1. YAZARLAR

  2. ÖMER ÖZKAYA

  3. Türkiye’de İslamcılığın Kökleri
ÖMER ÖZKAYA

ÖMER ÖZKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye’de İslamcılığın Kökleri

A+A-

Yeryüzünde hayat var oldukça hak ile batılın amansız mücadelesi de sürüp gidecektir. Bir kısım insan ve insan toplulukları kendilerine bahşedilen aklı her şeyin üzerinde görerek, aklın önderliğinde bencilleşecek yeryüzü halifeliğini, yeryüzü ilahlığına dönüştürecek; bir kısım insan ya da insan toplulukları da, naklin (vahyin) önderliğinde aklını doğru kullanarak varlık gayesini anlamlandıracak ve yeryüzünde ALLAH’IN halifesi şerefine nail olacaktır.

ALLAH bizleri bu dünyada ve ahrette doğrularla beraber kılsın. Salt aklın ve nefsinin peşine takılıp aldananlardan kılmasın. Vahyin ikliminde olgunlaşıp yeşeren akıl ile dosdoğru yola ulaştırsın. Yaptıkları kıymetli çalışmalarla bizleri aydınlatan insanların ilmini ve gayretlerini artırsın.

Yazarımız kitabında; bütüncül olarak bakıldığında tevhid akidesinin ve Kur’an talebeliğinin, insanoğlunun dünya ve ahret saadetinin vazgeçilmez şartı olduğunu anlaşılır bir dil ile okurlarına sunmuştur. Bunun yanında tevhid akidesine giden yolu, bu çileli yolda karşılaşılan bütün beşeri engelleri de en ince detayına kadar tarihsel süreç içerisinde başarıyla sunarak, temel problemlerimizin sistematiğini de ortaya koymuştur.

Gerçek şudur ki ALLAH insanı ve yaşam alanını yarattıktan sonra, insanla olan münasebetini kesmemiştir. Peygamberleri aracılığıyla dünya ve ahret nizamının yol haritasını hep hatırlatmıştır. Ve bütün peygamberlerin insanlara ulaştırdıkları mesajın ana teması ‘LA İLAHE İLLALLAH’ olmuştur. Peygamberimizin ve Kur’an ın da ana mesajı; insanları Allahın birliğine iletmektir. Yoksa ALLAH’ın varlığına götürmek değildir, o zaten bütün kemal sıfatlarıyla vardır.

Türkiye’de İslamcılığın Kökleri’ ismi kitaba karşı büyük bir cazibe kazandırmaktadır. Doğrusu kitabı gören herkesi bir mıknatıs gibi kendine çekecek ve merak uyandıracaktır. Sadece bu yönüyle bile ilgi görecek ve inşallah birçok kitleye ulaşacaktır. Ve okuyan herkese bir şeyler katacaktır.

Fakat okuyucular ‘Türkiye’de İslamcılığın Kökleri’ kitabında başlığın ötesinde daha da fazlasını bulacaklardır. Kitap konuları ve muhtevası ile oldukça dolgun. Kimileri belki bundan rahatsız olacak, konuyu çok dağıtmış diyecektir ama neticede önemli bir konunun anlaşılabilmesi için arka planına derinlemesine gitmek zaruridir ve yazar bunu bütün yönleri ile gayet iyi ortaya koymuştur.

Ancak hedef kitle konusunda bir sıkıntı olabilir. Hedef kitle Kur’an ve İslam kültürü ile tanışık olan kesim ise hiç problem yok. Kavramak için altyapı vardır. Ama Kur’an ve İslam kültürü ile tanışık olmayan kesim ise kitap muğlak gelebilir.

Kitapta İslam ümmetindeki tevhid akidesinin kırılma noktaları doğru bir tahlil ve güzel bir üslup ile zikredilmiştir. Tahlil yapılırken konu başlıkları oldukça isabetli seçilmiştir. 

Yine yazarımız tarihsel süreç içerisinde yaşanan buhranları ve bu buhranları aşmak için yapılan çalışmaları kronolojik bir düzlemde, önemli aktörlerini de beyan ederek örneklemelerle okuyucuya sunmayı hedeflemiş ve bunu başarı ile gerçekleştirmiştir.

Kitaptaki başlı başına önem arz eden hususlardan biri de; İslam’la şereflenen fakat dili Arapça olmayan birey ve toplumlardır. Esasen bu durum başlı başına bir problemdir. Dili Arapça olan Emevi ve Abbasi devletleri dönemlerinde bu toplumlara Kur’an İslam’ı ve tevhid akidesinin tam olarak öğretildiği söylenebilir mi? Ya da yeterince insanlara ulaşma gayretine girilmiş midir? Yahut bu toplumlara farklı roller mi biçilmiştir? İşte bu durum bizi de yakından ilgilendirmektedir. Ve belki biz bu gün itibari ile problemlerimizin temelini buralarda arayarak‘Ey iman edenler iman ediniz’ ayetine iltica etmeliyiz.

Sultanlar döneminde özünden uzaklaşan tevhidi İslam anlayışı tabi ki bizlere duru haliyle kavratılamamıştır. Saray uleması ve sarayın tanımadığı gibi, iki ulema sınıfının ortaya çıktığı ortamda bundan zaten söz edilemez. Sultanlar döneminde ilmiye sınıfına geniş özgürlükler sunulduğu iddiası da yeterince gerçeği yansıtmamaktadır. Tarihi gerçekler ortadadır. 

Maalesef İslam coğrafyasına hakim olan, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Beylikler dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu dönemleri de Kur’an İslamı ve tevhid inancını topluma kavratmada oldukça yetersiz kalmıştır. İlmiye sınıfı kibir ve azametiyle neredeyse halktan kopuk yaşamıştır. Toplumda havas ve avam sınıflaması bunun göstergesi olmaya yeter. Avam tabakasının eğitimine yeterince çaba sarf edildiği söylenebilir mi? Öyle anlaşılıyor ki bu dönemler İslam’ın mevcut hali ile korunmaya ve müdafa edilmeye çalışıldığı son demler olmuştur. Bu dönemlerde büyük toprak parçaları fethedilmiştir ama asıl fetih, ‘tevhidi fetih’ gerçekleştirilememiştir. Bu nedenle özünü yitiren İslam toplumunun müdafası, korunması ve devamı sağlanamamıştır. Çünkü batılın savunucuları artık çok güçlenmişlerdir ve karşılarında dinamizmden uzak bir İslam dünyası vardır.

İslam’ın doğuşuyla uyanan batılın temsilcileri eksiklerini ve hatalarını tespit ettiler. İhtiyaçları olan her şeyi İslam dünyasından alarak kendi süzgeçlerinden geçirerek beslendiler ve semirdiler. Batı medeniyetini kurdular. Tek amaçları vardı geçmişte cesaret ve bilek gücüyle yok edemedikleri İslam dünyasını yok etmek, ümmeti parçalamak ve Kur’an’dan uzaklaştırmak. 17.ve 18. yy’dan itibaren bütün dünyayı ve İslam coğrafyasını sömürgeleştirmeyi başardılar.

Batı medeniyetinin etkisi altında ezilen Müslüman coğrafya paramparça edilmiş ve her bir parçasında emperyalist batının güdümünde ‘ulus-millet’ esasına dayalı güdümlü devletler kurulmuştur. Bu devletlerin yöneticileri de işbirlikçiler olmuştur. Bu devletlerin her birinde zaman zaman tevhidi sedalar olduysa da dürbünleri buraları kontrol eden batı ve onun işbirlikçileri bu manidar çıkışları durdurmayı başarmıştır. Dünyanın aldatıcılığına kanan insanlar, kendilerine dünya zevklerini sınırsızca ve fütursuzca sunan batı medeniyetinin tutsağı olmuştur.

Her şeye rağmen Türkiye’de de zulüm dönemlerinin arkasından silkelenen insanlar tevhide ilgi duymuşlar ve Kur’an a ilgi göstermişlerdir. Bu ilgi ve uyanışın kaynağı da dış kaynaklı çeviriler ve onların okunmasıdır. 60’ lı yılların ortalarında yapılan önemli çeviriler etkisini 70’li yıllar itibari ile göstermiş bu eserler ışığında yetişen nesiller Kur’an a yönelmeye başlamışlardır. Neticede tevhidi İslam çizgisinin bayraktarları Türkiye’de de yerlerini almışlardır. Ama tevhidi anlayışın yeterli idrak düzeyine ulaşmasında pek çok engeller vardır ve yazar bunları da detayları ile irdelemiş gözler önüne sunmuştur.

Yazar bize bu noktada çarpıcı bir yaklaşımla, tevhidi anlayışın ıslahı ve ihyası ile ilgili güzel bir örnek de sunmuştur. Kuzey Afrika ve Endülüs’te etkili olan, öncülüğünü ibn Tumert’in yaptığı muvahhitler hareketinden bahsetmiştir. Bu müşahhas örnek çok önemlidir. Ve İslam dünyası için muğlak konulardandır. Kuzey Afrika ve Endülüs meseleleri tabir yerinde ise İslam aleminin en karanlık köşelerindendir. Bu konu üzerinde ciddi bir çalışma yapılabilirse ne kadar isabetli olur.

Hulasa olarak Müslüman toplumların hayatında önemli yeri olan Kur’ani kavramların zayıflaması ve bozulması, Müslüman toplumların özünü yetirmesine ve tarihi süreç içerisinde tevhidi kimliklerini yitirmelerine neden olmuştur. Ve İslamı her dönemde kendisine karşı potansiyel bir güç olarak gören egemen yerli ve yabancı güçler, İslami dirilişleri durdurmak için en çok Kur’ani kavramların etkisiz, karmaşık ve çelişkilere açık biçimde var olmasını istemektedirler. İşte bu durum onların zirvede kalmalarını sağlamaktadır. Ve bu nedenle kavramlarla diledikleri gibi oynamaktadırlar.

O halde bize düşen anlamları çarpıtılan, bozulan, tahrif edilen Kur’ani kavramlarımızı aslına döndürmek ve yolumuzu açmaktır. Bunu yapmak için korunmuş bir kitap ve sahih sünnet kaynakları elimizde mevcuttur. İslam dini yeryüzünü ifsat ederek bozgunculuk yapanlara karşı, yeryüzünü ıslah ve imar etmek için ALLAH katından gönderilmiş tertemiz bir nizamdır. Müşkül olan her şeyi tamir refleksine sahiptir.

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum