1. YAZARLAR

  2. Süleyman Seyfi Öğün

  3. Türkiye-İsrail geriliminin diyalektik okuması
Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye-İsrail geriliminin diyalektik okuması

A+A-

Beşeri dünya, sadece fiilleriyle anılmaz. Beşer hem eyleyen (fail) hem de eylediğini -sözlü, yazılı ve görsel düzeylerde- hikaye eden bir varlıktır.

Hikaye etme, anlama ve anlamlandırma isteğimizin bir dayatması olsa gerekir. Eylemelerimizi anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyor; anladıklarımızı anlamlı hikayelere -anlatılara- dönüştürüyoruz. Bununla bitmiyor; bir aşamadan sonra, eylemelerimizi, anlatılarımıza göre şekillendiriyoruz. Sorunlu olan da zaten bu. Anlamlandırmalarımız bir birikim oluşturuyor ve ezberlerimiz haline dönüşüyor. Ezberlerimizi eylemelerimize giydiriyoruz. Bu da çoğu kez eylemelerimizi örseleyebiliyor. Hayat hakikaten de kitaba sığmıyor. Bundan ürküp ezberlerimizi silip eylemin bağımsızlığından yana bir tavır aldığımızda ise rastgele, la'lettayin eylemelerin içinde kaybolabiliyoruz. Hayatı kitabileştirmek bir bakıma, özgürlükleri ya da özerklikleri baskılayarak hayata haksızlık etmek olabiliyor ama; kitabiliğini kaybetmiş bir hayat, ölçüsüz bir tecrübilik içinde haksızlığı olağanlaştırarak karşımıza gelmiyor mu?

Yazının amacı kitap-hayat gerilimine takılmak değil. Belki de hikaye etmenin iç yapısını sorgulamak. Beşeriyette belli bir durumu, ya da fiili, kendi hikayesi üzerinden ancak bir yere kadar izlemek mümkündür. Durumlardan başlayalım. Durumlar beşeri dünyaların zihnimizde dondurulmuş halleridir. Neden böyle yaparız ki? Akışları dondurmanın, ilki alelade -konvansiyonel-, diğeri entelektüel olmak üzere iki temel saiki olduğunu düşünürüm. İlki günlük hayatta akışın ağırlığını hissetmekle alakalıdır. Bir durumu soyutlama ve onun içinden bir hikaye geliştirme bizi geçici olarak rahatlatır. Hatta bunun akışa rağmen olan bir boyutu vardır ki, trajik ve heroik olan kısmıdır; abartılı hikayelere yol açmıştır. Diğeri, yani entelektüel olanı, anlama isteğimizin gereğidir. Anlayabilmek için akışları durumlar üzerinden okumaya çabalarız. Durum akıştan ayrışık bir haldir. Akışlardan durumlar türetebildiğimiz nispette zihnen rahatlarız. Her durum, akıştan ve ilişkilerden arındırılmış, dondurulmuş soyutlamadır. İşte çoğu kez bu soyutlamalardır entelektüel hikayelerimiz.

Hikayeler tarihi her zaman patetik, çoğu kez de hazindir. Her hikaye bir hüsrandır. Akışı hesap etmeyen, durumları abartan hikayelerin sağlaması bir türlü yapılamaz.

Kadim dünya bu işin içinden çıkmayı bildi. Bir kere felsefe, durumları akıştan ayırdı. Öncelikle akışın felsefesini yapmadı. Akış çoğu kez akla, özellikle de mantığa uygun gözükmedi onlara. Kadim feylosoflar akışın yasaları olmadığına hükmettiler ve bu alanı felsefe dışı ilan etmekte rahat davrandılar. Mesela Aristo'da olduğu üzere, "İstoria", "logos"a ait bir alan değildir. Kadim felsefi düşünüşün bir tarih felsefesi olmaması bu yüzdendir. Öte yandan eski dünya kültürleri durumları, durumlar içindeki fiilleri ve nihayet failleri abartan hikayeleri üretti; ama bu hikayelerin sonu asla abartılmadı. Mesela trajedya (ya da trajik durum), o her şeyi kuşatan büyük akış (mukadderat) karşısında hep yenilgiyle biten hikayeler anlattı bize. Hisseden çıkan kıssa abartısızlıktı. Hayat, zihnimizde ayrıştırıp hikaye ettiğimiz durumlardan oluşmaz. Hayat büyük hakim Herakleitos'un yüzyıllar önce söylediği gibi her şeyin iç içe girdiği bir akışlar silsilesidir.

Öte yandan "vahiy" imdada yetişiyordu. Her vahiy kuvvetli bir kadere iman çağrısıyla zuhur ediyordu. İlah, akışın beklenmeyen sonuçlarından bunalan kullarına kader düşüncesini sunuyordu. Akış kaderdi ve sahibi sadece İlah idi. Durumları fiilleri ve de failleri abartmak, yani "firavunlaşmak" olsa olsa bir beşeri zaaf olarak mümkün olabilirdi.

Modernlik ise vahim bir işe soyundu. Önce doktriner olarak geliştirdiği postülalarla bazı durumları -"doğal durum" ve bununla bağlantılı "insanlık durumu"nu abarttı. Bununla kalsa iyi; akışı hikaye etmeye yeltendi. Böylece postülalarına "tarihsi" durumları da ekledi. Bu önce kartezyen bir hikayedir ve karşımıza her şeye musallat olan bir bilimselleşme olarak geldi. Bu hikaye en başta kendisine göre çok daha masum olan hikayeleri de bozdu. Akışı hikaye etmek doğrultuları yüceltmekle başlar. Descartes'ın doğrusal matematiği modern dünyada "tarihsi" ve ondan beslenen "siyasal" ilahiyatlar olarak tecessüm etti. Doğrusallık, diyalektiği tasfiye etti. Oysa diyalektik akışın biricik niteliği olarak her şeyin karşıtına dönüştüğünü ve hareketlerin çevrimselliğini söylüyordu. Oysa doğrusallık akışta saflaşmanın kesinliğini vaz ediyordu. Gerek Hegel, gerekse Marx, diyalektiği modern dünyaya taşırken bile ondan doğrusallığı temellendiren bir yorum yaptılar. Onların diyalektiği son tahlilde ne kadar da Descartesçıdır...

Modern ilahiyatlar, kadim olanlarından çok farklı olarak, bir irade temelinde akışa hükmetmeye çalışan abartılı bir zihin halinin ürünüdür. Ve yine eskisinden çok farklı olarak daha dayatıcı, savaşçı olacaktır. Bu hummalı zihin halinden nasibini almayan hiçbir topluluk yoktur. Ama garip olan şu: Ne kadar görmek istemesek de akışın diyalektiği hemen her durumda kendisini yeniden üretiyor. Misaller verelim: Modern tarihin aklı, yani her türlü duygudan soyutlanmış, kendi doğrusal programlamasına kavuşturulmuş akıl üretti en akıldışı sonuçları. Nazi çılgınlığının arka planında kusursuz bir akılcı yapılanma vardı. Bilimin tarihi bilim kurgunun hikayelerine dönüştü. Efsaneler, hurafeler bilimselleşerek geri döndü. Doğa fetişizmi, geri çevrilemez doğa felaketlerine ve tahribatlarına evrildi. Akılcı yapılardan yükselen üretim dünyası önce bir üretim fetişizmine; ardından bir tüketim çılgınlığına savruldu. Özneleşme iddiaları ağır nesneleşme süreçlerine tahvil oldu. Modern değerler kendisini o kadar kastı ki, bunun yarattığı gerilimler postmodern dünyaya fırlattı bizi. Ebedi Barış efsanesinin geri dönüşümü kadim savaşlara rahmet okutan bir savaş tarihi oldu. Reel sosyalizm rüya ve tecrübesi ihtiraslı bir kapitalist rüya ve tecrübesi olarak faturalandı. Bağımsız uluslar bağımlı uluslara dönüştü. Modernliğin bizlere çok şeyler kazandırdığına inandık. Ama tarihsel kayıplarımızı tartışmaya başladığımız dostane meclislerde, ilerlemeye en fazla iman etmiş olanlar dahil, hiç kimse, meşrebi ya da lisanınca "değer miydi?" diyen bir şeyler eveleyip gevelemekten alamıyor kendisini.

Modern dünyanın skolastik hikayeleri karşısında kazanan yine diyalektik oldu. Tarih, nihayetinde abartılan durumlar üzerinden bir savrulmalar tarihi. Daha beteri, modern dünyada bu, abartıların keskinliği nispetinde basit savrulmalar olmaktan da çıkıp, "çakılmalar" haline geldi.

İsrail'in son gaddar operasyonunu düşünürken aklıma gelenler bunlardı. İsrail'i kuranlar Nazi zulmünün tanıklarıydı. Kapatıldıkları gettolarda Nazilere karşı yer yer kahramanca direndiler. Çoluk çocuk, yaşlı kadın, erkek demeden öldüler, öldürüldüler. İsrail'i kuranlar bu kanlı tecrübeden şöyle böyle kurtulmuş olanlarıydı. Ama onlar İsrail'i diyalektik uyarıcılara dikkat ederek değil; mimetik ve katarsistik olarak inşa ettiler. Bu doğrusal bir programlamaydı. İki nokta arasından sadece bir doğru geçtiği ve bu doğrunun tek doğru olarak anlatıldığı bildik bir hikayedir bu. Yaşadıkları acı tecrübelerden arınmak adına o tecrübenin kendilerine yaşattıklarını Filistinlilere yaşattılar, yaşatıyorlar. Nazilerden, duvar örme ve düşmanını gettolara tıkarak yok etmeden başlayarak, ne kadar çok şey öğrenmişler meğer. Oysa seçkin topluluk olmak iddiasını ırkçı bir temelden hikaye etmekle, dinsel temelden hareketle hikaye etmek arasında nasıl bir farklılık olabilir ki?..

Türkiye ve İsrail, muhabbetli geçen yıllardan sonra aşama aşama bir gerginliğin içine giriyor. Bu ara, düne kadar kanlı bıçaklı olduğumuz Suriye, İran, Yunanistan hatta Rusya ile balayı yaşıyoruz. Reelpolitik açısından bu durumlar nereye isabet ediyor? Bilmiyorum. Bildiğim yine diyalektik gereği Türkiye ile İsrail arasında yaşanan bu gerilimin sonuçlarını, kimin kazanacağı ya da kaybedeceği gibi basit bir envantere dayandırmanın ne kadar da boş olduğu. Türklerin İsraillilerden bir farkı var. İsrailliler hep getto hayatı sürdüler. Türkler ise bu harika coğrafyada hep başkalarıyla birlikte yaşadılar ve yaşarken yaşatmayı da düşünen bir tarih tecrübesi sahibi oldular. Modernleşme tarihimiz bu birikimi hayli örselese de yok edemedi. Şimdi bu gerilim bizi gettolardan ibaret bir hayata mahkum olan İsraillilerin, dişe diş, göze göz diyen standartlarıyla buluşturan bir savrulmaya itebilir. Ya da, Siyonizm'in Nazizm'den öğrendiğini kendisine iade etmekle başlayan; bizi yeniden unuttuğumuz tarihsel tecrübelerin birikimi ile buluşturan, makul İsrail kamuoyunu da kazanmayı ihmal etmeyen, ilmine aşina olduğumuz, sabır isteyen yeni bir barışın ziraatini başlatabilir...

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT