1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Türkiye’de Milli Eğitim İdeolojisi
Türkiye’de Milli Eğitim İdeolojisi

Türkiye’de Milli Eğitim İdeolojisi

Türkiye’de tek partili rejimden çok partili sisteme geçilmesinden sonra birçok hükümet işbasına gelse de, eğitim sisteminin üzerinde inşa edildiği kutsal değerlerin, inanç ve düşünce sistemlerinin, kısacası resmi ideolojinin pek değişmez

A+A-

Türkiye'de Milli Eğitim İdeolojisi / Beytullah Emrah Önce

Beytullah Emrah Önce, İsmail Kaplan tarafından yazılmış olan Türkiye'de Milli Eğitim İdeolojisi isimli kitabını Haksöz-Haber için değerlendirdi.

Eğitim programlarının ve öğretilmek amacıyla seçilen bilgilerin herhangi bir değer yargısı ifade etmesi yönünden nötr olduğunu ve herhangi bir ideoloji taşımadıklarını söylemek, gerçeği basitçe perdeleme girişimdir. Bu cümlenin Türkiye'deki Milli Eğitim Sistemi açısından karşılığı şöyle ifade edilebilir: Zorunlu eğitimin amacı, resmi ideolojinin devlet okulları aracılığıyla bireylere aktarılmasıdır. Her ulus-devlet gibi Türkiye'de de, eğitim; devletin ideolojik bir aygıtı olarak çalışır ve hem kurulu sistemin kendi ideolojisini yeniden üretmesinde hem de sadık vatandaşlar topluluğunun inşa edilmesinde önemli, yaygın ve işlevsel bir role sahiptir.

Ele aldığımız eser, İsmail Kaplan'ın İletişim Yayınları tarafından "Türkiye'de Milli Eğitim İdeolojisi" adıyla basılan, daha önce Boğaziçi Üniversitesi'ne sunulmuş bir doktora çalışması. Bu doktora çalışmasında, 1920'den günümüze uzanan süreçte, Türkiye'deki milli eğitim sistemine yön veren siyasal değerlerin toplumsallaşma üzerindeki etkisi araştırılırken; anayasalar, parti ve hükümet programları, yasal, yönetmelikler ve ilgili kişilerin söylev ve demeçleri yaygın biçimde taranıyor. Dört kısımdan oluşan kitabın birinci kısmında despotik, liberal ve eşitlikçi eğitim felsefelerine değinildikten sonra, eğitimin ideolojik ve siyasal pratikleri sunuluyor.

Kaplan'a göre mezkur üç eğitim felsefesine bakıldığında, Türkiye'de milli eğitimin baskın felsefenin despotizm olduğu yönünde bir sonucuna varılıyor. Bu eğitimin çeşitli özellikleri ise özetle şu şekilde anlatılıyor: Despotik eğitim, halkın kendi kendini yönetmesi yerine, bir sınıfın mutlak hakimiyetini sürdürme amacı güder. Temel hedefi, halkın "iktidar seçkinlerine" koşulsuz biçimde itaat etmesini sağlamaktır. Bu eğitim felsefesi, evrenselliğin yerine yerelliği, dar bir ulusallığı seçer. Düşünce, vicdan ve anlatım özgürlüğü ancak devletin izin verdiği kadardır. Eleştirel tartışmanın yerini körü körüne kabullenme alır. Ulusal sınırlar içerisindeki herkesin aynı çıkarlara sahip olduğu söylemini yayar. Sürekli bir iç ve dış düşman tehdidi vurgusu yapar. Sistemden hep memnun olmak ve değişmesini asla istememek gerektiği öğretilir. Daha iyi bir toplum amacıyla dahi olsa itaatsizlik kesinlikle kabul edilemez. Liderlere tapınma kültü ön plandadır. Kısacası, eğitim siyasal içeriği, devlete kayıtsız şartsız boyun eğmeyi sistematik olarak meşrulaştırmaktan ibarettir.

Kaplan, kitabının ikinci kısmını eğitimin ideolojik ve siyasal pratiklerini Almanya, İtalya, Japonya, ABD, Sovyetler birliği gibi ülkelerden örneklerle açıklıyor. Bu ülkelerdeki eğitim pratikleri incelendiğinde ise, Türkiye'de kurulan eğitim sisteminin özgünlüğünden ziyade, çok yamalı özelliği olduğu anlaşılıyor. Bu bağlamda, Nazi Almanyası, faşist İtalya ya da militarist Japonya'daki uygulamalar hayli dikkat çekicidir. Örneğin Nazi Almanyası'ndaki eğitim sisteminde, ırkların ve bireylerin eşitsizliği savunulur. Ari ırk en üstün, güçlü, üstüne meziyetlere sahip, başka uluslarda olmayan özellikleri bulunan bir ırktır. Kitleler ise güdülecek bir nesnedir; hakları yerine ödevleri vardır. Okullarda resmi siyaset doktrinin öğretildiği dersler önemsenir. Herkesin devlete bağlı kalacağına "ant içme" gibi bir zorunluluğu dahi vardır. Gelecek gençlerinse, o gençlik Nazi ideolojisiyle şekillenmelidir. Bu yüzden Nazi Almanyası'nın Yüce Önderi Hitler, rejimi ve ülkeyi gençliğe sevgiyle emanet ederken şöyle der: "Sizler, geleceğimizin teminatısınız... Kanımızı kanımızdan, etinizi etimizden, ruhunuzu ruhumuzdan aldınız; ulusunuz sizinle ilelebet yaşayacaktır."

Faşist İtalya'da, okulların görevi yeni kuşakların vatandaşlık bilincini şekillendirmek, onları siyasal ve askeri açıdan hayata hazırlamaktır. Tek tip eğitim ve tek tip kıyafet uygulaması vardır. Öğrenciler siyah önlük giymek mecburiyetindedir ve "kara önlüklüler" diye anılırlar. Öğretmenler eğitim ordusunun askerleridir ve ruhları "tepeden tırnağa faşist bilinçle donatılmalıdır." Mussolini ise her zaman haklı olan yüce kurtarıcıdır. İtalya, her şeyini O'na borçludur. Mussolini'ye bağlılık, şarkılarla, marşlarla, sloganlarla sürekli tekrar ettirilir. Okullar, O'nun üniformalı fotoğrafları ve portreleri ile doludur. Militarist Japonya'nın eğitim sisteminde bakıldığında ise Japonculuk ideolojisinin egemen olduğu görülür. Eğitimin amacı milli karakter oluşturmak; öğrencileri Japon olmaktan gurur duyan, Japon devletine ve ulusuna karşı ödevlerini ve sorumluluklarını bilen "gerçek" Japon vatandaşları yapmaktır.

Türkiye'de Eğitim İdeolojisi

Kaplan, bu ülkelerdeki eğitim pratiklerini aktardıktan sonra üçüncü kısımda Türk milli eğitim ideolojisinin oluşma dönemini inceler. Milli eğitim ideolojisinde Mustafa Kemal'in ve İsmet İnönü'nün eğitim hakkındaki görüşlerinin etkisini araştırır. Her iki lidere de göre eğitimin en temel amacı, yeni kuşakları Türk ulusuna ve devletine sadık olarak yetiştirmek ve onları ulusu ile devletine düşman olanlarla mücadeleye hazır hale getirmektir. Mevcut düzeni eleştirmek bir erdem değildir, dolayısıyla öğrencilere eleştirel bir bakış açısı kazandıran değerler üzerine kurulu evrensel eğitim yerine, tek bir milliyetçi ideolojiyle yoğrulmuş türdeş toplum yaratmayı amaçlayan bir eğitim sistemi kurulur. Bütün eğitim kurumları Eğitim Bakanlığı'na bağlanır. Böylece, eğitimde amaç ve denetim birliği sağlanacak ve "milletin düşünce ve duygu bakımından birliği"ni güven altına alınacaktır.

1920'lerden itibaren oluşmaya başlayan Türk milli eğitim ideolojisi, eğitimin en öncelikli görevini yeni kuşaklarda milli karakter oluşturulması görür. Milli karakter oluşturmak işi, çocuklara "öz Türk" ahlakı ve devletin siyaset ilkelerinin/ideolojisinin aşılanması yoluyla yapılacaktır. Bu amaç için, örneğin din öğretimi eğitim sisteminden 1927 yılından itibaren kademeli olarak tasfiye edilir. 1950 yılında ise bu uygulamadan vazgeçilir ve dinden rejimin menfaatlerine uygun olarak faydalanma amacı ön plana çıkar. Kaplan'a göre bu dönemdeki eğitim sistemi üç sütun üzerinde yükselmektedir; ilkokullar, meslek okulları ve klasik orta okullar. Bu okulların işlevini ise şöyle izah eder: Milliyetçi bir ilköğretimden sonra öğrencilerin çoğu yumuşak başlı sanatkarlar olarak yetiştirilmek üzere meslek okullarına gönderilecek, öğrencilerin küçük bir kısmı ise disiplinli bir eğitim görüp milliyetçi seçkinler olarak üniversiteye gidecektir.

Türkiye'de tek partili rejimden çok partili sisteme geçilmesinden sonra birçok hükümet işbasına gelse de, eğitime yüklenen ideolojik misyonun ve eğitim sisteminin üzerinde inşa edildiği kutsal değerlerin, inanç ve düşünce sistemlerinin, kısacası resmi ideolojinin pek değişmediği/değiştirilemediği görülür. Hatta, Kaplan'a göre, 1946-1960 yıllar, eğitim alanında tek parti rejimi sırasında oluşturulan ve yerleştirilen Türk milli eğitim ideolojisinin yeniden üretilmesi ve süreklilik kazanması dönemi olur. 1960 ve 70'li yıllar ise son derece çalkantılı bir dönemdir. II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş, eğitim alanında da etkilerini gösterir. Daha önce resmi ideolojinin eğitim sisteminden tasfiye ettiği din öğretimi, bu dönemde; düzenin korunmasının aracı olarak ciddiye alınmaya başlar. Elbette buradaki din, resmi ideolojinin tanımladığı ve içini doldurduğu bir dindir. Milliyetçiliği pekiştiren alt öğelerden biridir. Belirleyen değil, belirlenendir. Dini ve milli değerleri aktarmak eğitimin ruhu olarak telakki edilirken, dini değerleri belirleyen ise seküler bir "öz Türklük" kurgusudur.

12 Eylül, Kemalizm ve Din Kültürü Eğitimi

Kaplan, 12 Eylül 1980 rejiminin Kemalizmi/Atatürkçülüğü devletin, bütün partilerin ve özel olarak da, milli eğitimin resmi ideolojisi ilan ettiğini belirttikten sonra, "dini dogmaların öğretilmesi" şeklinde gördüğü Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin zorunlu hale getirilmesini, laikliğin içini boşaltmak olarak değerlendirmektedir. Elbette Kaplan'ın bu tespiti, din öğretiminin devlet okullarında yapılmasının laiklik ile ters düşeceğine olan inancından kaynaklanmaktadır. Kaplan'ın atladığı husus ise, bu derslerin amacının resmi ideolojinin yeniden üretilip dağıtılmasında, halkın yaşattığı değerlerden din eğitimi adı altında faydalanmak olduğudur. Bu faydacı anlayışa göre, din laikliğe uygun hale getirilir; seküler bir dünya düzeninde sadece bireysel mutluluğun ve toplumsal huzurun sağlanmasının aracı olur; yoksa Kaplan'ın zannettiği anlamıyla dini, tevhidi ve kitabi anlamıyla öğreten bir yaklaşım kesinlikle söz konusu değildir.

Kaplan, kitabın sonuç kısmında, eğitim sisteminde bugüne değin değişmeyen yönlerin; milliyetçilik ve milliyetçi devletin yüceltilmesi ile maddi başarı ve mutluluk zihniyeti, yani, faydacı araçsallık olduğunu ifade eder. Milli eğitim ideolojisinin formülünde, milliyetçilik ile araçsal zihniyetin değişmez, dinin ise değişken eleman olduğunu öne sürer. Kaplan'a göre, bu egemen ideoloji, otoriter ve totaliterdir; ilköğretim ve ortaöğretimde çocuklara mutlak itaat aşılanmasını ister, yüksek öğrenimde ise gençlerden kendi öngördüğü düşünce ve davranış normlarına tam uyum göstermelerini bekler. Kaplan, bu eğitim ideolojisinin, vatandaşların beşikten mezara kadar itaatkar bir tutum ve davranış içinde yaşamaları için var gücüyle çaba gösterdiğini söyler. Ona göre bu ideolojinin varsayımları şunlardır: Ulus kutsaldır, devlet kutsaldır, devlet başkanı kutsaldır, vatandaş; bu üçlü kutsallık zırhı içinde yaşayacak ve mutlu olacaktır.

Son olarak, Kaplan'ın eğitim sistemi hakkındaki yorumunu, katılmadığımız bir iki husus bulunduğu notunu da düşerek aktaralım: "Türk eğitim sistemi, siyasal ve ideolojik öğrenime yönelik olduğu izlenimini uyandırıyor. Bu durumdan kurtulmak için, Türk eğitim sistemini, insanlığın köklü felsefelerine, uluslar arası kültüre, evrenselliğe, dünya halklarının ortak mirasına açmak gerektiği öne sürülebilir. Sermayenin egemenliğinden, halka karşı sorumsuz ve hep yanılmazlık iddiasındaki yüksek bürokrasinin despotizminden, göksel ve dünyevi kutsal dogmaların zincirinden kurtulmuş; emeğe saygılı; çocuğa, kadına, gence, insana saygılı; anadillere saygılı; düşünce ve vicdan özgürlüğüne saygılı; insana yaşam sevinci veren eşitlikçi, özgürlükçü bir eğitim düzenine acil bir biçimde geçmek gerektiği söylenebilir."

Haksöz-Haber

HABERE YORUM KAT