Türkiye muhalefetini arıyor

27.08.2008 11:08

M. Naci Bostancı

O sözü hepimiz biliriz: İktidar her rejimde, muhalefet ise sadece demokrasilerde vardır. Demek ki demokrasiyi ismiyle uyumlu yapan en önemli unsurlardan birisi muhalefettir.

Ancak sadece muhalefetin varlığı yetmez, aynı zamanda iktidar olma yollarının açık olması, kural dışı yöntemlerle engellenmemesi gerekir. Bazı rejimlerde iktidar şansı bulunmayan göstermelik muhalefetler olur. Bunlar "hür ve adil" seçimlere girerler, küsurat civarındaki güdümlü oylarıyla iktidarı -hiç şüphesiz yine göstermelik olarak- meşrulaştırırlar. Böylelikle görevlerini ifa edip mahrem alanda muktedirlerin bahşişleriyle iktifa ederler.

Bu tür muhalefet düzenleri, farklı siyaset seçeneklerinin her zaman akıl dışı olduğuna iman etmiş diktatörlüklere aittir. Bir kısmı tarihte kalmış bir kısmı ise halen kör topal yoluna devam eden muhalefetsiz rejimleri hemen hatırlayabiliriz: Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ülkeleri, Yunanistan hariç Balkanlar, Güney Amerika'daki "Cumhuriyetler", Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri. Muhalefete daha derin bir anlam atfederek ana damarın dışındaki alternatif yaklaşımları esas alacak olursak bu haritayı daha da genişletmemiz gerekir.

İktidar ile muhalefet tuhaf bir çelişkiye sahiptirler. Aslında hiçbir iktidar muhalefetten hoşlanmaz. Çünkü muhalefetin ilke düzeyinde de olsa varlığı alternatif bir iktidar tasavvurunun, "işlerin başka türlü de yapılabileceğine dair bir aklın" varlığı demektir. Oysa her iktidar icraatlarının biricik olduğuna inanmak, iddiasını ve elbette gücünü bunun üzerinden devşirmek ister. Demokrasilerdeki iktidarlar dahil her iktidar büyümek, sınırlarını alabildiğine genişletmek, mümkünse geriye marjinal bir muhalefet bırakmak isterler. Muhalefet dediğimiz siyasi çevrenin çoğulcu anlayışı öne çıkartması, muhalefete kulak verilmesini talep etmesi, demokrasinin muhalefetle hayat bulan niteliği üzerinden kendisine gücünden öte bir rol biçmesi ise doğrudan haldeki konumuyla ilgilidir. Muhalefetin nihai fantezisi de bir gün iktidar olmak, diğer iktidarlar gibi mümkünse dikensiz gül bahçesinde işleri yürütmektir. Nitekim muhalefetten iktidara geçenler değişen siyasal konumlarına paralel bir dil değişikliği yaşarlar. Dün öne çıkarttıkları, önem verdikleri muhalefetin hayati durumuna ilişkin sözleri yerini tam tersi bir anlatıma bırakır. Artık muhalefet "ayak bağıdır, kördür, hep olumsuz bir açıdan bakmaktadır, lüzumsuz işlerle uğraşmaktadır".

İktidarın muhalefetten hoşnutsuzluğu yeni bir durum değildir. Geçmişte iktidarı eleştirenler gözden düşmekten tutun sürgüne gönderilmeye, daha kötüsü dillerinin kesilmesi, Çiçeron'nun başına geldiği gibi öldürüldükten sonra ellerinin senato duvarına çivilenmesine kadar çeşitli "müeyyidelerle" yıldırılmaya çalışılmışlardır. Fakat çelişki şudur ki, demokrasiyle hiç ilgisi bulunmayan mutlak iktidar sahibi krallar, imparatorlar, diktatörler dahi siyasetin o derinlerdeki tecrübesinin ışığında muhalefetin kendileri için ne kadar önemli olduğunu kavramışlar, bu işlevi yerine getirecek çeşitli araçlar düşünmüşlerdir. Osmanlı tarihine ilişkin anlatılan "tebdil-i kıyafet" ile halkın arasına karışmak, "sıradan birisi olarak" tebaanın "gerçek" halini görmek istemek, iktidar gözünün dışında bir başka göze duyulan ihtiyaç sebebiyledir. Padişahın "istişare"si, muhtemelen, hiyerarşiye halel getirmeyecek şekilde, bürokratik üslup dairesindeki bir dille muhalif görüşlere imkân veren bir tartışma değerlendirme zeminine işaret etmektedir. Avrupa'da kralların saraylarında soytarıları olduğunu, onların, soytarı olmanın getirdiği bir hukukla pervasız bir şekilde eleştirilerini ifade ettiklerini biliyoruz.

Her iktidar kendi ilişkilerinden doğan aklının, sonuçta egemenliğin kaybını doğuracak kör noktalarına ilişkin zorluğunu ancak muhalefetle aşabilir. İktidar için muhalefete rıza göstermek fair play değil doğrudan doğruya hayat memat meselesidir. İktidar-muhalefet dengesini iyi kurabilen rejimlerde hem iktidarlar hem de halk bu durumdan fayda sağlamaktadır. Dengenin bozulduğu, muhalefetin güçsüzleştiği yerlerde ise bunun zararı iktidar dâhil her kesime olmaktadır. İktidarla muhalefetin çelişkisi işte tam da burada, birbirlerini dışlama ve birbirlerine ihtiyaç duyma gerilimindedir. Necip Fazıl bu durumu veciz şekilde ifade eder: "Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın./Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın."

AKP 2002'de tek başına iktidara geldi. 2007 seçimlerinin ardından gücünü artırarak tek başına iktidarını sürdürüyor. İlk dönemde Meclis iki partiliydi, şimdi dört partili. İlk dönemde sadece CHP vardı muhalefet olarak şimdi zayıflamış CHP ile birlikte MHP ve DTP de Meclis'te. Elbette muhalefetin yegâne kaynağı Meclis değil. Bir süredir örgütlü toplum olma yolunda ilerleyen Türkiye'de partilerin ötesinde çeşitli toplumsal/politik örgütler de iktidarın yapıp ettikleriyle, kendi bakış açılarıyla ilgili görüşlerini kamuoyuyla paylaşıyorlar. Bu tabloya rağmen altı yıldır dikkat çekici, etkileyici, geniş kitlelerle anlamlı bir muhalefet bağı kurmuş, iktidarın bir gözünün üzerinde olduğu herhangi bir hareket, çevre mevcut değil. AKP'nin birinci döneminde anamuhalefet konumundaki CHP yürüttüğü muhalefet stratejisi ile kendisini halk katında güçsüzleştirdi. CHP'nin muhalefeti bir kere konuları itibarıyla son derece sınırlıydı ve "hayat tarzı" odaklıydı. İkincisi ise, söylem repertuvarı halktan ilgi görmedikçe bu parti söylemini gözden geçirmek yerine ittifaklarını gözden geçirmeye yöneldi ve zaten öteden beri içli dışlı olduğunu düşündüğü devletlû çevrelere daha fazla göz kırptı. Böylelikle hayat tarzına tekabül eden heyecan verici değerlere dayalı bir kutuplaşma yaşandı ve bu gerilim alanı bir bakıma sosyoekonomik gerçekliğin üstüne bir peçe gibi çekildi.

İkinci dönemde küçülen CHP ile birlikte MHP ve DTP Meclis'te yer almakla birlikte yakın zamanlara kadar "peçe"nin üstündeki değerlere dayalı kutuplaşma dolayısıyla kendileri bir sıklet merkezi oluşturamadılar. Dolayısıyla Türkiye'de siyaset uzun süre etkin ve güçlü bir muhalefetten yoksun olarak şekillendi. AKP, bir kitle partisi olarak kendi içinde tartışmaya ve müzakereye açık bir parti. Ancak sonuçta içteki tartışma bir iktidar için son derece önemli olan "dış aklın" yerini tutmaz. Zayıf muhalefetin kendisine verdiği zararı biliyoruz, fakat mevcut iktidar aklı üzerindeki yapısal etkileri konusunda henüz teşekkül etmiş bir fikrimiz yok. "Halk iradesi"ni mitoslaştıran anlatı, "her olay oylarımızı artırıyor" güveni, üzerinde düşünülmesi gereken sorun alanları. Keza "temsil, ilke ve pragmatizm" arasında kurulan denge çizgisinin nereden geçeceği hususu da önemli. AKP davasının gündemden kalkmasından sonra teşekkül eden yeni siyasi ortam hem iktidar hem de muhalefet için "halka hizmet" konusunda yeni fırsatlar taşıyor. Bu süreçte halkı temsili esas alan bir muhalefetin varlığı, bu doğrultuda müktesebatlarını yeni baştan düşünmeleri öncelikle kendileri için değerli. Dahası, böyle bir muhalefet iktidar aklı ve pratiği üzerinde de son derece olumlu bir rol oynayacaktır. Sonuçta, iktidarı olan Türkiye'nin muhalefetini aradığını söyleyebiliriz.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim