğru yoluna Sırat-ı Müstakime ulaştır. Bizi dalalete sapkınlığa senin dosdoğru yolun dışındaki yollara sapanların yollarına değil. Bizi nimet verdiklerinin yoluna ulaştır. Bize de nimetinden ver. Çünkü bizler biliyor ve inanıyoruz ki insanoğlu gerçekten bir hüsran içindedir. Ancak birbirlerine Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler kurtuluşa ereceklerdir. Bizleri de tatmin olan kalpleri ile Cennetine dahil ettiğin kulların arasına sok. VelhamdülillahilRabilalemin. Amin

 

  • Yorumlar 3
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim