Türkiye, ortak değerlerimizi ciddiye alan bir politika izliyor

06.06.2010 00:44

Hélène Flautre

Gazze'ye yardım malzemesi götüren gemilere saldırı herkesi olduğu gibi beni de hissi olarak çalkalanmalara ve "niçin" sorusunu tekrar ve tekrar sormaya zorladı. Sivil toplum kuruluşlarının yardım malzemesi götürmek ve sürmekte olan Gazze'nin izolasyonuna karşı protestoları tamamen haklı bir davranıştı.

Bu insanlara saldırı ise uluslararası hukuku zedeleyen ve hiçe sayan bir tavırdır. Kendimi bir buçuk milyon insanın dış dünya ile ekonomik, sosyal ve politik ilişkisini kesen bir duruma karşı süren bu protestoların yanında hissediyorum. Özünde ben de bu hareketin içerisinde olabilirdim, birkaç milletvekili meslektaşımla İsrail'in 2009 yılında Gazze çıkarması ve "Dökme Kurşun" harekatına karşı protesto etmek, uygulanan sansürü delmek ve insanların sefaletine dünya kamuoyunun dikkatini çekmek için yaptığım gibi. Fakat bugün beni, bu olayın zihinlere taşıdığı ve herkesin tartıştığı sorular meşgul ediyor.

"İsrail tamamen barışçıl bir girişimi niçin kanlı bastırdı? Kanlı saldırının Türk gemisine yapılması tesadüf mü idi? Türkiye-İsrail ilişkileri ve bölge barışı açısından sonuçları ne olabilir? Olayın Türkiye'nin dış politikası ve Doğu-Batı ekseninde konumu ve AB süreci üzerine etkileri ne olacaktır? Avrupa ve dünya kamuoyu ne yapmalıdır?" gibi sorular sadece Türkiye'de değil, Avrupa'da da sorulan ve kamuoyunun yakından tartıştığı sorulardır bugünlerde. İsterseniz herkesin kafasında dolaşan bu sorulara sırayla biraz yakından eğilelim ve en çok tartışılan ilk iki soru ile başlayalım.

Dünya, hatta İsrail kamuoyu felaketle sonuçlanan bu askeri harekatı anlamakta zorlanıyor. Bu yüzden "geri zekâlılıktan" tutun, Türkiye-Brezilya inisiyatifini torpido etmek ve Türkiye'yi Hamas cephesinde göstermek için bilinçli olarak Türk gemisine kanlı saldırı düzenlendiği tezine, yani oldukça sofistike teorilere kadar birçok senaryo tartışılıyor. Teknik verilerin bize söylediği "askeri çıkarmanın" şekli ve zamanlaması İsrail ordusunun iddia ettiği gibi "lütfen rotayı değiştirin" demek için yapılmadığını gösteriyor. Böyle bir mesaj vermek için hiç kimse sabah saat dörtte ve öldürmek için eğitilmiş komandolarla gelmez. Tüm veriler "çıkarmayı" yönetenlerin harekâtın hiçbir dirençle karşılaşmayacağı, karşılaşsa da sorun yaşamayacağı beklentisi içerisinde yapılmış. Askerlere bu görevi veren politikacılar, bu sonucu planlamamış olsa da, bu tür bir sonucun olmaması için kafa yormadıkları kesin. Görevlendirilen askerler protesto gösterilerinde tecrübeli polisler değil, sorunla karşılaştığında öldürmeyi öğrenmiş askerler olduğu için, çekilmek ve bir müddet sonra geri dönmek yerine bu feci sonucu doğurmuştur.

İSRAİL'İN RUH HALİ DEĞİŞMEDEN BARIŞ İMKÂNSIZ

Yani olayın arkasında sofistike ve derin bir strateji değil, İsrail'in yıllardır Filistinlilere karşı kullandığı alışılmış metodun barış için gelen yüzlerce insana karşı kullanılması yatmaktadır. Dünya kamuoyu yıllardır, kadın, çocuk, sivil demeden binlerce Filistinlinin ölümü ile sonuçlanan bu metodu en yakından "terörist" olmadıkları şüphe götürmeyen kendi vatandaşlarına uygulanırken gözleme olanağı bulmuştur. Filistinlileri insan değil terörist veya potansiyel terörist olarak algılayan İsrail'de bu etkin ruh değişmeden barış ne yazık ki mümkün değildir. Meselenin İran boyutu ise gemilerde yaşananlarla pek ilişkili değildir, İsrail'in Türkiye'ye bakışı bu yüzden son aylarda değişse de. Bu konuya tekrar döneceğiz, önce İsrail-Türkiye ilişkileri ve Filistin sorununa eğilelim.

Türkiye-İsrail ilişkileri açısından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun olayı Türkiye'nin 11 Eylül'ü olarak nitelemesi dramatize olarak algılansa bile, olayın ciddiyetine ışık tutucu niteliktedir. Olay günü 14 bin İsrail vatandaşının Türkiye tatilini iptal etmesi, İsrail'in bölgede birkaç yüz km uzaklığında dost bir ülkeyi kaybettiğine işaret eden bir göstergedir. Türkiye-İsrail ilişkileri artık Filistin'de barış olmadan kolay kolay eskisi gibi olmayacaktır. Zira Filistin sorunu artık hükümet politikası olmaktan çıkmış Türkiye'nin iç politikası olmuştur. Mesele AK Parti meselesi değil, Türkiye'nin bölge politikasındaki konumu ve kamuoyunun hassasiyetidir. Gönül isterdi ki Avrupa ve dünya kamuoyu da Filistin sorununa yakından eğilsin ve bölgede barışa katkıda bulunsun. Türkiye'nin etkin lobi çalışması ile gerçekleşen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin olayı kınaması ve bu kınamaya ABD'nin de destek vermesi, bu açıdan umut vericidir, olayı tarafsız ve uluslararası bir kurumun araştırması gerektiğine inanmama rağmen. Zira "tarafsızlık" ile İsrail arasında derin bir çelişki görüyorum.

Özünde bu son olay Türkiye'nin bölgede "sıfır sorun" ve barış politikasının tabii bir sonucudur ve Filistin meselesinde Türkiye ile İsrail arasındaki derin çelişki ve gerilime ışık tutar niteliktedir. Bundan on yıl önce Türkiye'de Filistin meselesine hassas geniş bir kamuoyu olmadığı gibi, olsa bile hükümetler bu tür bir barış girişimine izin vermez ve son günlerde yaşadığımız sorunlar ve gerilim yaşanmazdı. Zira Türkiye, birçok konuda olduğu gibi Filistin konusunda da aktif ve üretken bir dış politikaya sahip değildi. Türkiye, Filistin'de barışın, kendi ekonomisi, bölge barışı için hayati olduğuna inanıyor ve baskı yapıyor. Türkiye, Filistin'de işgal ve baskı politikasında ısrar eden İsrail'i barış önünde en büyük engel olarak görüyor. Bu gerçek en geç çoğunluğu sivil 1.500 insanın ölümüyle sonuçlanan Gazze çıkarmasından sonra kamuoyuna da mal oldu bir bakıma. Bu analizi Avrupa kamuoyu da giderek paylaşıyor. Bu yüzden Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, bu iki ülkenin bölge politikasındaki farklı stratejisinden kaynaklanıyor, yani savaş ve barış arayışından. Bu çelişki, İran meselesi için de geçerlidir.

İran meselesi, İsrail-Türkiye arasında şüphesiz köklü bir sorun teşkil ediyor. İsrail'de İran'a askeri yaptırım uygulamak gerektiğine inanan bir koalisyon hükümeti var. Hatta politik olarak farklı dünyaları temsil eden Netanyahu, Barak ve Lieberman'ın aynı görüşü paylaştığı tek konunun İran politikası olduğunu söylemek mümkün. Bu koalisyon İran'a askeri yaptırım uygulamak gerektiğine inanmakta, Türkiye ise her bakımdan felaket diyebileceğimiz Bush'un Irak politikasının İran'da uygulanmasının önüne geçmek ve nükleer silah meselesinde diplomatik bir çözüm bulmak için mücadele etmektedir. Özünde İran ve nükleer silah konusunda Türkiye ile İsrail pek farklı düşünmüyor. Bu iki ülkeyi ayıran, nükleer silahlanmanın engellenmesinde uygulanması gereken "metot" sorunudur. İsrail, İran'ın nükleer teknolojiye enerji kaynağı amacı ile değil, askeri amaçla yatırım yaptığını düşünüyor. Bu görüş pek yanlış sayılmasa da, uygulamak istediği askeri metot çözüm değil, yeni sorunlar ve bölge barışını tehdit eder niteliktedir. İran'ın nükleer silahlanmasından İsrail kadar rahatsız olan Türkiye, Brezilya ile birlikte İran konusunda sergilediği gibi, çözümü diplomatik ve ambargo politikasında arıyor. Bu iki ülkenin barış için önemli bir fırsat oluşturduğunu ve bu fırsatın başarılı bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaya gerek yoktur diye düşünüyorum. Avrupa Birliği, tüm imkanlarını, masada barış umudu veren bu tek girişimi desteklemek için harekete geçirmeli ve diplomatik çözüm için mobilize etmelidir.

İsrail açısından bakıldığında Brezilya-Türkiye girişimi İsrail'de iktidarda olan koalisyonun İran politikasını sadece imkânsız kılmakla kalmıyor, koalisyonun varlık gerekçesini de ortadan kaldırıyor bir bakıma. Bu yüzden son aylarda yaşadığımız İsrail-Türkiye gerilimi, bu farklı politikaların oldukça olağan bir sonucudur. Gelelim son sorumuza; Türkiye'de eksen mi kayıyor, AB nerede?

BRÜKSEL'DEN İMRENEREK İZLİYORUZ

Türkiye, özünde AB'nin sessiz düşündüğü İran ve Filistin politikasını sesli ve aktif bir şekilde hayata geçiriyor. Bu tespit sadece AB kamuoyu için değil, AB'nin başkentleri ve Brüksel'de Türkiye politikasını yürüten kadroların da görüşüdür. Türkiye, bölgede sadece her bakımdan bir "anti İran" değil, Filistin'de olası bir barışın önemli motorlarından biridir. Türkiye'nin bölgede sürdürdüğü barış politikasını Brüksel'den imrenerek izlememek mümkün değil. Gemilerde 40'tan fazla ülkeden insanın bulunması ve günlerdir AB basınının bu konuya kilitlenmesi tesadüfi değildir. Bu olaydan sonra Filistin meselesi AB'nin önemli bir gündem maddesidir. Bu kapsamda Türkiye'nin İsrail'e karşı uyguladığı ve Gazze'ye reva görülen izolasyonu aşmaya yönelik baskıyı destekliyor ve Birleşmiş Milletler'in Filistin'in bağımsızlığını tanıyan açıklamasının uygulamaya konulması gerektiğine inanıyorum.

Türkiye, bu politikası ile AB'den ve "Batı'dan" uzaklaşmıyor. Türkiye yeni dış politikası ile ortak değerlerimizi ciddiye alan etkin bir dış politika sergiliyor. Bu politikanın alternatifi Filistin'de uygulanan insanlık dışı politikaya sessiz kalmak ve Bush'un Irak bölge politikasını sürdürmektir. Netanyahu, Barak ve Lieberman'ın arzuladığı bu politika sadece iflas etmekle kalmamış, aynı zamanda Avrupa'da değil, ABD'de desteğini kaybetmiştir. Okuyucularıma Türkiye'de eksen kayması tezini savunan gazetecilerin konumunu ve hangi politikayı savunduklarını yakından araştırmalarını tavsiye ederim. AB basınında pek tartışılmayan bu "eksen kayması" tezinin, ABD'de belli bir kesim ve Bush'un Irak politikasını ateşli bir şekilde destekleyen kalemler olduğunu göreceklerdir.

Türkiye açısından tek temenninin benzer bir barış politikasının iç politikada da uygulanması, "açılım" ve demokratikleşme projelerinin hayata geçirilmesinden ibarettir. Bölgesinde istikrar unsuru, iç barışı yakalamış demokratik bir Türkiye, AB için üye olarak her bakımdan bir kazanç teşkil edecektir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim