23 Mayıs 2012 Çarşamba

Hamza Türkmen

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Türkiye’de Muhalefetin Yeni Bileşenleri

15 Şubat 2012

Türkiye’de MİT müsteşarı ile TC özel savcıları ve bazı Emniyet birimleri arasında ciddi bir gerginlik ve çekişme yaşandı. Mevcut sistemin geleceği konusunda soru işaretleri oluşturan bu gerginlik, kimliklerini bu anayasal sistemin ölçüleri dışında oluşturan biz Müslümanları ne kadar ilgilendirmektedir?

Fikirde ve amelde ıslah ve inşa faaliyetleri Kur’an talebeleri için asıldır. Ayrıca yakın ve uzak çevremizde olup biteni takip etmek fıtridir; vahyin ve Nebevi Sünnet’in öğrettiği bir durumdur. Islah ve inşa ibadetimizde bağımsız-vesayetsiz bir yol haritası için çevremizdeki siyasi, kültürel ve ekonomik gelişmeleri doğru ve nesnel olarak kavramalı ve tutarlı içtihatlara ulaşabilmeliyiz. Türkiye’deki resmi kurumlar arasında yaşanan ve mevcut sistemin geleceği konusunda soru işaretleri oluşturan bu son gerginlik, en azından Türkiye’de yürüyeceğimiz yolun dikenli olup olmaması konusunda bizi ilgilendirmektedir.

Öncelikle söz konusu kriz Ak Parti aktörleri ve bürokratları arasında yaşandı. O zaman konuya Ak Parti’yi var kılan unsurları ve ittifaklarını gözeterek yaklaşmak gerekir.

Ak Parti’nin ve siyasi kodlarının biçimlendirilmesinde 1993’te Hayrettin Karaman’ın 12 kişilik ekiple hazırladığı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken Tayyip Erdoğan’a sunduğu “Siyasette Yol Haritası” raporunun oldukça belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Bu proje (Karaman, III-360, 2008, Haksöz, Sayı: 216) YMM çizgisinden gelen Ak Partili aktörlerin taşıdığı strateji ile de uyuşmaktaydı. Buna göre şartları “millileşmemiş”,  normalleşmemiş bir Türkiye’de Batı egemenliğini aşacak yeni, milli, fıtri veya İslami bir dönüşüm gerçekleştirilemezdi (İnkılab İlmi, YMM’nin Stratejisi, 1970).

Ak Parti, Türkiye’nin dindarlaştırılarak, yerelleştirilerek normalleştirilmesini, yeniden inşasını ve küresel aktör olmasını isteyen güçlere veya bileşenlere (“eski Milli Görüşçüler, eski köktendinci ve radikal İslamcı kadrolar, cemaatler, tarikatlar, entelektüel kümeler, liberaller”) dayanarak kuruldu. Ancak bileşenlerden parti potansiyelini kendi önceliklerine göre yönlendirmek isteyenler, karşılarında hep Tayyip Erdoğan ve inisiyatifini buldu. Erdoğan inisiyatifi yeni bir düzene geçmek için öncelikle mevcut düzenin normalleştirilmesi aşamasını hep öncelikli hedef olarak gördü. Bu konuda İslamcı köklerinden gelen özlemlerine göre davranmadı, partinin kuruluş prensiplerinden kopmadı ve takiyye de yapmadı.

Türkiye’yi totaliter bürokratik yapısından uzaklaştırmak, Kemalist vesayeti geriletmek konusunda bazı mesafeler alındı. Verili sistemde ekonomik planda da ve dış siyasette de hissedilir başarılar elde edildi.  Ergenekon soruşturması, sistemi normalleştirmek açısından önemli ve kararlılık isteyen bir teşebbüstü. Bu süreçlerde bileşenlerin dayanışması ön plandaydı. Ancak sistemin küresel aktörlere bağımlılığı Türkiye’nin daha birçok ciddi problemle karşı karşıya olduğu gerçeğini ikide bir gündeme getiriyordu.

Türkiye’nin normalleştirilmesi sürecinde asker ve yargı vesayeti geriletildi. Ama hala ekonomik başarının kapitalist kurallarla elde edilmesi temel bir problemdi. Türkiye’nin güvenliğini NATO ile paralelleştirmesi ve NATO’yu reddettiğinde güvenlik boşluğunu nasıl doldurabileceği veya reddedip edemeyeceği de temel bir problemdi. Kürt sorununun çözümünde iki tarafın da ulusal refleksleri aşıp aşamayacağı veya nasıl aşabilecekleri de temel bir problemdi; Uludere katliamı bu refleksleri bir kere daha hatırlatmıştı. Vd…

Ancak Türkiye’nin normalleşme sürecinde mesafe kat edildikçe Ak Parti bileşenleri arasında ihtilaflar ortaya çıkmaya başladı. 2007 yılındaki Ak Parti’yi kapatma davası sürecinde bu çatlak belirginleşmiş oldu. Eğer Ak Parti kapanırsa yerine kurulacak parti birilerine göre Erdoğan ve ekibinden farklı olarak daha uzlaşmacı ve küresel güçlerle didişmeyen bir seyirde olmalıydı. Ama kapatılma hamlesi savuşturulduktan sonra Ak Parti bileşenleri arasında ortaya çıkan yönetim ve stratejiyle ilgili bu farklılaşma eğrisi kendini korudu.

Bileşenlerden özellikle liberaller ve Fethullah Hocaefendi Cemaati sürekli olarak Batı eksenli küreselleşme tercihlerini gündemde tuttular. Ve Mavi Marmara olayından sonra bu gerilim, Türkiye ve bölge halklarından yana diyaloglar içinde olduğu için en başta İsrail’i rahatsız eden MİT müsteşarı Hakan Fidan etrafında yoğunlaştı.

Geçen hafta sonu Fidan’ın özel yetkili savcılarca sorguya çağırılması haberi karşısında zihnimize üç ihtimal belirginleşti. Birincisi; Kürt sorunu konusunda acaba Hükümet bürokrasisinin şahinler ve güvercinler kanadı mı çatışmaya başlamıştı? İkincisi; Ak Parti içi inisiyatif mücadelesinde Gülenci ekip artık Erdoğancı ekibe açıkça tavır alacak bir güce mi ulaşmıştı? Muhtelif operasyonlarda hukukilik açısından vicdan mı yapılıyordu? Üçüncüsü; yoksa bu iç zafiyeti ve çatlakları takip eden İsrail, Fransa, Almanya veya içeriden Ergenekon lobisi gibi güçler Hükümet’i yıpratmak için yeni bir atak mı başlatıyordu?

Hakan Fidan ile Emniyet ve Yargı’daki bazı birimler arasındaki zıtlaşma ve ayrışma Ak Parti yandaşı olarak bilinen medyada açıkça yer aldı. Ak Parti yandaşı olarak tanımlanan TV kanallarının ve gazetelerin bir kısmı Fidan’dan bir kısmı da Fidan’ı sorguya çağıran savcılardan yana söylem geliştirdiler.

Bu çatışma ya Ak Parti içinde bir inisiyatif çekişmesiydi ya da Ak Parti’yi yıpratma operasyonuydu. Ancak İhsan Yılmaz 12 Şubat’ta Today’s Zaman’da Ak Parti içinde ve çevresinde var olan bu çatışmanın açıkça bir inisiyatif çekişmesi olduğunu ortaya koydu. Ve bir sivil toplum hareketi olarak Fethullah Gülen taraftarlarının örgütlü yapısını ifade eden Hizmet Hareketi’nin Ak Parti ve Erdoğan politikalarından farklı olabileceğini ve bu farklılıkların da ne olduğunu belirtti.

Ak Parti’nin Hizmet Cemaati tarafından eleştirilen politikalarını İhsan Yılmaz şöyle sıralıyordu: “İran’ın bir nükleer bomba elde etme olasılığına yönelik toleranslı politika, İsrail’le faydasız bir kavga içerisine girilmesi, Mavi Marmara hadisesi, iflas eden Kürt açılımı, Başbakan’ın gazetecilerle giriştiği faydasız kavga.

AKP’yi destekleyen çevreler için en örgütlü grup yeni ifadesiyle “The Cemaat”tir. Yılmaz’ın özetlediği Erdoğan çizgisinden farklılıklarıyla Cemaat, hem ABD’yi hem Türk milliyetçilerini/ulusalcılarını rahatsız etmemeyi amaçlıyordu. Zaten Ali Bulaç’ın Fethullah Gülen’i anlattığı kitabında belirttiği gibi cemaat de kendi içinde yetiştiremediği için entelektüellerini liberallerden ve milliyetçilerden ödünç ediniyordu (Bulaç, s. 18, 2008). Cemaatin bu entelektüel mozaiği ise çoğu zaman fıtri ve İslami olandan uzaklaşan bir tarz üretiyordu.

1 Mart Tezkeresini savunan Cemaat bu sığınmacı tavrını değiştirmedi. Cemaat çevrenin ve Müslümanların insani veya İslami haklarını ön plana çıkartan yerel ve bölgesel dönüşüm isteklerine göre bir hat takip etme konusuna hala soğuk bakmaktadır. Aslında liberaller de Cemaat/Hizmet de toplumsal dönüşüm veya istikamet planlarını Türkiye’de hâkim kılabilmek için Ak Parti potansiyelini kendi ölçüleriyle belirlemeye çalışıyorlar. Böylece Türkiye ortamının normalleştirilme aşaması hakkında bileşenlerin ve çevrenin ortak aklı yerine, kendi ekollerinin perspektifini dayatıyorlar.

Cemaat “dinler-medeniyetler arası diyalog” söylemiyle küresel kapitalizmin hesaplarını gözeten bir paralellik doğrultusunda büyümeyi hedefliyor. Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu çizgisinin uluslararası işbirliği çabalarını, küresel kapitalizmin çıkarları doğrultusunda değil Türkiye ve bölge halklarının öncelikli çıkarları doğrultusunda biçimlendirmeye çalıştıkları da bu tartışmalarla ortaya çıkıyor. Today’s Zaman’da Erdoğan Hükümetinin politikalarına yöneltilen eleştiri özeti bu konuyu aydınlatıcı verilerden birisidir. Hükümet etmede birbirinden yararlanan AKP bileşenleri arasındaki İhsan Yılmaz’ın belirttiği farklılıklar son MİT müsteşarı Hakan Fidan ile bazı Yargı-Emniyet birimleri arasındaki tartışmayı da açıklıyor.

Laik Türkiye’de yönetimin inisiyatifiyle ilgili Ak Parti bileşenleri arasındaki çatışma artık dışa yansıyor. Batıcı-Türkçü kadroların yaptığı zulümlerle ve varlığını sürdüren aynı zihniyetle yüzleşmek isteyen, inanç ve düşünce özgürlüğü için ön açmaya çalışan, bölge ülkelerindeki diktatörlere karşı ayaklanan kitlelerle bir dayanışma kuşağı oluşturmaya çalışan Erdoğan’ın politik  çizgisi; içeride liberallerin ve Türk ulusalcılarının, dışarıda küresel emperyalizme ve Siyonizm’e kur yapan  Fethullah Gülen çizgisinin politikalarıyla zıtlaşmaktadır. Sistemin Ergenekon kartı zayıflıyor ama boşluğu The Cemaat ve liberallerin kartları doldurmaya çalışıyor. Türkiye’de etkinliği marjinalleşmiş olan resmi muhalefet yıkılan Berlin Duvarı öncesi söylemlerle oyalanırken, sanki yeni ana muhalefet Ak Parti konsepti içinde oluşuyor.

Fethullah Gülen’in The Cemaat politikaları üzerinde ne kadar tayin edici olduğunu araştırmak gerekiyor. Ama karşımızda Ak Parti’nin kuruluş amaç ve prensiplerini unutarak Türkiye şartları normalleşmiş de sıra elde edilen mevcut kazanımları kendi ideolojik perspektifleriyle biçimlendirmeye gelmiş gibi davranan liberal sol ve Hizmet Hareketi var. Her ikisi de Erdoğan Hükümeti karşısında yetersiz kalan muhalefetin yerini doldurma refleksleri gösteriyorlar. Ama bu kamplaşmada çevrenin yani tabanın fıtri ve İslami hassasiyetleri en önemli belirleyicidir.

Bu konuda tarafları yakından tanıyan Ali Bulaç süreç itibariyle çatışmanın değil işbirliği ve dayanışmanın zorunlu olduğunu; her türlü temellük, inhisar ve fitneden uzak durmanın gerektiğini belirtiyordu. Bulaç “Fitne” yazısıyla bileşenler arasında körüklenen bu fitnenin ülkenin ve Ortadoğu’nun geleceği lehinde olmadığını ilan ediyordu. (Zaman, 13.02.12) Erdoğan tarafının kenetlendiği ve tavır alacağını hissettirdiği bir dönemde Fethullah Gülen, Başbakan’a rahatsızlığı nedeniyle “Her gün Rabbime iltica edip O'nun yüce dergâhına yöneldiğimde her daim dua ettiğim Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a…” diye başlayan şifa dileklerini ve yaptığı hizmetlerden dolayı şükranlarını ileten bir mesaj gönderiyordu.

Liberal kanadın da Hizmet kanadının da Siyonizm’e karşı yumuşak, İran’a karşı Amerikancı, Müslüman halkları önemsemeyen ve ilerlemeci söyleme tutunan tutumu toplumda ve özellikle Gülen Cemaatinin tabanında makes bulması oldukça zordur. Bu konuda Erdoğan ve ekibiyle zıtlaşmanın getireceği netice, Erdoğan çizgisini daha donanımlı, kültürlü ve örgütlü olma yarışına itebilir.  Hatta AKP çevresinde cephe içi muhalefet Erdoğan Hükümeti’nin becerikli kadrosunu, ihmal ettiği değerleriyle yeniden buluşmaya bile sevk edebilir. Ayrıca Ak Parti tabanına yansıyacak böyle bir çatışma yeni bir İslamlaşma cereyanına kapı aralayabilir.  

Bağımsız kimliklerini ve ıslah misyonlarını önceleyenler için söz konusu gerginliği yorumlama kaygısı,  tedbirlilik nedeniyledir. Çünkü Türkiye’de küreselleşme şartlarının realitesi içinde oluşacak yeni muhalefetin veya muhalefetlerin ve Türkiye’yi çağdaş Batı ekseninde biçimlendirme isteğinin rolü, köhneyen ve çift kutuplu dünyanın argümanlarını hala aşamayan resmi muhalefetin etkisinden çok daha ciddiye alınmalıdır.

 

YORUMLAR ( Toplam 13 yorum)
muhammed
bir delinin düşündükleri
26 Şubat 2012 Pazar 09:17
yeni bir islamîleşme harekerin zuhur bulacağı görüşü derken nasıl yeni... eğer anladığım gibi iyi yönde bir beklenti içinde olmamız kanaatimce türk sinemalarında empoze edilen ''mutlu son'' psikolojisini aşamadığımıza karindir.... çünkü akp çevresinde mevzilenen kişiler öyle toplumda uyandırdıkları intiba gibi olmadıkları yaşayış tarzlarından ortaya koyabiliriz... asıl sorunlar varken Q7 lerle gezip bilmem kaç m li marketlerde alışveriş yaparak busorunların halletmelirini beklemek bahsettiğim psikoloik durumun delilidir... welew ki o sorunları çözümü o yaşayışa ayak uydurma ile çalışan kişileri çağdaş olarak göreceksek o zaman o düzeni ortaya çıkaran kişileri peygamber ilan etmemiz gerekecek...
2. olarak mit-fidan olayına hâlâ anlam vermiş değilim .. keşke hamza ağabey olayı biraz daha delillendirseydi... today's zamandaki bir kişinin yazısı ne kadar referans olabilir ki ? ... önce o kavganın çıkması sonra fettullah hocanın o yazısının çıkması bend aba altından sopa göstermek izlenimi yaratttı...
3. olarak kürt sorununda kannatimce çözülemeyecek ve kürtler bağımsız devlet olma yolunda daha da ilerleyecekler... çünkü yol haritasında birliktelik için makul olan taleplerin teslimiyet olarak değerlendiren emre uslu (ki onu hükümetten uzak ayrı gayrı tutmak abesle iştiğaldir) kanaatimce de hükümetin bundan sonraki polikalarını ortaya koymuş... kaldı ki onların sonunu tamiller gibi olacak deyimi türk sineması film psikolojisini aşamamanın başka bir versiyonu... öncelikle kendimiz için istediğimiz kürtler için de isteyecez sonra bizde olanların aynısını kürtlere verecez. sonra kürtler ayrılmayı niye istesinler ki...
tabi bunları yapmak için hamza ağabey gibi yüreğinde gönülleri mangalda pişiren aydın+cesurlar lazım... WESSELAM...
Çağdışı
AKP-Cemaat zıtlaş(tırıl)ması
18 Şubat 2012 Cumartesi 10:34
Hamza Ağabeyin son günderin en önemli gündem maddesi üzerinde yaptığı bir çok tesbite katılıyorum. Lakin Ankarada orta yerinden yaşananları izleyen bir şahıs olarak aslında olayın boyutlarının AK Parti ile Gülen Cemaatini birbirine düşürmek, bu vesile ile Anayasa sürecini engellemek, özel yetkili savcılık ve mahkemeleri kaldırtarak, Ergenekon davasını akim bıraktırmak ve Türkiye'nin bölge ülkeleri özelikle Suriye eksenli geliştirdiği politikaları engellemek amaçlı istihbari bir girişiminin parçaları olduğunu düşünüyor ve Ankara'daki üst çevrelerin yaklaşımının da bu minvalde olduğunu gözlemliyorum.
Lakin bir gerçeğin altını çizmek gerekir ki AK Parti kadroları içerisinde öteden beri önemli bir kapışma cereyan etmektedir. Özellikle devlet içerisinde kadrolaşma eksenli yaşanan bu kapışma yad a yarış kimi zaman biribirini kırmaya (yok etmeye) kadar vardırılmaktadır
Süreci doğru tespit açısından sunu belirtmeliyim ki, bu kapışma sürekli devlet kadrolaşması üzerinde cereyan etmektedir. Cemaat mensuplarını bu yarışta bir düzen ve hiyerarşi içerisinde yönlendirir görüntü vermektedir. Son dönemde Milli Görüş camiası ve diğer İslamcı örgütler tarafından sürece katlım noktasında daha düzenli ve organizeli bir hareket başlatıldığı da alenen izlenebilmektedir. İsimleri herkes tarafından blinen bu tip kuruluşlar kadrolaşmaya yönelik olarak özel kariyer evleri tarzında evler kurmaya başladılar. Bu konuda da önemli mesafeler aldılar ve bunun meyvelerini topluyorlar. Bu durumun cemaat çevresinde yarattığı rahatsızlık ve yeni taktik arayışları da gözlerden kaçmıyor.
Cemaat devlet içerisinde kadrolaşmada mesafe alırken, asıl olan kaptan köşküne yeterince sızamadı. Recep Tayyip Erdoğan bu işi sıkı tutup cemaatin teşkilat içinde etkin olmasına fırsat tanımadı. Teşkilatın başına milli görüş kökenli oldukça güvendiği Ekrem Erdem'i oturtan Erdoğan, onun çevresini de yine milli görüşten gelen yardımcı ve koordinatörler ile güçlendirmiştir
TBMM'nin havasınında son gelişmelerden hayli etkilendiği de gözlerden kaçmamaktadır. Saflar daha belirginleşiyor. Oyunu yazan başarılı oyn
İrfan Yosun
Kemalist Vesyete de Küresel vesayete de karşı olmak
17 Şubat 2012 Cuma 17:35
Today's Zaman'daki değerlendirmeyi Gugün ve Samanyolu tv'ler ilk günler aktif biçimde desteklediler. Ama geçen gece Mehtap tv'de Hüseyin Gülerce MOSAD gibi dış güçlerin savcılığa bilgi sızdırarak savcıyı hata yapmaya zorlamış olabileceği üzerinde durdu. Ama 27 Nisan muhtırasını hatırlatır bir yıpranma bu. Faili de Cemaatin spekülasyonu. Olay yatıştırılmaya çalışılıyor. Ama bu konu gelecektede unutulmaz. Bu tartışma Türkmen'in dediği gibi eski İslamcı kadroları ihmal ettikleri değerlere tekrar döndürebilir; ama hiç değilse uluslararas vesayete karşı olma bilincini çoğaltır.
Efadil Fırat
Akp versus The Cemaat! 2
16 Şubat 2012 Perşembe 14:26
Aksiyon dergisi, PKK’yi devletin şefkatli kollarına çağırıyordu, yoksa; “Acı son’u hazırlayan, Tamiller’in siyasi çözümü dışlayan tutumuydu.” Fehmi Koru, bir dostu üzerinden mesaj veriyordu: “Tamil Kaplanları mı? Ağzından yel alsın...” Zaman yazarı Hüseyin Gülerce, Sri Lanka’yı telafuz etmeye dahi ihtiyaç duymuyordu: “Yeni Türkiye, terörün belini bu defa kıracak. (...) Terörle ilk defa, "Büyük Türkiye"ye yaraşır bir mücadele verilecek.” Hamza Aktan tarfından dersim özründen sonra yapılan bu değerlendirme . Ve Srilanka modelini öneren bu yazarlar açıktır ki The Cemaat ile organik ilişkiler içerisinde olana "ağabey"lerden .

Fettullah Gülennin de aynı zamanda "3 bin tane şakiyi halledemediniz" sözü de cemaatin sorunun çözümüne nasıl naktığını açık ifade ediyor. Bu noktada Beşir Atalayın ortaya koyduğu paketi devre dışı bırakma çabası olarakda okunabilir.

Ahmet Davutoğlu , Erdoğan ve Babacan'ın Hakan Fidan'ı destekleyici açıklamaları da çatışmanın neden çıktığı noktasında ipuçları veriyor.

Hamza Abi'nin yazıda güzel tespitler de bulunmuş . Fakat yazının sonunda yapıtığı tespiti çok iyi niyetli bir yaklaşım omuş.

"Hatta AKP çevresinde cephe içi muhalefet Erdoğan Hükümeti’nin becerikli kadrosunu, ihmal ettiği değerleriyle yeniden buluşmaya bile sevk edebilir. Ayrıca Ak Parti tabanına yansıyacak böyle bir çatışma yeni bir İslamlaşma cereyanına kapı aralayabilir.

Hükümetin ihmal ettiği değerleri ile buluşturur mu bilmem ama kaydedeğer nitelikli adımlar atılmazsa muhtemelen ANAP retoriği ve kaderi tekekrür edecek...
Efadil Fırat
Akp versus The Cemaat!
16 Şubat 2012 Perşembe 14:15
Bu durumun Akp'ye yeni bir yol çizeceği açık. Bunu ne üzerine kurucağı ise hala "muğlak".

Demokratik açılım projesi Beşir Atalay tarafından yapılmış bir çalışmaydı bu doğrultuda Kürt açılımı, Alevi açılımı vs. çalışmlarını başlattığı dönemde Beşir Atalay: "Gerekirse Öcalan'ı dahi serbest bırakacağız. Bu durum belki bize bedel ödetecek. Parti kapatılabilir ama bu süreci sonuna kadar devam ettireceğiz." şeklinde açıklama yapmıştı.

Hükümetin bu kararlılığı sürecin tamamını ele alırsak eğer ergenekon soruşturması vs başarı ile ilerletmesini sağladı . Bu durum aynı zamanda toplum tarafından da teveccüh ile karşılandı.

Gerillaların dağdan inmesi, Oslo görüşmeleri Mit - İmrali görüşmeleri vs. derken (normalde asker ölümlerinde sokakları dolduran) insanlardan tek bir tepki dahi (ulusalcı-ergenekoncu tayfayı saymazsak) olumlu ve dengeli bir ilerleme süreci gözettiğini gösteriyordu.

Fakat bu sorunun çözümüne ne kadar katkı sunmuştur bilinmez. Ne yazık ki hala bir "güvenlik" meselesi olarak ortaya konan Kürt sorunu bir çok noktada devletin ikircikli yakşalımı ile birlikte şizofrenik bir hala döndü.

Mit soruşturması yönetem değişikliğine mi gidiliyor ? sorusunu aklıllara getiriyor . İra mı yoksa Srilanka modelimi?

Taraftarı oldukları iktidar partisi Dêrsim katliamıyla ilgili özür dilediği için bu katliamı yapanları kınayan yazılar yazanlar da, onların karşıtları da, günler, aylar öncesine kadar, ırkçı Türk Solu dergisinin yaptığı gibi Türkiye’nin Sri Lanka’nın Tamillere yaptığını model olarak ihraç etmesini istiyor veya Kürtleri Tamillerin başına gelenden ders almaya çağıran uyarıcı yazılar yazıyordu.

Sabah’ın yayın yönetmeni Erdal Şafak’a göre hiç kuşkumuz olmamalıydı, “PKK'yı da Tamil Kaplanları'nın sonu bekliyor”du. Hürriyet’in eski başyazarı Oktay Ekşi, sevincini kelime oyunlarıyla dışa vurmayı tercih ediyordu: “Sri Lanka’nın PKK’sı sayılan Tamil Kaplanlarının kaplanlığı bitti.” Star yazarı İbrahim Kiras için “Sri Lanka modelini ‘son çare’ olarak yedekte tutmak zaten her devletin hakkı olmalı”ydı.
halil
şerh yerine
16 Şubat 2012 Perşembe 13:22
iyi de mustafa kardeşim bari ayrı bir yazı yazsaydın, şerh edeyim derken bayağı mevzuyu uzatmışsın
faruk
yazının devamına dair,
16 Şubat 2012 Perşembe 09:54
Hamza abinin, sıcak gündemle alakalı,derinlemesine ve çok yönlü yapmış olduğu önemli değerlendirmelerini, cok anlamlı buluyorum.umarım önemli ufuklar acar. rabbim ecrini versin inşallah.
Türkiye de oluşacak yeni ana muhalefetin bileşenlerinin çıkacağı yeri,Akp’yi oluşturan bileşenler yani,”the cemaat+liberal kesim”olarak kabul edersek,oluşacak olan bu yeni konseptin getireceği neticenin,aşağıda ki parağrafta hamza abinin belirtiği öngörüleri gibi olacağından hareketle,
“Hatta AKP çevresin de,cephe içi muhalefet Erdoğan hükümetinin becerikli kadrosunu,ihmal ettiği değerleriyle yeniden buluşmaya bile sevk edebilir.ayrıca Ak parti tabanına yansıyacak böyle bir catışma yeni bir İslamlaşma cereyanına kapı aralayabilir.”
Evet bu öngörüyü ciddiye alaraktan soruyorum, şayet böyle olur sa ;
Oluşacak bu yeni durumu nasıl okumamız gerektiğini?bagımsız-vesayetsiz bir yol haritasına bu durumun etkisinin nasıl olacağını?ve bu durum karşısın da nasıl bir içtihad geliştirebileceğimizi?oluşacak böylesi bir durum da , kimliklerini ve ıslah misyonlarını önceleyenler için tedbire ihtiyac bir durumun kalıp,kalmayacağının?
Hamza abi, yukarıda belirtiğim,hususlar da ki öngörülerini, bu yazının devamı olarak bizlerle paylaşırlarsa seviniriz.
selam ve dua ile….
bayram sülü
olumsuzlukları rahmete çevirmek
15 Şubat 2012 Çarşamba 21:32
hamza abinin değerlendirmesinden ak partinin batıdan,batı polikasından niçin bir türlü kopamadığının sebeplerinden birini açıkça anlayabiliyoruz.libarellerin de son dönemde bu çerçevede akpartiye açıkça muhalefete başlamalarını da anlamlandırabiliyoruz.olayı sayın yorumcumuzun eleştirel ifadesiyle köşeleri kapanlardan rövanş alma zihniyetiyle değil de akpartinin olumsuzladığımız hatalarını samimiyetle dile getirip bunların kaynağını değerlendirip gidişatı islami çizgiye yaklaştırmada hassasiyetlerimizi artırma gereği olarak ele almak şeklinde yorumlasak daha tutarlı olur.
Osman Çiçek
Dağılma mı Toparlanma mı?
15 Şubat 2012 Çarşamba 18:19
AK Partiyi oluşturan bileşenlerin ve kuruluş misyonunun açık şekilde hatırlatılması konunun anlaşılması açısından çok değerli. Ayrıca bu tartışmaya yandaş olarak değil bağımsız bir İslami kimlikle yaklaşılması gerektiğinin vurgulanması da çok iyi.

AK Parti bileşenlerinin en medyatik ve uluslararası şebeye sahip olanı ise Hizmet hareketi. Cemaat, Gülen'in son kitabında görüldüğü gibi kitlesel dini dönüşümü mehdinin ve Mesih'in nüzulüne bağlamış. O zamana kadar klasik imanını kurtarma hesaplarıyla yürüyorlar ve bu yürüyüşte başarı için liberel, muhafazakar, milliyetçi, sosyal demokrat demeden her türlü işbirliğine yönelebiliyorlar. Sadece uzak durdukları Hamas gibi, İhvan gibi direnişler ve açık İslami kimlik. Anlaşılan Mesih gelene kadar tüm riskli ilişkilerden çekinecekler, ancak küresel sistemin müsade ettiği kadarıyla risk üstlenecekler.

Liberal sol ise Taraf gazetesinde görüldüğü gibi AK Partiyi dereyi geçecek bir eşek bellemiş. Karşı düzlüğe geçtikten sonra Türkiyenin normalleşmesini İslamlaşmasından yana değil, Kemalistler gibi Batılılaşmasından yana yorumluyor. Bu iki çizginin birbirine pragmatik ilgisi, sayın Türkmen'in ifade ettiği Erdoğan ve Davutoğlu çizgisine nispetle birbirine çok daha yakın.

Bu tartışma derinleşecek olursa tabii ki dini referanslar devreye girecektir. Dini referanslı bir tartışma ise ciddi bir hava ve diriliş oluşturabilir.
mustafa
katkılar -3-
15 Şubat 2012 Çarşamba 16:42
Bu demek değildir ki savcılar birilerinin adamıdır ya da oyununa gelmiştir. Ama savcı harekete geçtiğine göre, bu durumu hukuken ve yargı bağımsızlığı gibi bir gerekçeyle şartsız koşulsuz savunmak, liberallerin şeffaf ülke, demokratik Türkiye hayallerini her olaya giydirmeye çabalarından farksızdır. Sanki ortada şartları ve koşulları eşit bir engelli yarış varmış da kurallara dokunmamak gerekirmiş gibi davranmayı talep eden yorumlar ne kadar ciddiye alınabilir. Birileri de şöyle soruyorlar: “Madem ki bürokratını sahipleniyorsun, o halde aynı şeyi neden Başbuğ için de yapmıyorsun?” Bu soru bu ülkedeki her aklı selim ve vicdanlı insanla dalga geçmek değil de nedir?!
9) Ayak oyunları devam ediyor. İktidarın kendini sağlama alma refleksleri de. Hukuk, siyaset, yargı ve şimidilerde MİT birilerinin oyuncağı olmaktan kurtarılmaya çalışılırken, iktidarın en yumuşak karnı ve Ergenekonun en becerikli olduğu alan olan Kürt sorununda iktidar olabildiğince manipüle edilmeye, önü kesilmeye çalışılırken, bu alana cemaat, hukuk gibi tartışmaları sıkıştıranlar art niyetli değillerse eğer, birilerinin arzuladığı değirmene su taşıdıklarının farkına varamamaktadırlar, onca tecrübelerine rağmen. Kurtların hala büyük bir iştahla etrafta dolaştıkları bu ülkede, acaba cemaat bütün riskleri alıp kendi kartlarını oynamaya çalışır mı? Ya da yukarıda belirttiğim gibi, böylesi bir gücü gerçekten var mı? Kendi entelektüellerini yetiştirememiş olduğunun Ali Bulaçca da altı çizilen bir oluşum, buna hangi bürokrasiye güvenerek cesaret edebilir?
10) Hamza abi bu tablodan yeni bir İslamcılık doğabileceği umudunu ima ediyor. Ben bunu söyleyebilmek için erken olduğunu, İslamcılığın henüz –kendini koruyarak, ortamdan gereğince istifade ederek, risk üstlenerek, hayata dokunarak- bu tabloyu doğru okuyabilme cehdi ve gayreti göstermede cılız kaldığını düşünüyorum. İnşallah zaman beni yanıltır.
mustafa
katkılar -2-
15 Şubat 2012 Çarşamba 16:41
6) Liberaller zaten kaybedecek fazla bir şeyleri olmadığından ve gidişatı Hamza abinin bahsettiği doğrultuda görmek istediklerinden, bölgesel duyarlılıkları gözetme ihtiyacı duymayan, çoğu zaman abartılı, Türkiye gerçeklerini zorlayan talep ve yorumlarda bulunduklarını biliyoruz. Bu çıkışları zaman zaman Ulusalcı ve Ergenekoncu cenahların da eline koz verebiliyor. “10 yıldır AKP’nin yapamadıkları” diye başlayan cümlelerin, daha 4 yıl önce az kalsın kapatılacak olan bir partiye sorumluluk yüklemede, hem Türkiye şartlarını okuyamamak, hem de “artık eliniz güçlendi ama hala hukuk devletini kuramadınız” gibi ayakları havada yaklaşımlar olduğunu görmemiz gerekiyor. Ortada bir el güçlenmesi, mevzi kazanmadan söz edilebilir ama “bahaneniz kalmadı” gibi bir yaklaşımla tabloyu abartıp, buradan bir de iç çekişme unsurları üretme çabasının içeride kafa karışıklıkları ve paranoyalardan, dışarıda ise menfi arzulardan kaynaklandığını düşünüyorum.
7) Cemaat, Türkiye gereğince güçlenmeden bölgesel şartları fazla zorlamamak gerektiği şeklinde bir düşünceye sahipse eğer, bu zımnen Türkiye’nin daha çok yol alacağının ve bu noktada şu anki kadrolara fazlasıyla ihtiyaç olduğunu düşündüğünün kanıtıdır. AK Parti de bölgesel rol ve risk üstlenmeden küresel çapta başarı sağlanamayacağını düşünebilir. Bu ise her halükarda bir çatışmayı değil, daha fazla dayanışmanın zorunluluğunu ortaya koyar.
8) Hakan Fidan olayında Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmayı düşünen küresel bir oyun olduğunu düşünenlerle, her ne hikmetse cemaatin parmağı olduğunu vurgulayanlar bazen aynı tarafta görünüyorlar. Bu bir kafa karışıklığı değilse nedir? Abartılı, kuşkucu, paranoyak bir tutum alıştır gibi geliyor bana. Düne kadar AK Parti’nin Ergenekonla mücadelesinde yanlışmış gibi görünen hamlelerinin bile doğru okunabilmesi için çaba harcayan Nazlı Ilıcak’ın savcıların tutumunu normalleştiren ve hukukun işlemesi gerektiğini, bu hukukun herkese lazım olacağını belirten tespitlerindeki kafa karışıklığında olduğu gibi.
mustafa
Bazı katkı ve şerhler
15 Şubat 2012 Çarşamba 16:40
Öncelikle, gündemdeki konularla alakalı fıkhetme çabamızı ve usulümüzü tekrar hatırlattığı için Hamza abiye teşekkürler.
Bu vesileyle ben de bazı noktalardaki düşüncelerimi paylaşmak isterim:
Cemaat-AK Parti ayrışmasının abartıldığını ve belli çevrelerin bunu sürekli gündemleştirerek bir çekişme ortamının olduğuna bizleri inandırmaya çalıştıklarını düşünüyorum. (Bu düşüncem, Hamza abinin büyük fotoğraf olarak çizdiği konularda haksız olabileceği anlamına gelmiyor.)
İhsan Yılmaz'ın yazısı ne türden bir kriter olabilir bilemiyorum. Ama özellikle Ergenekon'un ve Çift Kutuplu dünyanın refleksleriyle düşünenlerin etkilerinin azaldığı bir süreçte Cemaat'in atak yapıp muhalefet şerhi düştüğü konuları AKP'ye dayattığı tahmininin çok zorlama olduğunu düşünüyorum.
Özellikle son seçimlerde F.Gülen'le özel görüşmelerde bulunanların aktardıklarından ve ona bağlı Nurcuların seçimde ve referandumdaki canla başla çalışmalarından da görüleceği üzere bu sürece bir ölüm-kalım meselesi, Türkiye'nin (ve kendilerinin) varoluş sorunu olarak baktıklarını yakından müşahade ettik. Dolayısıyla;
1) Cemaatin gücünün abartıldığını
2) Cemaatin AKP'ye AKP'nin Cemaate olan ihtiyacından daha fazla olduğunu düşünüyorum.
3) Kürt Sorununda AKP'ye köstek olacak ya da farklı politika dayatabilecek ne gücü/potansiyeli ne de böylesi netameli süreçlerde (Uludere gibi) buna ilişkin atraksiyonları olabilir kanımca.
4) Cemaatin kendi varoluş sorununu küresel bazda girdiği ilişkilere bağlama ve buna muhalif gelişmelerden rahatsızlık duyması da AKP'ye bu konularda politika dayatabileceği anlamına gelmemekte. Mavi Marmara olayında F.Gülen'in çıkışı küresel bazda durduğu yeri sağlama alma ve tabanına durdukları yeri hatırlatma olarak açıklanabilir ama AKP'ye politika dayatma konusunda hem yeterli değildir, hem de sonraki gelişmelerde de görüleceği üzere etkili de olmamıştır.
5) Cemaatin hala AKP'ye ciddi manada ihtiyacı var. Özellikle de Erdoğan'a. Erdoğan'a sitemde bulunmak ayrı bir husus; bunu ciddi ciddi politika olarak uygulamaya geçirebilmek apayrı.
fatma
değişen...
15 Şubat 2012 Çarşamba 15:35
İlk olarak bu değerlendirmelerini bizimle emek vererek paylaşan Hamza Türkmen'den Allah razı olsun,
Bu durumda ortaya tabanın islami kimliği daha dominant olan bileşenlerinden bir hareket beklemek bana çok iyimser gelmekle beraber, (Fazlasıyla The Cemaat'e incorporate edildiğimiz için) umutlandırmadı da değil. Müslümanların fazlasıyla öz eleştiriye ihtiyacı olduğu şu vakit, dekadansın nedenleri ve de sonuçları üzerine düşünüldüğünde bu bileşenin varlığına ve ihyasına ihtiyaç oldukça fazladır. Umarım bu taraflılık durumunun ortaya çıktığı atmosfer, Türkiye'nin eşsiz ve akıl almaz hızlı gündemi içinde diplere inmez ve yankısını bulur da bir ihya ve silkinme vuku bulur. İyimserlik yapmaya çalışıyorum fark edile!
Bu arada, bir üst paragrafın iyimserliğine gölge düşürmesini istemeden bir eleştiri yapmak isterim ki, bu yazı bana; "aslında bizim oğlanlar iyi niyetlilerdi, güzel de çalıştılar, ancak bileşenler kurnaz çıktı, köşeleri de kaptı, karşı tarafa geçtiler, şimdi bir omuz atsak mı destek için ?" mealinde bir değerlendirme gibi geldi.

sonuç iyi olsun inşallah...
KARİKATÜR







Haksoz haksöz