'Türkiye Türklerindir!' yalanından, 'Bu topraklar müslümanlarındır!' ger

19.05.2009 10:26

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Allah’ın bize verdiği tek isimden,

İslam Milleti isminden

 türk, kürd, arab, fars, peştun vs. diye,

yüzlerce millet icad ettik..

Halbuki, bizler tevhîd gülistanı’nda,

çeşitli renklerde açan güller ve aynı şarkıyı

çeşitli dillerde şakıyan bülbüller olmalıydık..’

-Muhammed İqbal-

 

’Türkiye’nin en büyük mes’elesi, kürd mes’elesidir..’ diyor, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.. Ve, ’bu mes’elenin halli için tarihî bir fırsat yakalandığı’ndan sözediyor.. Bu fırsatın çerçevesi ve mahiyeti henüz bilinmese bile, önemli bir işaret fişeği, bu..

Her ne kadar ülkenin yönetiminde sayılan kanunî güç unsurları (kanun yapma, icra ve yargı güçleri) sıralamasında pek anılmayan ve Hükûmet’e bağlı olan /olması gereken Silahlı Kuvvetler’in  kanunî açıdan görüş açıklaması anormal, şaşırtıcı ve hattâ komik ise de; bu ülkenin geçmişindeki yeniçerilik zihniyetinin tarihî mahiyeti ve geliştirdiği teamüller açısından, Gen. Kur. Başkanı Org. Başbuğ da 14 Nisan 09 günü, İstanbul’da Harb Akademeleri’nde yaptığı konuşmada Gül’ün bu konuşmasını yapmasına zemin hazırlayabilecek tipteki ilginç sözler sarfederek, kamuoyunu günlerce meşgul etmişti.

Çünkü, ’Türk değil, Türkiyeli…’ veya ‘türk halkı değil, Türkiye halkı...’, ‘... buradaki halk, burada yaşayan halkın bütününü içeriyor.. Türkiye lafını çekin, oraya türk koyun, bu etnik bir tanım olur...’ diyebilecek kadar bir nutuk çekmek gereğini duymuştu..

Her ne kadar, ‘sözlerim yanlış anlaşıldı..’  diye iki gün sonra çark ettiyse de..

Halbuki, bizzat bu Gen. Kur Başkanı’nın selefi  bile, ‘Türkiye isminin içinde türk kelimesi zâten var diye, türk kelimesinden asla vazgeçilemez..’ demişti, daha birkaç yıl önce..

*

Konu, bugünlerde yeniden ve daha bir hararetli şekilde gündeme geldi..

Bunda, DTP m.vekillerinin, gerilim siyasetinden  mahallî seçimlerde iyi netice aldıklarını düşünerek, bu gerilimi sürdürme planları da etkili olsa gerek.. Nitekim, bazı DTP m. vekillerinin, m.vekili olmadan önceki bazı söz ve davranışlarının soruşturulması için, Savcılık tarafından kendilerine -kanun gereği- yapılan çağrıya asla riayet etmiyeceklerini söyleyerek, -1995’lerde olduğu üzere- ‘Gelsinler, bizleri alıp, sürükleyerek götürsünler..’  demekte ve böylece, bazı çevre veya yörelerde bir sosyal gerilimi tırmandırabileceklerini düşünmektedirler.

Laik/ türkçü/kemalist rejimin bir takım sıkıntılarla karşı karşıya gelmesini önlemek gibi bir kayguyla düşünmüyorum.. Ama, biliyorum ki, bu gerilimlerın tırmanışının bedelini asıl ödeyecek olan, bu ülkenin her etnik kesimden müslüman halkı olacaktır..

Ve daha da acı olan şu ki, bu gibi gerilimler tırmandıkça, hemen her etnik kesimden müslüman insanlar bile, kendilerini bu tartışmanın şu veya bu tarafında görüyor ve İslamî hassasiyetlerini unutup, en kavmiyetçi söylemleri, kendilerini mensub bildikleri etnik kökenin üstünlüğü, haklılığı ve üstünlüğü veya diğerinin aşağılığı ve alçaklığı veya haksızlığı adına ve hiç farkında olmaksızın, nice haksızlıklara âlet olmaktadırlar..

Halbuki, Resul-i Ekrem (S)’den gelen bir hadis rivayetinde, ‘Bir gün olur da, ‘Yetişin Ey Yemenliler, ey Kâhtanoğlulları..’ diye bir (kabile, kavim veya hemşehrilikle veya sosyal kesimle ilgili bir)  tarafiyet anlayışı içinde insanlar birbirlerini kendi taifelerine göre nisbet ederek çağırırlarsa, işte onun çok büyük bir facia olacağı’  bildirilmiştir..

Bugün neredeyse o noktaya doğru sürükleniyoruz ve nice müslüman kimlikleri bilinen niceleri, kendi mensub oldukları etnik kesimin aleyhine olabilecek bir takım düzenleme veya gelişmeler karşısında, diğer kavme mensub olanlara, ‘artık kardeşlik söylemleriyle yaklaşamadıklarını, kardeşlik laflarına itibar etmediklerini’ ve karşı taraf için en zâlim sindirme metodlarını sahnelenmek gerektiğini söyleyebilmekteler.. Bu hususta hiç bir taraf diğerinden daha temiz durumda değil.. Ama, en azından, kendi kavimlerinin isimleri adına, ülkenin başka halklarına zulmeden bir rejiminin yanında yer alanlar muhakkak ki, daha bir suçlanmak durumundadırlar..

*

Müslüman halk, direnişine herhangi bir kavmin adını vermekten dikkatle kaçınıyordu..

 

Unutmayalım, henüz 1920’lerde, Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden emperyalist güç odaklarının eliyle yağmalanışı sırasında,  ’Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’ kurulurken;  müslüman halk kesimleri, elbirliğiyle  son coğrafya parçalarını olsun koruyabilmek için teşkilatlanıp bir ölüm-kalım mücadelesine hatzırlanırken; türk, kürd, arab, fars, laz, arnavud, boşnak, tatar, çerkez,  gürcü vs. gibi hiçbir kavmin adı kullanılmıyor ve hedefin, daha ilk maddesinde, ’Ahali-i İslam’a yapılan mezalime son vermek..’ olduğu belirtiliyordu; herhangi bir kavmin korunması değil..

O zamana kadar, Avrupalılar ‘Türkiye’ veya ‘türk’ gibi isimleri kullansalar bile, -Jön Türkler ve İttihad ve Terakkî’ye gelinceye kadar- Osmanlı resmî söylem ve yazışmalarında, asırlarca, hiç bir dönemde, Türkiye ismi kullanılmamıştı.. Çünkü, bu coğrafya, burada yaşayan müslümanların ortak vatanı idi, sadece türk kavminden olanların değil..

Ve Ankara’da teşkil olunan ’Millet Meclisi’nin adı resmî metinlere (büyük türkçülerden) Dr. Rızâ Nûr  tarafından ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’ diye yazılıyor ve o kişi, bunu kimsenin itirazıyla karşılaşmaksızın bir ‘oldu-bitti’yle yazdığını gururla ifade ediyordu.. O felaket ortasında, herhalde kimse, böyle konularla meşgul olmak gibi bir lükslerinin olmadığını düşünüyorlardı; ama, birileri, işte böyle bir hassas anda konuyu ‘oldu-bitti’ye getirmek kurnazlığındaydı..

Müslüman halk, canla-başla, kanıyla-canıyla, varoyla-yoğuyla bir Anadolu ve Rumeli’ndeki son toprak parçalarını kurtarmaya çalışırken, ‘ideolojik savaş ajanları’, ülkenin ve müslüman halkımızın geleceğini zehirlemek için, başka entrikalar peşindeydiler.. 

Lozan Andlaşması’ öncesinde, başta ingilizler olmak üzere, emperyalist güçler, arab ve Balkan müslümanlarını etnik veya coğrafî gerekçelerle ana gövdeden kopardıkları gibi, kürd halkını da koparmak istiyorlardı.. Lozan’da, Kürd Beyleri, kendilerine altın tepsi sunulan bir ‘Kürdistan devleti’ni reddettiler, ‘Biz ayrılmak istemiyoruz..’ dediler.. Nitekim, İsmet Paşa, ‘hatırât’ında, ‘kürdler, Lozan’da çok namuskârâne hareket etmişlerdir..’  diye şahidlik edecekti..

Ancak, müslüman halkın türk kesimi adına yeni bir rejimi kuranlar, ‘ulus-devlet’in şefleri ne kadar ‘namuskârâne’ hareket etmişlerdir veya etmişler midir?

1921’lerde, artık arablar iyice koptuğuna göre, en büyük iki kitle olan türk ve kürd kitlelerinin ismi açıkça zikredilerek, gelecekteki devletin, ‘türk-kürd ortak yönetimi’ olacağı veya ‘kürd bölgelerine muhtariyet/ otonomi/ özerkelik’  verileceğine dair, M. Kemal tarafından dile getirilen ve Meclis tutanaklarında da açıkça görülebilecek şekildeki nutuklar ve 1925’e gelinceye  kadar, ‘türk ve kürd halkının birlikte kazandığı’ diye kutsanan zaferler, sonra birden sadece tek bir kavmin adının kutsanması üzerine bina edilivermişti!.

Ve 1930’larda, M. Kemal’in icâd ettiği, ‘Ne mutlu türküm diyene..’ sözünü de kimse tartışamadı.. Çünkü, Şef’e karşı ve aykırı söz söyleyen, malûm usûllerle, -hedef için herşey ve her vasıta mübahtır anlayışıyla hareket eden Ergenekon entrikası usûlleriyle- ya yola getiriliyor, ya sosyo-politik sahneden ve hattâ hayattan bile safdışı ediliyordu..

İcad olunan ‘yüce türk kavmi’,  İslam’ın milletin hayatından kazınması projesinde, kitlelere, ‘laiklik+ türkçülük’ temeli üzerinde yükseltilen kemalist ideoloji paradigmasıyla, yeni bir inanç sistemi olarak resmî himayeyle şırınga ediliyordu.. M. Kemal, matbuatta kendisini ‘türklük peygamberi’ diye ululayanlara bile karşı çıkmıyor ve moden ülkelerde emsaline rastlanmıyan bir ilkellikle, kendi heykellerini bizzat kendi diktirip, onun önünde kitlelere selâm durmayı öğretiyordu..

‘Türk’e durmak yaraşmaz, türk önde, türk ileri.. Bir türk dünyaya bedeldir.. Varlığım türk varlığına armağan olsun..’ gibi korkunç ırkçı laflarla yüceltilen, Anadolu’nun gariban, yoksul ve maddî açıdan ayrı olarak, artık manevî açıdan da tamtakır hale getirilmiş türk halkı değil; Ankara rejiminin etrafında oluşturulan ve İslam’dan soyutlaştırılmış, ona karşı laikliği, bir din gibi algılayarak, amansız bir savaşa tutuşan kesimlerdi.. Yani, moda deyimle, ‘beyaz türkler..’

Ama, bütün bunlar ‘türk halkı’ adına yapılıyor ve laiklik + türkçülük ideolojisi, ’millî’ denilen bir acaib eğitim sistemiyle yeni nesillerin beyinlerine boca ediliyor ve nesiller, kendi ecdadının değerlerine karşı savaş açacak kadar ’mankurt’laştırılıyor ve türk kavminden olmayanları ise, tabiatiyle aşağı görüyorlardı..

Halbuki, insan, kendi elinde olmayan, bir etnik bağlılıktan dolayı niye mutlu olsun ve ötekiler niye mutsuz olsun? Kim, kendi ana-basanı, ırkını, cinsini, rengini, doğum veya ölüm yer ve zamanını bilerek dünyaya geliyor ki?  İnsan, elinde olmayan biolojik gelişiminden dolayı değil de, toplumuna veya insanlığa sunduğu hizmetlerle gurur duyabilir..

Ama,  İsmet Paşa ve yeni rejimin yardakçıları olan Adliye Vekili Mahmud Esad (Bozkurt) ve Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtib-i Umûmîsi (CHP Genel Sekreteri) Receb (Peker) Bey, 1930’ların başında, ‘Bu ülkede türk olmayanların rolü, sadece türklere hizmetçi olmaktır..’ diye, en faşist, ırkçı lafları ve hattâ, (henüz iqbal ve iktidar günlerini yaşıyan) Hitler ve Mussolini’nin, ‘faşizmin prensiplerini kemalizmden ilham alarak tedvin ettiklerini’ söylemiyorlar mıydı?

Keza, vatanın kaybedilen eski şehirlerinde, Bağdad’da, Şam’da, Haleb’de, Kahire’de doğdukları için, nice seçkin insanlar bile dışlanmıyor muydu? (Ahmed Hâşim’in arab diye,  Süleyman Nazif’in kürd diye dışlanıp aşağılanış utancını düşündük mü hiç?)

*

İslam’a karşı entrikalarda kullanılması için, türk kavminin yaldızlanması gerekiyordu..

 

Daha da önemlisi, kurulan yeni rejim, türk kavminin mi rejimiydi?

Hayır!..

Sadece, en büyük etnik kesim olarak kabul edilen ve en büyük ortak dil grubu sayılan türkçe dolayısiyle, türkler adına bir rejim kuruldu.. Ve sonra, ‘üniter devlet’ denildi, ‘ulus-devlet’ denildi adına..  Ve arkasından, ‘Elhamdulillah müslümanım..’ ibaresi terkedildi; ‘Ne mutlu türküm diyene..’ lafı ile bir kavim adına yücelikler icad edildi ve Müslüman halkımızın yüzlerce-binlerce yıldır yabancısı olduğu bu söz, dağlara-taşlara yazıldı..

Ve bu söz, tabiatiyle, türk kavminden olmayanların aşağılanması gibi bir mantıkî neticeyi beraberinde getirecekti, elbette..

Halkın dil ve etnik kökenine göre yaşadığı bölgelerin isimlendirilmesi, devlet veya rejim ismi olmaksızın, belki yine de kabul edilebilirdi.. Arabistan, Kürdistan, Lazistan, Arnavutluk, Türkistan, Peştunistan vs.  gibi.. Ama, üstelik de yığınla kavimlerin kolleksiyonu olan bir coğrafyaya tek bir kavmin adı verilince, bu hem gerçekçi olmayacak ve hem de yığınla gizli veya açık cerahat noktaları oluşacaktı..

Hakezâ,  bu müslüman topraklarına sadece bir kavmin adını, ‘Türkiye’ adını verdiniz mi, bu, türk kavminden olmayanların dışlanması demekti.. Kaldı ki, türk kavminden olanların bile ne olduğunu, mahiyetini kavramadıkları bu laf, onların aldatılması için kullanıldı ve onların kalblerine atış yapıldı.. İslam Milleti’nin bütün temel inanç değerleri, aslî değerleri, türk kavmi adına, ‘ulus-devlet’ adına, en ‘ateist-laik’ tuzaklarla, en diktatörce usûllerle vuruldu..  Milyonlarca insan, bırakınız başka şeyleri; hattâ, ‘Allah ve Muhammed’ isimlerini bile, aslî yazılış şekliyle okuyamaz oldular..

Bununla bile yetinilmedi; ’Türkiye türklerindir..’  lafı geliştirildi..

Eğer bu ülkede, türk etnisitesinden başka kavimler de varsa  -ki, vardır- o zaman, bu ülkedeki öteki etnik kökenlere sahib olanların kürdlerin, zazaların, lazların, çerkezlerin, arnavudların, boşnakların, gürcülerin, arabların, azerilerin, farsların, tatarların vs.nin vatanı neresidir?

Kezâ,  bu ülkede müslümanların, bu büyük ekseriyetin sosyal düzeni içinde yaşamayı kabullenmiş ve asırlarca genel itibariyle problemsiz olarak yaşamış olan gayrimuslimlerin vatanı neresidir?

Onlar bu ülkede sığıntı mıdırlar?

Ve ‘vatan, müslüman nazarında, inancının hayata hâkim olduğu toprak’ olduğuna göre, Türkiye ismi, sadece türk denilen etnisitenin inançlarının hayata hâkim olduğu bir yer olarak gösterilebilir mi?

Bu hâlâ da düşünülmemekte, 80 yıldır egemen olan güçlerce ve inadına, ‘Türkiye türklerindir..’  lafına vurgu yapılmakta..

Bu laf, çok matah bir şeymiş gibi, ülkenin bir yüksek tirajlı bir gazetesi başta olmak üzere, nice yerlerde hergün tekrarlanıp durmakta.. İşin daha da garibi, ‘türk kavmi’nden olan kitleler de, kendi adlarına yapılan bu entrikaları 80 küsur yıldır etkisizleştiremiyorlar.. 

Ama, asıl mes’ele, bu toprakların aslî sahibi olan müslüman kitlelerin inancını yansıtacak şekilde, ya da hiç değilse, nötr bir coğrafî isim olarak yeniden isimlendirilmesinden geçmektedir..

Sözgelimi, İran’da Şahlık rejimi 30 yıl önce devrildiğinde, ülkenin adı, yine İran idi.. Hâkim olan bir hanedan idi, ve o hanedan yokolunca, devrilince, İran ismi de kalkmadı.. İran coğrafyasında da, yığınla kavimler yaşıyordu; tıpkı Anadolu (Anatolia) gibi.. Ve

Ve eğer İslam Cumhûriyeti nizamı, ülkenin adını herhangi herhangi bir kavmin adıyla, mesela en büyük etnik kesim olan fars kavmine ve en büyük ortak dil olan farsçaya göre, ‘Fars İslam Cumhuriyeti’ diye isimlendirseydi, Kürdistan eyaletindeki milyonlarca kürd, Azerbaycan eyaletindeki milyonlarca azerî, Hazar Denizi kıyısında Gilan ve Mazenderan eyaletlerindeki milyonlarca gilek, Loristan eyaletindeki milyonlarca lor, Belucistan eyaletindeki milyonlarca beluc, Türkmen Sahrasındaki milyonlarca türkmen, İran Körfezi sahillerindeki ve güneydeki Bûşehr, Ahvaz- Abadan- Hurremşehir yöresindeki milyonlarca arab, bu isimlendirmeyi kendileri için dışlayıcı ve yoksayıcı, aşağılayıcı görüp, kendilerini bu nizamdan kalben ve zihnen fikren kopuk ve uzak bilmezler miydi? Halbuki, bugün, fars kavminin adı, sadece Güney İran’daki bir eyaletin adından ibarettir: Fars eyaleti.. 

Ve İİC sistemindeki en yüksek makamda bulunan İslam İnqılabı Rehberi Âyetullah Seyyid Ali Khameneî, geçtiğimiz hafta, İran’ın Kürdistan eyaletine bir gezi yaptı ve yüzbinler onu coşkun şekilde ve tekbir sadalarıyla karşıladılar..  Bu eyaletin halkı büyük ekseriyetiyle kürd kavminden ehl-i sünnet mezhebinden olduğundan, eyalet radyo televizyonundan ezanların sünnî fıkhına göre okunmasını istediler Khameneî’den ve o da, bu konuda gereken izni verdi..

Irak Kürdistanı’nda da, bizzat Barzanî ve hattâ Talebanî bile, eski ayrılık türkülerini söylemek yerine, kavmiyetçi aşırılıklardan kaçınılması ve kürd halkının da toplumun eşit bir kurucu üyesi olarak kabul edilmesi halinde, ayrılık fikirlerinin tutunamıyacağının idraki içinde, daha uzak görüşlü ve tutarlı çabalara yönelmiş bulunuyorlar ve müslüman kürd halkı, her iki ülkede de inançlarına resmen saygı gösterilmesi ve itibar edilmesinin, irtica kaynağı veya düşman sayılmamasının huzuru içindeler..

Bu konuda, Anadolu’nun bütün müslüman halkları gibi, kürd müslümanlarının da yarınların büyük İslamî ideallerini gerçekleştirmek için uzun âdeli ve uzak görüşlü planlara yönlendirilmesi, hepimizin şuûrlu ve sorumlu hareket etmesiyle mümkün olabilir..

Korunacak olan müslüman halklarımız ve müslümanların coğrafyaları mısıdır, yoksa, müslümanlara bir deli gömleği gibi zorla giydirilen laik/ ateist ideolojiler ve buna göre sahnelenmiş sistemler mi?    

Örnekleri illâ da Batı’dan almak şart değil.. Müslüman toplumlar, birbirlerine asırlarca, selam ve İslam’la, Kur’an’la bağlandılar.. Kaldı ki, Batı’da dahi, etnik kökenlere göre oluşturulmuş 1648- West-Falia andlaşmasından  kalma ‘ulus-devlet’ler bile, Avrupa Birliği gibi büyük oluşumlar içinde, şimdilik bir konfederasyon halinde ve amma, ilerde bir federasyon halinde entegrasyonu kaçınılmaz bulurken, bizim hâlâ, 1920-30’lu yılların  dar anlayışı içinde, ‘ulus-devlet’ diye tutturmamız,  kendi inanç sistemimize hıyanet ve bühtan olduğu gibi, 70 küsur milyon insanın yaşadığı Anadolu coğrafyasının halkımızın ve ülkenin bütünlüğünü bile tehlikeye sokmaktadır..

*

Kolaya değil, zor ama, özü itibariyle doğru olan bir yolculuğa tâlib olmak..

 

Her türlü kavmî veya bölgeci veya mezhebçi yaklaşımı reddeden ve uzan vâdede, aynı inancı taşıyan bütün insanların bir konfederasyon çatışı altında birleşmelerini öngörecek bir niyetle hareket etmeye var mıyız?

Günü kurtarmaya değil, yarınları kurmaya ayarlanmalı, müslüman halklar..

Siz, asırlarca hiç birlikte olamadığınız Azerbaycan’la diplomatik yakınlığı sadece kavmî/ ırkî temellere dayandırmaya veya 80 yıldır ilgilenmediğiniz Irak türkmenlerinin ırkî hassasiyetlerini tahrik ile, Irak Buhranı’na müdahil olmaya kalkışırsanız; bazı şeytanî odakların da, sizin içinizdeki başka etnik kökenleri tahrik etmesini peşinen  kabul etmeniz gerekir..

Esasen, emperyalizmin hedefi  ve yapmaya çalıştığı da, bu!..

Müslüman halklar bir araya gelmesinler, birbirlerine düşmanlıkları daha bir artsın, amansız düşman olsunlar, birbirlerini boğazlasınlar.. Ve sonra da, müslümanları, ‘ilkel ve kendi kendilerini idareye bile kabiliyetleri olmayan, dinleri de ilkel olan bir topluluk olarak göstermek’  emelleri ve planları daha güçlü bir şekilde gündeme getirilsin..

*

Ve bugün, 1925’lerden bu yana ilk kez, bu konulara, devletin yönetim üst kademelerinde, en ılımlı bir anlayışla yaklaşma eğilimi kendisini yeni yeni hissettiriyor..

Ve düşünülmesi gereken konu, ülke ve rejim adının müslüman toplumumuzun ideallerine uygun olup olmadığını bir daha düşünmek zorundayız.. Ve bu hususta, başkalarının yanlışları bize örnek olmamalıdır..

‘Türkçü laik’lerin İslam’a ve müslüman halkımıza kurdukları tuzağın benzerini, ‘kürdçü-laik’ler de düşünmektedirler. Nitekim, daha geçen hafta, PKK’nın dağ kadrosunun lideri sayılan M. Karayılan, ‘Biz PKK olarak buralardan safdışı olursak, Güneydoğu, yeni bir İran’a dönüşür..’ derken, bütün bölge laiklerine ve onların ipini oynatan emperyalistlere de gereken tehlike alarmını vermiş oluyor ve kendileri için çıkar yolu gösteriyordu.. 

Bu hususta, müslüman halkların da kardeşliğini laftan öteye, adâlete dayalı pratik bir birliktelik çerçevesinde gerçekleştirmeye ve hattâ, müslüman coğrafyalarında asırlardır yaşamış olan gayrimuslimleri de, bu toprakların zenginliği olarak elde tutmaya mecburuz..  

Bunun için de, önce inanç ve mantık temellerimize dayalı bir ideal çerçeve oluşturmamız gerekiyor..

 

(NOT: Bir takım muhtemel yanlış anlamaları önlemek için,  bu satırların sahibinin kürd kavminden olmadığını bir daha belirtmeliyim..)  

 

  • Yorumlar 23
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim