Türkiye Solu Devrimden Ne Bekler?

01.02.2011 17:12
Türkiye Solu Devrimden Ne Bekler?
Küresel çağın yegâne gücünün hareket olduğunu kaçırıp, bekliyorlar ki ulusal sınırlar içersinde bir öncü proletarya partisi çıksın da halk diye tanımladıkları ne idüğü belirsiz kitle peşine takılsın ve devrimi oluversin. Melih Altınok’un yorumu:

Sizin bir devrimden beklentiniz nedir
Melih ALTINOK

Türkiye solu gözlerini, kulaklarını kapaya dursun, totaliter rejimlere sahip üçüncü dünya ülkelerinde ve nihayet Arap coğrafyasında bir hayalet dolaşıyor.

Aralarında her zamanki gibi Soros'un adını ananlar ya da öküz altında ABD arayanlar da yok değil ama "bizimkilerin" sessizliklerinin ilk nedeni, isyancıların sokaktaki eylemlerine namaz arası vermesinden falan olsa gerek.

Bana bir gösterge karşısında zihninde açılan kodu söyle, sana siyaseten meşrebini anlatayım hesabı.

El insaf be mübarekler!

Sadece Tunus ya da Mısır örneğinden bu kanaate varmıyorum elbette. Kendimden biliyorum, Bosna'da binlerce insan katledilirken, "Müslümanlar mevzua sahip çıktılar, e İslami tını da yüksek" deyip dilimizi bilmem neremize tepen de bizlerdik. Afgan halkının Sovyet emperyalizmine karşı verdiği kahramanca mücadelede ya da Çeçenistan'daki zulümde "Beyazların elinde kalan son kıyıya varmak için" diye mırıldanan da...

Demek ki neymiş? Kıyısından köşesinden olsa bizim de bir parçası olduğumuz Avrupa'da ve genel olarak Batı'da, mazlumun, ötekinin diğer adı Müslümanken ve onun yanında durmak solculuğun, demokratlığın alâmetifarikası sayılırken, İslamifobyayı es geçip oryantalizm eleştirisini yalnızca Doğulu güzellemesine ve antiemperyalist söyleme indirgeyen bir kısım solcu arkadaş için de mevzu yalnızca "sınıfsal" de-ğil-miş!

Öyle ya, Mısır'da panzerin karşısına dikilen o cesur delikanlı da Müslüman ama yoksul; Tunus sokaklarında taşa sarılan o genç kızın başı bağlı ama o da faşist bir diktatöre karşı duruyor. Bu da mı yetmez, buna da mı hayır, buna da mı boykot?

Evet, gelelim girişte, bizim solcuların suskunluğunun ilk nedeni derken, vadettiğim ikinci etkene; solun, küreselleşme ve artık bir "durumdan" ziyade "akımı" temsil eden bu olgunun dayattığı örgütlenme pratikleri karşısındaki "gerici" tavrına.

Bu nokta daha yapısal bir soruna işaret ediyor aslında. Zira benim de bu köşede neredeyse her yazımda türlü çeşitli vesilelerle değindiğim, küreselleşen dünyanın zorunlu kıldığı söylem ve pratik revizyonu, solun genişçe bir kesimi tarafından hâlâ oportünizmle eş değer tutulup mahkûm ediliyor.

Çağın ezber bozan filozoflarından Zygmunt Bauman'ın dediği gibi, ortodoks sol, sınıf, coğrafya ya da ulus gibi ne varsa kullanıp biz duygusu yaratmaya çalışırken ve bu haliyle de yerele çakılı kalırken, tam da onların içe kapanmalarını, hareketsiz kalmalarını körükleyen küresel sermayenin istediğini yapıyorlar.

Bu tavırlarıyla, ilk küreselleşme karşıtı eyleme önderlik eden ve talepleri de ülkeye yabancı malı çeliğin girmemesi olan (Amerikan tekellerinin isteğiyle ne kadar uyumlu değil mi) kafası karışık (ki o günler için anlaşılırdır belki) Amerikalı maden sendikacılarının bile gerisine düştüklerini fark edemiyorlar.

Tahtları sarsılan otoriter rejimler ve ulus-devletler, yeni bin yılın, dünün teorilerini ve pratiklerini çöpe atan yeni sürekli devrim formunun, yalnızca sermayeyi kürselleştireceği sanılan bu sürecin bonusu olduğu olduğunu fark edip sokağa çıkma yasağından önce interneti yasaklarken, temelinde enternasyonalizm ve diyalektik olan Marksizm'i sahiplendiğini söyleyen kesimler, kutsal metin muhafızlığında kararlılığı devrimcilik sanıyorlar.

Küresel çağın yegâne gücünün hareket olduğunu kaçırıp, bekliyorlar ki ulusal sınırlar içersinde bir öncü proletarya partisi çıksın da halk diye tanımladıkları ne idüğü belirsiz kitle peşine takılsın ve devrimi oluversin.

Hâlâ, Marx'ın 19. yüzyılın sonları için geçerli olan tekelci kapitalizm koşullarında şekillendirdiği, sermayenin homojen bir dünya yaratacağı öngörüsüyle hareket ediyorlar. Ama hepimiz görüyoruz ki dünya sisteminde sermaye aynı artı değer sömürüsünü aynı oranlarda eşitleyerek yayılmıyor. Toplumlar hızla burjuvazi ile proletarya olarak ikiye ayrılmıyor.

Kapitalizm el mecbur çelişkileri kısmi refahla absorbe ederken, "devrimden çıkarı olan" ve sınıf olarak tanımlanamayacak yeni yeni toplumsal kesimlerin doğuşuna engel olamıyor.

Artık emekçilerden daha büyük bir kesim olan işsizler, öğrenciler, göçmenler, azınlıklar.. yalnızca ekonomik taleplerle değil demokrasi, eşitlik ve adalet isteyerek kürselleşmenin dayattığı ve ülkelerinin muğlâklaşan sınırlarından içeriye süzülüveren esintiyi hissedip sokağa çıkıyorlar. Kimileri onlara "çokluk" diyor, iyi de diyor.

Cem Yılmaz'ın bir reklâm filminde dediği gibi, "Sizin bir cipsten beklentiniz nedir?"

Ülkemdeki ve dünyadaki ortodoks solun beklentisiyle örtüşüyor mu bilmem ama farklı şekillerde tezahür etse de dün Doğu Avrupa'da, Kafkasya'da, bugün hâlâ Türkiye'de ve Arap coğrafyasında yaşanan zihniye değişimi düpedüz bir devrimdir.

Görmezden gelseniz de, kulaklarınızı tıkasanız da, haykırmasanız da dünya eski dünya değildir artık. Ya ortak olacaksınız bu dalgaya, ya tekkelerinizde ninnilerle yola devam edecesiniz. Günden güne siline siline.

Dışarıda da içerde de gürül gürül akan bir dünya var!

melihaltinok@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim