Türkiye ile İsrail arasındaki 'Ayrılık'

21.10.2009 01:45

M. Naci Bostancı

TRT'de yayınlanan "Ayrılık" dizisindeki kimi sahneler İsraillileri kızdırmış. Diziyi seyretmemiştim, sonradan bazı sahnelerini gördüm.

Ekranlardakiler, Filistin haberlerinde gördüklerimizden farklı değillerdi. Mesela bir Filistinlinin havaya kaldırdığı bebeği İsrailli asker tüfekle vuruyordu. Bebeklerin dahi İsrailli askerlerin saldırısından kurtulamadığına yönelik bir mesaj... Sadece bu değil, aynı zamanda vahşetin boyutuna ilişkin bir gönderme. Bebeklerin bile hedefte olduğu bir saldırganlıkta insanlar neler yaşar, düşüncesini hayal güçlerine sunan bir imge. Yanlış mı? Gazze'de benzeri sahneler yaşanmadı mı? Filistinlilerin çeşitli kampları basılarak orada insanlar rastgele öldürülmedi mi? 1982 yılında Beyrut'ta uluslararası koruma altındaki Sabra ve Şatilla kamplarında yaşananlar henüz insanların hafızasında. Ariel Şaron'a "Beyrut Kasabı" unvanını kazandıran bu katliamların sadece İsraillilerin değil, insanlığın üzerine de düşürdüğü leke henüz temizlenmedi. İsrail devleti kurulurken, daha başlangıçta harcın içinde terör ve katliamlar yok mu? En son Gazze saldırılarında askerlerin "operasyonunu" bir film heyecanı içinde izleyip bir yandan da piknik yapan sivil İsrail vatandaşlarının fotoğrafları halen arşivlerde.

İZLEDİĞİMİZ SOYKIRIM FİLMLERİ

İsrailliler, kendilerini meşrulaştıracak, yapıp ettiklerini makul gösterecek gerekçeler üretiyorlar muhakkak. Zor bir coğrafyada hayatta kalabilmenin bedeli olarak, istemedikleri ama kaçınamadıkları "nefsi müdafaa şiddeti ve kanı" şeklinde onu ayrı bir kategoriye yerleştiriyorlar. Fakat kan sadece kandır ve onu sınıflamaya başladığınızda nerede duracağınız belli olmaz. Coğrafya zor ama bu zorluk herkes için. O yüzden kan kanı çağırıyor, ölüm ölümü. Şiddet, siyasetin olağanlaştırılmış bir aracına dönüştüğünde kendi dilini, meşruluğunu, gerekçelerini de üretiyor.

İsrailli yetkililer, Ayrılık dizisindeki anlatımı, bu anlatımdan çok daha önce Türkiye kamuoyundaki Filistin'de yaşanan dramlar karşısındaki hassasiyeti kendi alışkanlıklarıyla antisemitizm ile ilişkilendiriyorlar. Bu, çok kolay bir kaçış yolu. Antisemitizm bu akıl yürütmede İsrail siyasetinin ortağı kılığında karşımıza çıkıyor. Bazen size karşı üretilmiş bir hayaleti bağlamını değiştirerek kullanışlı bir araca çevirebilirsiniz. Antisemitizm suçlaması kana ve vahşete ilişkin olarak yapılması gereken tartışmayı gölgeleyen bir perdeye dönüştürülüyor böylece. "Sen kan döküyorsun" iddiasını söyleyen, "hayır antisemitist değilim" müdafaasına zorlanıyor. İsrailli yetkililer bilmelidirler ki, Türkiye kamuoyunda Yahudilere, İsrail devletinin vatandaşlarına karşı sistematik, sadece inançlarından dolayı herhangi bir kızgınlık, öfke, saldırganlık söz konusu değildir. Tarihten, II. Beyazıt'tan bahsetmeyeceğim. Türkiye'nin Yahudi vatandaşları var. Kamuoyunun duyarlılıkları hakkında o insanlardan da bilgi alabilirler. Yahudiler için rezervasyon bölgeleri oluşturmak, toplama kampları kurmak hiçbir zaman bizim fikrimiz olmadı. Hiç Dreyfus davamız yok. Çok sınırlı bir çevrenin, kaynağı bizim tarihimiz ve geleneğimiz olmayan bir ilham ile yürüttükleri Yahudi aleyhtarlığı hiçbir zaman kitlelere mal olmadı. Aksine Yahudiler denildiğinde aklımıza çalışkanlık, iş becerisi gibi nitelikler, insanlığın kültür ve sanat hayatına katkı yapan çok sayıdaki insan gelir. İsrail devleti denildiğinde ise en azından zihnimizin bir kısmında, çöle hayat veren bir modern örgütlenme, aynı coğrafi kaderde buluştuğumuz bir siyasi yapı vardır. Diğer kısmında ise elbette bu devletin "kendi dilinde kılığını değiştirdiği" kabul edilemez uygulamaları bulunur.

Çocukluğumun en popüler kitaplarından birisi Anna Frank'ın Hatıra Defteri'ydi. Nazi devletinin kahredici ölüm makinesi karşısında saklandığı yerden küçük kalbinin korkularını ve ürpertilerini bizimle paylaşan o kızı kendi kızımız bildik. Onun Yahudi olmasının ne önemi vardı? O sadece küçük bir kızdı. Karşısında ise sorgusuz sualsiz kan döken ceberut bir devlet mevcuttu. Hangi safta yer alacağımız çok açıktı. Ama şimdi o küçük kızın kardeşleri, dini ondan farklı olsa da aynı "küçük kız" safında yer alan ve aynı yerde korku ve ürpertiyle karşısındaki saldırgan güçten saklanmaya çalışan Filistinli çocuklar. Onların anneleri, babaları, kardeşleri... Bırakın şu veya bu kültüre ait olmayı, sadece insan vasfıyla yapacağınız ayrım, yanında yer alacağınız saf çok belli. Her şey çok çıplak... Hangi insan bu resimdeki namluyla tokalaşabilir?

Bu ülkede yıllarca soykırım filmleri seyrettik: Schindler'in Listesi, Hayat Treni, Amen, Gri Bölge, o yürek burkan Sophie'nin Seçimi... O filmlerde de safımız çok açıktı. Kendimizi Sophie olarak gördük, aynı zamanda onun seçilmeyen çocuğuyduk. Bir kez bile, o insanların Yahudi oldukları ve bu yüzden hiç olmazsa başlarına gelenin bir açıklamasının bulunabileceği iddiasına yakınlık duymadık. Vahşetin açıklaması, gerekçesi olabilir miydi? Filistinlilerin hayatlarıyla Yahudi soykırımı filmleri arasındaki akrabalığı biz kurmadık, hayır, İsrail güçleri silahlarıyla ve baskılarıyla bunu yaptılar. Biz sadece gördük ve bunu dile getirdik.

İSRAİLLİLERE İKİ TEKLİFİM VAR

Birincisi Ayrılık dizisi üzerinden diğer sorun alanlarına ilişkin bir kamuoyu iletişimi kurmasınlar. Bu her şeyi birbirine karıştırmak olur. Heron'u, Konya semalarındaki tatbikat uçuşlarını, çeşitli ikili anlaşmalara ilişkin pürüzleri yerli yerinde konuşup tartışsınlar. Hele hele "Türk ordusu daha İslamcı hale geldi, Türkiye ile İsrail arasındaki sorunların kaynağında bu var" türünden polemiklerle "iç siyasetin sinir uçlarına" dokunduklarını zannetmesinler. Ordunun Müslümanlığı Türkiye'deki Müslümanlığın bir parçası, ne daha fazla ne daha az. İkinci teklifim ise Ayrılık dizisini İsrail'de de göstersinler. Eğer bu dizi oyunculuğu, senaryosu, dili, estetiği itibariyle başarılıysa, bırakın İsrailliler kendi gerçeklikleriyle burada anlatılanları karşılaştırsınlar, fikirlerini dile getirsinler. Sivil bir diyalog oluşsun. Dizi kötüyse o zaman zaten başarısızlığıyla kendi aleyhinde bir propaganda materyaline dönüşür. Onun üzerinde de konuşulabilir, o diyalog kurulabilir. Belki yaşanan vahşeti anlatmak bakımından daha iyisini kimi İsrailliler yaparlar, çünkü eminiz ki insanlığın ortak vicdanı orada da güçlü bir nabız olarak atıyor.

Son bir söz: Ortadoğu coğrafyasında yaşayanlar şu veya bu şekilde barışın yolunu bulmak zorundalar. Çünkü kimlikleri, inançları ne olursa olsun birbirlerinin yüzüne bakmaya, birbirlerini görmeye mecburlar. Mekânı değiştiremezler. Sınırda tank bekletmek yerine bırakın ticaret yerleri kursunlar. Zaman içinde sınırları esnetecekleri, halkları birbiriyle kaynaştıracakları bir gelecek üzerine düşünsünler, bunun mimarı olsunlar. Coğrafi kader, savaşın bedelini en acı şekilde herkese yükler, barışın nimetlerini ise kardeşçe bölüştürür. İsrailli yetkililer bilmelidirler ki, Ortadoğu coğrafyasının iyileşmeyen yarası Filistin'dir. İsrail yaraya tuz basmadan fayda görmemiştir, merhem olmayı denemelidir. Malum, ayrılıkları kavuşmalar takip eder, yeter ki ne olup bittiği anlaşılabilsin. Ayrılık dizisini yapanlara kavuşma dizisi için de ilham verici bir İsrail politikası dilerim.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim