1. YAZARLAR

  2. Muhsin Kızılkaya

  3. ‘Türkiye Türklerindir’ ve Özkök iyi bir ‘kavramsal köşeci’dir!
Muhsin Kızılkaya

Muhsin Kızılkaya

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Türkiye Türklerindir’ ve Özkök iyi bir ‘kavramsal köşeci’dir!

A+A-

Eski adı Bab-ı Ali, yeni adı her neyse, işte orada; asıl mesleği gazetecilik olmayıp da, üniversitede verdiği sosyoloji benzeri derslerden sonra, önce televizyon ekranlarına çıkan, oradan da yazılı basına köşe yazarı olarak ‘sirayet eden’ bazı ‘kanaat önderleri’ (sahi ne demek kanaat önderi, biri bir kanaat bildiriyor ve biz de onun kanaatinin peşine mi takılıyoruz?) önce bazı ‘fikirler’ ortaya atıyor; o fikirler o akşam televizyonlarda tartışılıyor, ertesi gün kanaat önderi olmayan sıradan köşe yazarları tarafından mevzu bahis yapılıyor, en sonunda da dünya durdukça “Türkiye Türklerindir” şiarına bağlı kalmaya kasem etmiş Hürriyet gazetesinin sabık Genel

Yayın Yönetmeni -ki şu anda biz sıradan ölümlüler katına inmiş durumda- Ertuğrul Özkök’ün köşesinde kıvamına getirilip biz bilgiye susamış, nereye gideceğine karar verememiş sersem koyunlara benzeyen yurttaşların kullanımına sunuluyor. İşte o sırada her kafadan bir ses

çıkıyor; o kavramı ilk bulanın kim olduğu uzun uzun tartışılıyor, sonra o kavram, memleketin hangi yarası varsa işte o yaraya merhem yapılıp sürülüyor; böylece ülkenin döşü, kası, beli, boynu, orası burası iyice gevşiyor, ülke derin bir oh çekip iyice rahatlıyor.

Vaktiyle ortaya atılın ‘yükselen değerler’, ‘beyaz Türk’, ‘derin devlet’, ‘mahalle baskısı’, ‘Malezya modeli’ gibi kavram somut örneklerdir ve bu kavramların her birisinin üzerine ciltler dolusu yazı yazılmış, her biri bir dönem, sıcak bir yaz günü bir bardak limonata gibi içimizi ferahlatmış, şehvetli tartışmalara neden olmuştur. Bu kavramların mucitleri unutulup “anonimleşince” de Ertuğrul Özkök tekrar devreye giriyor, o kavramı ilk bulanın kim olduğunu büyük bir araştırmacı gazetecilik örneğini sergileyerek buluyor, bize tekrar nostaljik bir hikaye okuma fırsatı verdiği için de kendisine müteşekkir olmamız gerektiğini satır aralarında hissettiriyor. (Buna göre “yükselen değerleri” Nilüfer Göle, “derin devleti” Mehmet Ağar, “beyaz Türkü” Serdar Turgut, “mahalle baskısını” da Şerif Mardin bulmuştur. Ve her birisinin hikayesi üstadın kaleminden yeni bir yazıya mevzu olmuştur.) Gerçekten de “Türkiye Türklerindir” ve Ertuğrul Özkök kaybettiğimiz her şeyi bize tekrar bulduran iyi bir kavramsal köşecidir.

Maksat su bulandırmak

İşte bu günlerde tekrar böyle bir yeni kavramla karşı karşıyayız ve Özkök, gazete yapmakla uğraşmadığı için boş kalan vaktini daha çok araştırmacı gazeteciliğe ayırabildiğinden- hayatımıza yeni girmiş bulunan “sivil diktatörlük” kavramını bulanın “Karadeniz’in hırçın kızı” bir başka sosyolog olduğunu hatırlatarak, bizi yeni bir tartışmanın göbek taşına yatırıp buram buram terletiyor.

Şimdi hep beraber şu münakaşayı yapıyoruz işte: “Askeri diktatörlük kötü de, sivil diktatörlük iyi mi?”

Yani bir tür Mahmut Tuncer’in meşhur türküde sorduğu “rakı içenler öldü de, su için ölmedi mi” sorusunun bir başka biçimde tezahürü... Maksat su biraz daha bulansın! Kürt sorunu, Ergenekon operasyonu, demokratik açılım, Alevi sorunu, Kıbrıs sorunu, yeni bir anayasa, Ermeni sorunu; yani sorun olan her şey bir tarafa, sorun olmayan bir şeyi sorun yapıp bütün tartışmanın yönünü bu soruna çevirmek ve böylece memleketin asıl sorunlarını unutturup, sittin sene sorun olarak kalmalarını sağlayıp rahatlıkla “Türkiye Türklerindir” diyebilmek... (Vallahi ben Kürt’üm, Türkiye’nin her yeri, en az bir Türk kadar benimdir de.) Modern sosyolojinin babalarından Durkheim’ın kemikleri sızlıyor şimdi; bu ilmi kimlere emanet ettin ey yüce alim! (Sözüm zinhar Nilüfer Göle ile Şerif Mardin’e değil, haddim de değil zaten!)

Toplum topyekun artık askeri diktatörlük istemediğini Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçerek, AK Parti’nin oy oranının kendisinin de tahmin etmediği bir düzeye çıkararak, Kürt sorununun çözümüne karşı ölümüne direnişe geçmeyerek gösterdi ya... AK Parti de kangren olmuş bazı temel sorunları, gerçekten sorun olarak algılayıp çözme iradesini gösterme emarelerini gösterdi ya, buna karşı yeni bir Çin Seddi inşa etmenin tam zamanı... Bu yapılamıyorsa o halde ‘kıyas’ yoluna başvurmak. Kıyas, cahilce bir sözcüktür ve sadece ama sadece cahillerin sözlüğünde yer almalı... Hayata başka bir pencereden bakmayı becerebilmiş bütün toplumlar ve bireyler bu kavramı çoktan uzaklaştırdılar hayatlarından ve kendilerine çeki düzen verdiler. Yoksa bu mantıkla gidersek, Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir’in sinkaflı konuşmasıyla, bir MHP’li milletvekilinin DTP’lilere “köpekler” demesini birbirine kıyaslar, birisinin yanında yer alır, böylece ikisinin de söylediklerini haklı çıkarmış oluruz. Askeri diktatörlüğe karşı çıkanlara, ‘sivil diktatörlüğü’ hatırlatmak da böyle bir kıyastır işte...

Proleterya diktatörlüğü

Vaktiyle biz sosyalistlerin sözlüğünde “proletarya diktatörlüğü” diye bir kavram vardı. Su katılmadık kuru Marksist-Leninistler “proletarya diktatörlüğü” hayalini kurarken, biraz daha su katılmış, daha doğrusu Marksizm’i sulandırıp içine bolca Kemalizm sosu eklemiş olan bazı ‘nasyonal sosyalistler’ harbi bir askeri diktatörlük peşindeydiler. Biz sosyalist bir iktidar hayalini kurarken, onlar neredeyse 9 Mart’ta hayallerini gerçekleştirmek üzereydiler.

12 Mart’ta askeri diktatörlük geldi ama gelen diktatörlük, onların istediği diktatörlük değildi. Gelenler, gelmeyi beceremeyenleri Ziverbey Köşkü’nde falakaya yatırdılar, böylece literatürümüze “akrostiş edebiyatı” diye bir kavram daha girmiş oldu, “askeri diktatörlüğün” tek faydası da bu oldu zaten, edebiyata yaradı.

“Proletarya diktatörlüğünü” tartışırken, Marksizmi yutmuş yalamış bazı teorisyen ağabeylerimiz, “bu düzen işçi sınıf için demokrasi, burjuvazi için diktatörlüktür” diyerek bize açıklıyorlardı her şeyi ve biz de Türkiye’ye sosyalizmi getirdiğimizde, o ana kadar demokrasinin hiçbir nimetinden yararlanmamış olan işçilere demokrasi verecek, demokrasinin bütün nimetlerinden yararlanmış olan Türk burjuvazisini de, “yeter len bu kadar ziftlendiğin” diyerek proletarya diktatörlüğü altında inim inim inletecektik. Hayat da böyle değil miydi zaten, vaktiyle Süleyman Demirel’in veciz bir şekilde belirttiği gibi; “men dakka dukkka!” (Sahi, bu arada biz ne iş yapacaktık? Bu soru hiç aklıma gelmedi. Ama çok sonra öğendim. Rusya’da bizim gibi düşünenler, iktidarı ne proleterlere ne de askerlere verdi, pille çalışan kalplerinin pillerinin şarjı bitinceye kadar orada oturdular.)

Şimdi durup düşünüyorum da, “askeri diktatörlük” yoluyla iktidara gelmeye çalışan, aramızda “politik dostluk, ideolojik mücadele” sürdürdüğümüz “nasyonal sosyalistler” askeri darbe yoluyla iktidara geldiklerinde yerlerini hemen, “buyurun proleter kardeşim, benim üniformam şu koltuğa layık değil, orası senin işçi tulumuna daha çok yakışır” diyerek bırakacaklar mıydı, yoksa kapılarına orak çekiçle, kazma kürekle dayanmış olan işçilerin tümünü kodese tıkıp sabah sporunda “yaylalar” türküsünü mü söyleteceklerdi? Doğrusu bu kadar derin, ideolojik tartışmalara o vakitler benim çocuk aklım çok fazla ermiyordu ve her şeyi bilen teorisyen ağabeylerim de ne yazık ki beni bu konuda yeterince aydınlatmıyordu. Bütün bu soruları şimdi, askeri darbelere karşı çıkanlara, “ama siz de Başbakan Erdoğan’ın kurmaya çalıştığı sivil diktatörlüğü görmüyorsunuz” diyen sosyolojinin bağrından kopmuş olan bazı köşe yazarlarının yazdıklarını okuyunca düşünüyorum.

Kafam hepten karışıyor, böylece yazıda da zaman zaman “eksen kayması” oluyor ve her defasında yazıyı tekrar toparlamak için sosyolojiden gelme bir köşe yazarı aydının “sivil diktatörlük” kavramının içini doldurmak için gösterdiği çabanın küçük bir kısmını göstererek, o büyük mütefekkirin ne kadar meşakkatli bir iş yaptığını görüp küçük dilimi yutar gibi oluyorum.

Kafa dengi sosyologlar

Sanırsın ki bu arkadaşların bütün hayatı faşist diktatörlüklerle mücadele içinde geçmiş, askeri diktatörlük zamanlarında tankların önüne dikilmiş, zor zamanlarda askerlerin kafalarına göre birtakım bilgiler ekledikleri sanık ifadelerini haber diye yayınlayıp masum insanları faşist kurşunlara hedef yapmamış, Kürtçe şarkı söylemek istediğini söyleyen bu memleketin en büyük bestekarlarından Ahmet Kaya’yı “vay şerefsiz” manşetiyle sürgüne gönderip kalbinin durmasına sebep olmamış gibi...

‘Sivil diktatörlüğe’ doğru gidiyormuşuz... Başbakan Erdoğan Putin’leşiyormuş. Bir gazetenin tepesinde yirmi küsur yıl bilfiil kalmış olan bir sosyolog, başka bir sosyologdan aldığı ilhamla toplumun hızla sivil diktatörlüğe doğru gittiği uyarısını yapıyor. Bize acıyor! Erdoğan’ın kuracağı sivil diktatörlükle; temel hak ve özgürlüklerimiz kısıtlanacak, hayatımız zindana dönecek, bir yerimize cop sokacaklar, Kürtlerin dilini yasaklayacaklar, kimliklerini inkar edecekler, insanları sokak ortasında enselerine tek kurşun sıkarak öldürecekler, köylülere bok yedirecekler, yer isimlerini değiştirecekler, savaşa üç yüz milyar dolar daha harcayacaklar, Diyarbakır Cezaevi gibi işkence evlerini inşa edecekler, on bin faili meçhul cinayet daha işleyecekler, üç bin beş yüz köy daha boşaltacaklar, üniversitede başörtüsü yasağını Anayasa emri haline getirecekler, gökdelenlere girip işadamı vurduracaklar, gözaltına gazeteci alıp karakolda öldürecekler, gazete havaya uçuracaklar, parti kapatacaklar, irtica tehlikesi bahanesiyle sokaklarda tank yürütecekler, mahkeme basıp aydınları tehdit edecekler, ünlü gazetecilere, yazarlara suikast düzenleyecekler, sinemaya sansür getirecekler, Cem Evlerini kapatacaklar, Kıbrıs sorununu kangrene çevirecekler, Ermenilerle anlaşmamızı engelleyecekler, komşularımızla kavgaya tutuşacaklar, Avrupa Birliği yolunu tıkayacaklar, yeni bir özgürlükçü Anayasa yapmamıza engel olacaklar.

Sadece bunlar bile başlı başına bir toplumun felakete gitmesine yeter. Onun için hepimizi sivil diktatörlüğe karşı uyarıyor, uyanık olmaya çağırıyorlar. Öyleyse hep beraber karşı çıkalım sivil diktatörlüğe. Öyle değilse... değilse ben ne diyeyim size! Sizin istediğiniz düzen de sizin olsun; biz “sivil diktatörlüğe” razıyız!

STAR

YAZIYA YORUM KAT