Türkiye-İsviçre İlişkileri ve Yükselen Demokratik Irkçılık

01.12.2010 04:45

Birol Akgün

Türkiye ve İsviçre ilişkilerinde son yıllarda önemli bir hareketlenme gözleniyor. Cumhurbaşkanı Gül'ün son ziyareti bu anlamda yeni bir dönemi simgeliyor. Aslında İsviçre modern Türkiye'nin doğuş yıllarında sembolik olarak önemli işlevler görmüş bir ülkedir.

Lozan antlaşması bu ülkede imzalandı. Türk medeni kanunu İsviçre'den alındı. Bununla birlikte, İsviçre ve Türkiye arasındaki siyasi-ekonomik ilişkilerin çok derinlikli bir ilişki olduğu söylenemez. Toplamda ancak 2,5 milyar dolar civarında bir ticaret hacmimiz var. İki ülkeyi bir araya getiren ortak platformlar ise oldukça zayıf. Dolayısıyla ikili ilişkilerin geliştirilmesi için iki ülke siyasi liderlerinin özel gayretleri gerekiyor. İşte bu nedenle Cumhurbaşkanı Gül 25-26 Kasım tarihlerinde İsviçre'ye iki günlük bir resmi devlet ziyareti gerçekleştirdi. İçinde bizim gibi akademisyenlerin de bulunduğu geniş bir heyetle gerçekleştirilen bu seyahat, Türkiye'den İsviçre'ye Devlet başkanlığı düzeyinde gerçekleştirilen ilk resmi ziyaret olma özelliğini taşıyor. İsviçre hükümetinin özel önem verdiği Gül'ün ziyaretinin, suç işleyen yabancıların bu ülkeden otomatik olarak sınır dışı edilmesini öngören referandumun hemen öncesinde gerçekleşmesi ise kötü bir tesadüftü.

Türkiye'ye yönelik ilginin nedeni

Peki, İsviçre hükümetini son yıllarda Türkiye'ye bu kadar yaklaştıran nedenler nelerdir Öncelikle belirtmek gerekir ki, İsviçre hükümeti ve büyük şirketler (özellikle finans çevreleri) Türk ekonomisinin krize rağmen sergilediği büyüme performansının ve genişleyen pazar hacminin farkına varmış durumdalar. Üyesi olmadığı AB ile ciddi sorunlar yaşayan İsviçre de kendi firmalarının AB dışında alternatif pazarlar arama stratejisine destek veriyor. Bu anlamda nasıl Türkiye Avrupa pazarları dışına, özellikle Orta Doğu ve Afrika pazarlarına açılma gereği duyuyorsa, İsviçre de Türk pazarlarına ve buradan da doğuya doğru açılma arayışı içinde. Sekiz milyonluk İsviçre için 70 milyonluk Türkiye pazarı küçümsenecek bir pazar değil.

Diğer yandan İsviçre son küresel mali krizden en az AB ülkeleri kadar etkilenmiş durumda. Banklarının gücüyle bilinen bu ülkede bile 2009 yılında ekonomi %2 küçülmüş; bu yıl pozitif büyüme gözlense de henüz krizin etkisi tam olarak atlatılmış değil. Tüketicilerde, siyasilerde ve büyük firmalarda geleceğe ilişkin endişeli bekleyiş sürüyor. Şimdiye kadar AB dışında kalan İsviçre bir yandan bu büyük entegrasyonun dışında kalarak kendi bağımsız ekonomi politikalarını yürütebiliyordu, diğer yandan ise AB ile geliştirdiği özel ilişkiler sayesinde Avrupa Ekonomik Alanının yarattığı tüm nimetlerden de faydalanıyordu. Şimdi ise AB üyeleri İsviçre'yi giderek sıkıştırıyor. Örneğin AB ülkelerine göre yabancı yatırımcılara yönelik düşük vergi politikası uygulayan İsviçre'ye AB'den büyük baskı var. Bu da İsviçre'yi zor durumda bırakıyor. Diğer yandan uzun yıllardır İsviçre bankaları tüm dünyadaki zenginlerin güvenli kasasına dönüşmüş durumdaydı. Ancak bir yandan uluslararası sistemde terörün mali kaynaklarını kurutma uğraşısı, diğer yandan küresel mali krizle mücadelenin bir yöntemi olarak tüm dünyada mali kurumların şeffaflaşmasına yönelik baskılar da giderek artmaktadır. Bu amaçla imzalanan uluslararası antlaşmalar ise İsviçre ekonomisini olumsuz etkilemektedir. Gizli ya da açık hesaplarda bulunan yabancı sermaye ülke dışına çıkma eğilimindedir. Kaçan sermayenin bir kısmı da güvenilirliği giderek artan Türkiye'ye gelmektedir. Nitekim BDDK verilerine göre, 2009 sonu itibariyle Türkiye'deki temsilciliği bulunan toplam 41 yabancı banka içinde İsviçre bankalarının sekiz temsilcilikle birinci sırada bulunması sürpriz değildir. Önümüzdeki dönemde de İsviçre bankalarının Türk bankaları ile ortaklıklar kurması beklenmelidir. İki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin geliştirilmesi uğraşısının ardında yatan nedenlerden biri işte budur. Ayrıca İsviçre hızla büyüyen Türk ekonomisinin ihtiyaç duyduğu yeni enerji yatırımlarından da pay almak istemektedir. Ziyaret sırasında düzenlenen temiz enerji forumu bunun önemli bir işaretidir.

İsviçre'nin Türkiye ile yakınlaşma stratejisinin ikinci nedeni ise siyasidir. Türkiye'nin bölgesel ve küresel olaylardaki etkisi arttıkça İsviçre gibi geleneksel olarak barış diplomasisine ev sahipliği yapan bir ülkenin ilgisini çekmesi doğaldır. Kızıl haç, BM İnsan Hakları Konseyi, Dünya Sağlık Teşkilatı gibi BM oranları bu ülkededir. 2002 yılında resmen BM üyesi olan İsviçre, Türkiye gibi dünya politikasında son yıllarda performans grafiği hızla yükselen bir ülkeyle diplomatik işbirliği arayışında şaşılacak bir şey yoktur. Türkiye ise İsviçre'nin Türk-Ermeni yakınlaşması konusunda yürüttüğü arabuluculuk çalışmalarını takdirle karşılamaktadır. Geçen yıl Zürih Üniversitesinde imzalanan protokoller bu ülkenin taraflar arasında yürüttüğü gizli diplomasinin başarılı bir sonucu olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanı Gül de İsviçre parlamentosunda yaptığı konuşmada İsviçre hükümetinin bu çabalarından takdirle söz etti. Ayrıca Kıbrıs konusunda da İsviçre'nin arabuluculuk yapma girişimlerini desteklediğini açıkladı. Son NATO zirvesinde gözlendiği gibi, artık Kıbrıs sorunu aynı zamanda bir AB sorunu haline gelmiştir ve İsviçre gibi tüm taraflarca güvenilen bir ülkenin Kıbrıs sorununun çözümünde kritik bir diplomatik rol üstlenmesi mümkündür. Bu bağlamda Türkiye'deki 2011 genel seçimlerinden sonra, Kıbrıs ve Ermeni sorunlarında bazı sürpriz gelişmeler de beklenebilir.

Temel sorun: Demokratik ırkçılığın yükselişi

Bununla birlikte iki ülke arasındaki sorunları da görmek gerekiyor. Bunların başında Türk göçmenlerin de içinde bulunduğu ve İsviçre nüfusunun %5'ini oluşturan Müslüman azınlığın yaşadığı sorunlar geliyor. Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi İsviçre'de de son yıllarda aşırı sağ partilerin siyaset üzerindeki etkisi giderek artmaktadır. Geçen yıl Ekim ayında yapılan bir referandumda %57'lik bir oyla kabul edilen ve ülkedeki camilerde yeni minarelerin yapılmasını yasaklayan yasa Müslüman nüfus arasında ciddi bir tedirginlik yaratmış görünüyor. Bu ülkede 120 bin vatandaşı bulunan Türkiye de ilgili yasaya sert tepki vermişti. Şimdi de 29 Kasımda yapılan ve suç işleyen yabancıların ülkeden otomatik olarak sınır dışı (departe) edilmesini öngören yeni yasa yüzde 53 ile kabul edildi. Cumhurbaşkanı Gül'ün Türk gazetelerine de yansıyan beyanına göre, ikili görüşmelerde bu konular da gündeme gelmiş ve sayın Gül muhataplarına açıkça bu tür gelişmelerin İsviçre'nin imajına zarar verebileceğini söylemiş.

Türk nüfus için endişe veren şey şudur: Avrupa'da aşırı sağ partiler giderek siyasi gündemi belirlemektedir. İsviçre'de de aynı siyasi dinamikler işliyor. Ancak diğer Avrupa ülkelerinde ırkçı partilerin siyaset üzerindeki etkisi görece sınırlı kalırken, İsviçre'de doğrudan demokrasi geleneğinin güçlü olması nedeniyle hükümet istemese dahi aşırı sağcı Halk Partisi siyasal gündemi belirleyebilmekte ve ırkçı yasaların referandumlar yoluyla yasalaşmasını sağlayabilmektedir. Minare yasağı ve suç işleyen yabancıların departe edilmesi önerisi en somut örneklerdir. Yarın hangi konuların gündeme geleceği ise belirsizdir. Bu tür yasaların insan hakları ihlalleri ve yeni mağduriyetler yaratması ise kaçınılmazdır ve siyasi açıdan bunlar "demokratik ırkçılık" olarak algılanmaktadır. Demokrasi ve halk egemenliğinin arkasına sığınarak bireysel haklara yönelik bu tür yasaların çıkarılmasına göz yummak, İsviçre gibi liberal geleneğin güçlü olduğu bir ülke adına oldukça üzücüdür. Müslümanları "kara koyun" olarak gören ve çitin (sınırın) dışına atılmasını öneren aşırı sağın söylemleri karşısında, başta entelektüel çevreler olmak üzere merkezdeki siyasi partiler bu sorunları görmezden gelemezler. Avrupa’nın siyasi elitleri ırkçılığı dikkate almalıdır. Bu, medeni Avrupa ve aslında tüm insanlık için ahlaki ve siyasi bir yükümlülük olarak görülmelidir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim