1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Türkiye’de Müslüman Olmanın Hikayesi
Türkiye’de Müslüman Olmanın Hikayesi

Türkiye’de Müslüman Olmanın Hikayesi

Zaten birkaç ay sonra döndüğümde üniversite çoktan yaşanmaz hale gelmişti. Fakültenin en başarılı kız çocukları giriş kapısında yağmur altında başörtüleriyle çaresizlik içinde bekleşiyordu. Biri ile göz göze geldim. İbrahim Öztürk’ün yorumu:

A+A-

Referanduma giderken

İbrahim Öztürk / Zaman

Eşim, 'kalk ezan okunuyor, buralarda bir yerlerde cami olmalı' diye bilmem kaçıncı kez şiddetle dürtüyordu beni.

Ezanı duyduğunu söylediği yer, Tokyo'nun Şınagawa ilçesi, Togoşhi mahallesi idi. Oysa Tokyo'da ezan okunmasa da, varlığı bilinen iki cami/mescit, çok çok uzaklarda idi.

Doktora araştırmalarım için bulunduğum Tokyo, yakın tarihin en ağır kışını geçiriyordu. 35 metrekarelik evi klima ile ısıtamıyorduk. Çünkü depreme ve yangına dayanıklı yapalım derken izolasyon önceliği tümüyle güme gitmişti. Daha iyisi için de bursumuz yetmiyordu.

Üstümüze yığdığımız battaniye, yorgan ne varsa sıyırıp, gecenin zemheri soğuğunda eşimin inatla duyduğunu söylediği ezanın geldiği yöne doğru seğirttim. İlerledikçe gerçekten romantik ve lahuti bir sesin daha bir yaklaştığını hissettim. Ses beni ana caddeye doğru çekti götürdü.

Ancak bakır geceleri kırarak mütevazı evimize misafir olan ses, ne yazık ki ezan sesi değildi. Bizde de büyük şehirlerde geceleri boza satarlar ya. Buna benzer bir sesle bir Japon, 'kestane kebap' der gibi, 'tatlı patateeeeees' diye bağırıyordu. Bizdeki pazıyı anımsatan, kırmızı, uzun ve çok tatlı bir patates bu. Arabaya yerleştirilen bir dev mangalda közde pişiriliyor ve soğuk kış gecelerinde mahalle aralarında satılıyor.

Eşime durumu zorlanarak aktardım. Çok ağladı, ağladık. Eşim 'Ezan hasretinden hasta düşeceğim, derhal Türkiye'ye dönüyorum.' dedi. Birkaç gün içinde hazırlandık. Narita Havalimanı'ndan Türkiye'ye uğurlayacağım. Dili daha yeni çözülmüş olan küçük oğlum Ahmet Furkan kucağımda, 'Baba buram acıyor.' diyerek elini göğsüne götürdü. Bu, çocuk yaşta boğazına düğümlenen erken ayrılık acısıydı. Ömrünü ana hasretiyle gurbet ellerde geçirmiş babası, elbet bu acıyı çok yakından tanıyordu. Cevap veremedi Furkan'a.

Furkan ile zaman geçirdiğimiz mahalleye tahammül edemedim. O köşede kedileri kovalamış, bu köşede bir köpeğin burnunu sıkmış, şu parkta çiçekleri kucaklamış. İşte evin önüne geldim. Burada da akşam kollarını açıp paytak paytak bana koşmuş. Yok, olmayacak, bu hatıralarla yüzleşemeyeceğim. İki gün sonra bir arkadaşımın evine sığındım.

Ramazan...Üniversitede ofiste çalışmaya dalmışım. Meğer çoktan iftar olmuş, geçmiş. Ezansız, mahyasız, top atışıyla sessizliğin bağrına gömülen sokakları olmayan bu şehir bana istediğim havayı vermiyor. Derken telefonum çaldı. Türkiye'de öğle suları. Telefonun öteki ucundaki eşim, ağlıyor. Meğer, Furkan hasta, kırk derece ateşi var. Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü önünde. Sevk alacağı personel işleri ile oğlumuza bakacak hekimin olduğu mediko-sosyal 100 metre ileride. Ancak ne sevk alabiliyor, ne de hekime gidebiliyor. Çünkü eşimin başında bir adet, 1 metrekare ebatlarında bir 'başörtüsü' var.

Öğrenciyi çoktan geçtik... Bir vatandaş, bir anne, çocuğu kucağında alevler içinde yanıyor, ona 'ya başını aç, ya da evladınla canın cehenneme' deniliyor. Hangi işgal gücü bunu esirlerine reva görmüştür acaba? 28 Şubatçı cunta-darbe baskıları ile YÖK çoktan, sağdan ve soldan herkesin sevdiği ve seçtiği Rektör Ömer Faruk Batırel'i istifaya zorlamış. Yerine 'atama' ile bir bayan getirmişler. Çingene'ye babasını teslim et, assın! Ali kıran, baş kesen kesilmiş.

Eşim telefonun Türkiye ucunda, ben Tokyo ucunda katıla katıla ağlıyoruz. Çaresizlikten ona, 'Al sana ezanlı ülke, burada başına hiç böyle bir şey geldi mi?' diye sordum.

Zaten birkaç ay sonra döndüğümde üniversite çoktan yaşanmaz hale gelmişti. Fakültenin en başarılı kız çocukları giriş kapısında yağmur altında başörtüleriyle çaresizlik içinde bekleşiyordu. Biri ile göz göze geldim. Tanıyordum. 'Benim için yapacak bir şeyin yok mu?' der gibi bakıyordu. Herkes onlardan cüzzamlı gibi kaçıyordu. Ben kaçamadım, gittim bir karanfil verdim, yanında oturdum, başını okşadım. Derken polis geldi ve 'hoca-moca dinlemem copu yersin' diye tehdit etti. 'Başındaki saçların sayısı kadar kitap okudum, kimi dövüyorsun?' deyip ayrıldım.

Bu zulüm, kendini ev sahibi, bir milleti de kiracı ve sığıntı olarak gören zalim bir iradenin ürünü. Bir insan olarak 12 Eylül'de ben de bu irade ile hesaplaşacağım. O irade, Apo denen emperyalisti kurtarıcı olarak gören, kışlada gidip cunta brifingi alan yargıçlar diktatörlüğüdür.

HABERE YORUM KAT

1 Yorum