Türkiye de, siyonist rejim de ’büyük’ oynarken; ’bilge’mizin buyrukları

10.06.2010 16:14

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Günlerdir, siyonist İsrail rejiminin kanlı saldırıları üzerinde konuşuluyor.

Geçmişte, İsrail rejimiyle karşı karşıya gelinmediği için, orada yüzlerce, hattâ binlerce insanın bir günde öldürüldüğü kanlı cinayetler karşısında ya diplomatik birkaç itiraz ve suçlama cümlesi ediliyordu, ya da tamamiyle sessiz kalınıyor ve görmezlikten geliniyordu..

Ama, şimdi 10 kadar kurban verilince, hepimiz yüreğimizin taa derinliklerine saplanan bir zehirli hançerin acısını hissettik..

Bu acı hissinin, birkaç sebebini sayacak olursa, bu durum, 

1- Türkiye’nin güçlü ve hele de bölgesinde artık karşı konulması daha güç bir devlet haline geldiği kanaatinden,

2- İsrail rejimiyle çok sıkı ilişkiler içinde bulunulmasından,

3- İsrail gibi bir küçük ülkenin, gerçekte bir uluslararası emperyalizmin bölgedeki su üstünde gözüken kısmı durumunda gözükmesinden kaynaklanıyordu.. Karşı çıkılamaz sanılan Türkiye’ye karşı, hiç aldırmadığı görülen bir İsrail rejimi ile karşılaşıldı.. Ve bu yok sayma, İsrail rejimiyle kuruluşundan bu yana, bütün bölge ülkelerini hiçe sayarak 62 yıldır süren sıkı işbirliğinin de buna yaramadığı görüldü.. Ve İsrail rejiminin gerçekte küçücük bir rejim olmadığı, arkasında bütün bir emperyalist dünyanın olduğu bir kez daha ve çok net olarak görüldü..

Şimdi Türkiye’nin karşılık vermesinin öyle sanıldığı gibi basit olmadığının kafalarda dank etmesi, İsrail’in, Amerikan emperyalizmiyle aynı mânâya geldiğinin anlaşılması yüzündendi.. 

*

’Efendim, yardım kuruluşlarının ve onların davetine katılan yüzlerce ’insanî yardım’ ve ’barış gönüllüsü’nün söylem ve eylemleri içinde bazı yanlışlar yok muydu?’  gibi suallerin sorulmasının bir etkeni de bu olsa gerek..

Sahi, böyle bir iddiada bulunulabilir mi? Ve bulunulursa, bizzat bu da bir yanlış olmaz mı?

Sanki, pîr’u pâk, günahsız kimseler arıyor gibiyiz..

Öyle bir yolculuğa çıkarken, bazı insanların,  ’bir müdahale olursa, müdahale eden güçleri denize dökeriz..’  gibi laflar etmesini, savaşa gider gibi beyanlarda bulunulmasını, sadece muhtemel saldırılara karşı bir psikolojik hazırlık olarak görmek gerekir..

Halbuki, mes’elenin asıl görülmesi gereken tarafı şudur: Bir  ’İnsanî Yardım konvoyuGazze Muhasarası/ Kuşatması’nı etkisiz kılmak veya kırmak ve orada direnen insanların yardımına koşmak için, tamamiyle sivil bir çabayla ve de Gazze’de 1,5 milyon insanın kıstırıldığı o en alçakça baskılara karşı onların acısına ortak olmak için yola çıkmışlardır..

Bu yardım konvoyu ve içindeki 700’ü aşkın insan, hiç kimsenin kimseye, ’nereye gidiyorsun?’ diyemiyeceği, ’uluslararası sular’da yol alırken, ’deniz haydutları/  /korsanları’  tarafından bir saldırıya uğradılar ve kaçırıldılar.. 600 kişinin zorla bir yerlere  kaçırılması, özgürlüklerinin kısıtlanması, başka bir rejim tarafından gerçekleştirilmiş olsaydı, her halde, yer yerinden oynardı..

Böyle bir durum için, saldırıyı yapan tarafın kendisini bir devlet olarak göstermesi, öyle bir iddiada bulunması, durumu hafifletmez; tam tersine, bir de daha bir ağırlaştırır bu korsanlığı..

Siyonist İsrail rejiminin yaptığı da budur..

Böyle bir saldırı karşısında, ’insanî yardım gönüllüleri’nin hiç tepki vermemesi de belki beklenebilirdi. Ama, uluslararası sulardaki bir gemide, uluslararası hukuk açısından da izahı mümkün olmayan bir saldırıya maruz kalanların, helikopterlerden geminin güvertesine inip, etrafa ateşli silahlar ve sis bombalarıyla saldıranlara karşı kendilerini savunmak için, ellerinde çubuk veya sobalarla direnmeleri, bütün canlılarda var olan ’nefsin korunması’ içgüdüsünün de bir yansıması olarak görülmelidir.. 

Eğer, bu saldırı, siyonist İsrail rejiminin kendisine aid olduğunu ileri sürdüğü karasuları içinde olsaydı, o zaman durum uluslararası hukuk açısından farklı olurdu..

Bu cinayetkâr rejim, bu haydutluğu, bu korsanlığı da gerçekleştirmiş ve ’yardım ve barış gönüllüsü’nden onlarcasını yaralamış, 9 adedini de katletmiştir; ’Ben uluslararası sular filan tanımam, bütün uluslararası sular, benim cevelangâhımdır,  istediğim yerde dolaşırım, istediğim gibi davranırım, istediğim barbarlığı sergilerim..’ mantığıyla..

Ve üstelik de, bu yardım konvoyunun, bölgenin müslüman halklarına ihanet olacak şekilde kendisine bütün imkanları 60 küsur yıldır sunmuş olan TC rejiminin bayraklarıyla donanmış olduğunu bildiği halde..

*

Bu konu günlerdir, sadece Türkiye kamuoyunu değil, dünya siyasetini de derinden meşgul etmekte.. Çünkü, Türkiye’yi bu zamana kadar, hele de son 100 yıldır, Batı dünyasının kâhyası gibi gören emperyalist çevreler, bu konuya o kadar hassasiyet göstermesini anlamadıklarını söylemekte ve hattâ Türkiye’nin eksen kaymasına uğramakta olduğunu, İslam dünyasına Batı’dan kopup müslüman dünyasına dönmekte olduğunun işaretlerini verdiğine dair değerlendirmeler yapmakta; Batı dünyası nazarında, son 200 yıldır, ’hasta adam’ olarak nitelenen ülkenin bugün Batı karşısına ’kızgın adam’ olarak çıkmakta olduğunu dehşetle beyan etmekteler..  Ki, Dışişleri Bakanı Ahmed Davudoğlu, ’İsrail (Şilat isimli) bir askerini kurtarmak için 5 yıldır Ortadoğu’da onca buhranlara sebebiyet vermişken, biz kendi vatandaşlarımızın hukukunu sormayacak mıyız?’ derken, evet sadece bu açıdan bile oldukça haklı ve makûl bir mantık sergiliyordu.

Denilebilir ki, -Suriye hariç- hemen bütün arab rejimleri, kendi halklarının gönüllerini de fetheden tavırlarıyla, Tayyîb Erdoğan’ın etkisinin artmasından ürkmekte ve bölgenin bazı ülkelerinin kamuoyunda da, Tayyîb Erdoğan’ın siyonist İsrail rejimine, ağır suçlamalarla karşı çıkması yüzünden Ortadoğu halklarının kamuoyunda Türkiye’nin itibarının çok yükselmesi hasebiyle, karşılarına dişli bir rakib çıktığı, kendilerinin geri planda kaldıkları gibi duygu ve düşünceler açıkça ifade edilmektedir..

Siyonist odaklar karşı propaganda silahına sarılıyorlar!

İsrail rejimi ve arkasındaki emperyalist güç odakları ise, ilk şok dalgasını atlattıktan sonra, dünya çapında karşı propaganda yayınlarına ağırlık vererek kendilerini ve bir yardım gemisine saldırıp o kadar insanın katledilmesini mazur ve de gerekli göstermenin çabasındalar.. Ve bu hususta aykırı seslere de tahammül edemediklerini bir daha gösterdiler..

Nitekim, Amerika’da Beyaz Saray'ın en kıdemli muhabiri olan 89 yaşındaki Helen Thomas'ın, İsrail rejiminin,  Gazze'ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine yaptığı baskının ardından bu ülkeyi eleştirmesi, işinden olmasına yetti.. Thomas, geçen hafta, Beyaz Saray Sözcüsü’nü, ’aynı durum bize yapılsaydı, bunu savaş sebebi saymaz mıydık?’ diye güç duruma sokmuştu.. Şimdi ise, 8 Haziran günü medyaya yansıyan haberlere ve ortaya çıkan video görüntülerine göre Thomas’ın, ’Filistin’de yaşayan yahudilerin geldikleri ülkelere,  Polonya, Rusya ve Almanya'ya geri gitmelerinin gerektiğini’ belirtiyor ve ''Yahudiler Filistin'den defolup gitsinler. Polonya ve Almanya'ya, Amerika'ya ya da her nere ise oraya dönsünler" ifadelerini kullandığı anlaşıldığından, işine son verildiği açıklanmış bulunuyor...

Duayen muhabirin, bu yahudi karşıtı sözlerinden dolayı özür dilediği, ancak özrünün fazla işe yaramadığı bildiriliyor..  Nine Speakers'tan yapılan resmî açıklamada; Helen Thomas'ın saygıdeğer bir gazetecilik kariyeri olduğu, ardından gelen kadın gazetecilere yol açarak öncülük yaptığı, ancak ortaya çıkan Ortadoğu'ya dair yorumları yüzünden onunla artık çalışamayacakları belirtiliyor..

Bu arada, Beyaz Saray sözcülerinden Ari Fleischer’in de, Thomas'ı eleştirenler kervanına katıldığı ve hattâ duayen muhabirin yazarlık yaptığı Hearst'ten kovulmasını açıkca istediği ortaya çıkmış bulunuyor.. Thomas, John F. Kennedy'den bu zamana kadar Beyaz Saray muhabirliği yapıyordu.. (Bu vesileyle belirtelim ki, 300 milyonluk Amerika’da 6-7 milyon kadar yahudi olduğu halde, bu ülkenin medya kuruluşlarının yüzde 70’den fazlası yahudi sermayedarların elinde ve medya çalışanlarının en az yüzde 25’i de yahudilerden oluşmaktadır.)

*

Türkiye böyle bir haklı tepki fırsatını her zaman yakalayamazdı..

Ama, siyonist odakların o propaganda gücüne rağmen, Türkiye’nin bu kadar haklı ve İsrail rejminin de Türkiye’ye karşı bu kadar haksız duruma düşebileceği durumlar her zaman tekerrür etmez.. Bu bakımdan. Tayyîb Erdoğan ele geçen bu fırsatı, kemalist/ laik bir rejimin çerçevesi içinde oldukça dikkatli ve de sert şekilde, iyi kullanmıştır.. Bunu başkalarının da aynı şekilde kullanamıyacağı açıktır. Tayyîb Erdoğan’ın bu tutumu karşısında, hele de Ortadoğu’nun müslüman halkları, nice zamandır müslümanlar arasından yükselmesine hasret çektikleri bu soylu çıkış üzerine hattâ büyük hayallere bile dalmışlardır.. Nitekim, Ezher ulemâsından bir grup, geçen hafta yayınladıkları bir bildiride, Erdoğan’ı  Selahaddin Eyyubî, Sultan Fatih, Hasan’ul Bennâ’ vs.’ye benzetmişlerdir. Her ne kadar, henüz bu gibi değerlendirmeler için çok erken ise de..

Ne var ki, -Suriye hariç- hemen bütün arab rejimleri, kendi halklarının gönüllerini de fetheden tavırlarıyla, Tayyîb Erdoğan’ın etkisinin artmasından ürkmekte ve bölgenin bazı ülkelerinin kamuoyunda da, Tayyîb Erdoğan’ın siyonist İsrail rejimine, ağır suçlamalarla karşı çıkması yüzünden Ortadoğu halklarının kamuoyunda Türkiye’nin itibarının çok yükselmesi hasebiyle, karşılarına dişli bir rakib çıktığı, kendilerinin geri planda kaldıkları gibi duygu ve düşünceler açıkça ifade edilmektedir..

*

Elbette, T.C.’nin dış ve de içsiyasetinde büyük değişikliklere vesile olabilecek bu gibi gelişmeler olurken, başkaları da boş durmayacaktır, içerde ve dışarda..

Nitekim, içerde nice çevreler gözlerini bazı kemalist güç odaklarının, durumu kanunsuz olarak ve de devrimci atılımlarla frenleme çabalarına umut bağlamışken, ya da bu gelişmelerin o gibi geçmişteki bilinen yöntemlerle yeniden çıkagelmelerine zemin hazırlayabileceği korkularını, ’çok kötü şeyler olabilir..’  şeklindeki felaket tellallığı edâsıyla diye dile getirip, Tayyîb Erdoğanın frenlenmesi temennilerini ifade ederken..

Tayyîb Erdoğan’ın doğru olduğuna inandığı hususları, aklının yattığı ve kalbinin mutmain olduğu konularda yerine getirmekteki kararlılığını bilenler, onun bu siyasetten geri dönmesinin de çok zor olduğunu belirtmekteler..

Esasen, İsrail rejiminin önceki ve halihazırdaki dışbakanları (Livni ve Liebermann) da, Türkiye’nin artık israil ile siyasetlerinde eski duruma dönmesinin neredeyse imkanzıslığını ve Türkiye toplumundaki değişiminden de bu yönde olduğunu karamsarlıkla ifade etmekteler.. Bu tesbitler yanlış denilemez.. Çünkü, Türkiye toplumunu Tayyîb Erdoğan değiştirmiyor veya belli noktalara çekmiyor; belki, onu, Türkiye toplumunun, müslüman halk kitlelerinin yüreğindeki duygu ve inançlara cevab verecek bir siyaset izlemekte daha bir yüreklendiriyor..

Ama, açıktır ki, bu siyasetin frenlenmesi için, bir çok iç ve dış entrikalar da olacaktır. Bunlardan birisi de, siyonist İsrail rejimi ile Amerikan emperyalizmi ve -Türkiye’nin 200 yıllık batılılaşma siyasetinden kopmakta, makas ve eksen değiştirmekte olduğu korkusuna kapılan- öteki müttefiklerinin entrikalarıdır.. Ama bu entrikalara karşı, Tayyîb Erdoğan’ın da, uluslararası alanda, diplomaside hiç de küçümsenmemesi gereken, etkili bir silahının olduğu görülmektedir.

Bu, Ahmed Davudoğlu’dur..

Çünkü, Davudoğlu, dünya diplomasisinde TC. tarihinde bir başka örneği görülmeyen derecede, dünya siyasetini derinden bilen ve siyasetler geliştirebilen ve muhatablarını etkileyebilen, makûl tezler geliştirebilen bir isim olarak sivrilmektedir..

Ama, buna karşı, uluslararası emperyalist odakların da, bütün müslüman toplumları etkileyebilecek bu gelişmelere karşı,  kısa ve uzun vâdeli bir çok projeler geliştirdiklerini baştan görebilmek gerekiyor..

*

Emperyalizmin isteklerine göre hareket etmeyen bir Türkiye için de şeytanî planlar elbette hazırlanacaktır..

Nitekim, etkili Amerikan gazetecilerinden olan Seymour Hersh, 9 Haziran günü medyaya yansıyan açıklamalarında, ’İsrail’in, PKK ‚nın merkez karargahının bulunduğu Kuzey Irak’daki Kandil Dağı’na  silah sevkiyatı yaptığını ve yahudilerin, bölgede istikrarsız bir Türkiye istediğini’ dile getiriyordu..

Hersh,  İsrail, Ortadoğu'da eski gücüne kavuşmak için birçok hamle deneyecek. Türkiye'yi zayıflatmak için de hazırda bekleyen PKK kullanılıyor. Bunun alt yapısı 2003'te atıldı. Geçen yıllar arasında kat edilen yolu iyi analiz etmek gerekir. 20 yıldır MOSSAD Irak'ın kuzeyinde bekleme halindeydi. Şimdi ise faal olarak çalışıyor.

İsrail'in PKK'dan beklentisi oldukça yüksek. Özellikle Irak'ta yaşanan kaostan sonra Irak'ın kuzeyi daha da önem kazandı. PKK şu anda kontrolsüz güç gibi. Türkiye'nin istikrarından huzursuz olan ülkeler PKK'yı kullanıyor. Şimdi sıra İsrail'de.. İsrail, 10 yıl öncesinde Ortadoğu'da çok güçlüydü. Ancak hatalı politikalar, gücünü iyice eritti.

PKK konusunda İsrail hükümetlerinin aldığı özel bir karar yok. İsrail'de hangi hükümet iktidarda olursa olsun, devlet tavrı olarak PKK'yı destekleyecek. Çünkü Ortadoğu'da güç dengelerini kendi lehlerini çevirmek için Türkiye'ye karşı oyunlar hazırlanmalı. Planlı bir şekilde bu hazırlanıyor. Ancak İsrail'in PKK maşasıyla yaptığı çalışma, Türkiye'nin lehine bir olayın gelişmesine neden oldu. Geçmişte darbeler yapan ordu, PKK nedeniyle AKP ile mükemmel bir uyum içinde çalışmaya başladı. Tek amaç PKK'yı yok etmek. Ordu ve hükümet tek güç olarak hareket ediyor. Bu konuda Türkiye asla tâviz vermeyecek. Sonucu ne olursa olsun kaybeden PKK ve onun destekçileri olacak. İsrail'in en büyük özelliği yaptığı işi çok gizli yapmasıdır.. Ancak gelişen dünya teknolojisi, İsrail'in bu gizliliğini yok etti. Yapacağı birçok operasyon daha hazırlık aşamasında ortaya çıkıyor. Bu da İsrail'i çok zor durumda bırakıyor.

Türkiye İsrail'le yaşadığı gerilim artarsa, bundan kazançlı çıkacak ülke Ermenistan olacak. Çünkü ABD'deki Yahudi kuruluşları, kabul etmek istemeselerde 1915 olaylarına destek verecek. Hatta bazı konularda ortak çalışmaya başladılar. Türkiye'nin gelişmesini istemeyen bir diğer ülke de Ermenistan.’  diyordu.

Seymour Hersh, bu arada, ’ABD, Türkiye'de birçok gizli üsse sahip. Geçmiş dönemlerde faaliyete geçen bu üstler yanılmıyorsam 7 kentte bulunuyor. İsrail, bunların hepsinden haberdar. PKK da bu üstlerin yerini biliyor. Hatta PKK'dan kaçan bir itirafçı, üsler hakkında açıklamalarda bulunmuştu. Fakat bu durum Avrupa'nın her ülkesi için geçerli. Özellikle Orta Avrupa'nın birçok ülkesinde Amerikan üsleri mevcut. Hatta bazı Avrupalı ülkelerin hükümetleri, üslerin yerini bile bilmiyor. NATO üsleri olarak algılanan bölgeler, aslında sadece ABD'nin çalışmaları için kullanılıyor.’  iddiasında da bulunuyordu.. Ve bunların yanlış olduğunu söyleyebilmek, maalesef pek mümkün gözükmüyor..

’Hasta Adam’, ’kendine gelmeye çalışan adam’ ve de, ’her türlü otoriteye boyun eğmeyi benimseyen adam..’

Bu gelişmeler olurken.. Fethullah Gülen’in bu konuya dair sözleri de gündeme oturdu..

Onun yalanlanmıyan ve takibçilerince tevil edilmeye çalışılan sözlerini duyar duymaz, ilk andaki duygu ve tesbitlerimi (5 Haziran günü yayınlanan bir önceki yazımda) nasıl ifade ettiğimi bir daha hatırlayalım:

 ’(…) Böyleyken, Wall Street Journal’de 4 Haziran günü yayınlanan mülâkatında Fethullah Gülen’in, ’Gördüğüm şeyler hiç de hoş değildi.. Çok çirkin şeylerdi’ gibi yuvarlak sözler ettikten sonra, yardım organizatörlerinin Gazze’ye yardım götürmeden önce, İsrail’le uzlaşma yolunu seçmemelerini, ’faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye baş kaldırmak’ diye nitelemesi şaşırtıcıydı. O zaman, bütün enbiyaullah’ın, ilahî peygamberlerin kendi dönemlerinin gayrimeşrû’ otoritelerine başkaldırmış önderler olduğu gerçeği nasıl izah edilecektir?

(…) Gülen’in bu tavrının, Filistin’de verilmekte olan mücadeleler için daha önceki yıllarda yaptığı değerlendirmelerle birlikte ele alınmasında fayda vardır.. Hatırlanacağı üzere, F. G. etrafında şekillenen hareketin ileri gelen sözcülerinden nicelerinin,  Şeyh Ahmed Yâsin’in alçakça katledildiği günlerdeki açıklamaları ve Filistinli direnişçileri terörist olarak nitelemeleri ve ayrıca devlet olmayan güç odaklarının bağımsızlık savaşına girişemiyecekleri yönünde dillendirdikleri tuhaf beyanlar da, dikkatleri üzerine defalarca çekmişti..’

Evet bunlar, haberin ulaştığı ilk anda, sıcağı sıcağına dile getirilmiş görüşlerdi..

F. G. etrafında yapılmakta olan tartışmalara bu açıdan bakmakta fayda olsa gerek.. Onun bu zamana kadar sergilediği tavırlar, bu son tavrıyla da bir ayniyyet göstermiyor mu, esasen.. Onun son 30 yıllık çizgisine bakanlar için ortada şaşılacak bir durum bulunmamaktadır..

Bu bir mizac, / karakter mes’elesidir..

Onun hemen bütün çalışmalarında bu eğilim sezilmektedir..

*

Bunlar burada sıralamaya kalkışılsa bu yazı kocaman bir kitaba dönüşür..

Ama, kısaca söylenmesi gereken şudur:  F.G.’nin bu son görüşlerinde de şaşılası bir durum yoktur..

Böyleyken, F.G.’nin -haydi, ’İHH’dan yeni haberdar oluyorum..’- şeklindeki beyanını bir kenara bırakalım; 20 yılı aşkın bir zamandır  dünyanın birçok yerlerinde etkin faaliyetler sergileyen bir İHH’dan yeni haberdar olduğunu söylemişken, hemen ardından da, ’Vakfin politik bir amaç güdüp gütmediğini kestirmek güç..’ şeklinde konuşması, ve hele, ’İsrail’den izin alınmalıydı..’  veya ’yapılanlar otoriteye karşı bir başkaldırıdır..’,  şeklindeki son sözleri, geçmiştekilerin üzerine bir de tüy dikti..

F. G.’nin bu yaklaşımları üzerine, takibçileri, bağlıları veya sempatizanlarının İslamî bir hizmet adına diye katıldıkları çalışmaların içinde, hocalarının  karşılarına çıkan bu gibi söz ve eylemleri karşısında te’viller ne olursa olsun, mızrak çuvala sığmıyor ve bu zayıf sözler te’ville kurtarılamıyor..

Hani, meşhur fıkradır..

Bir şehzade ava gitmiş, etrafında hizmetindekiler ve de yalakaları..

Şehzade arada bir acaib laflar ediyor, ama, dalkavukları, o sözleri tevil edip duruyorlar..

Nihayet, bir söz söylüyor şehzade.. Bir ok attım, kebab oldu..’ diye..

Etrafındakiler, ’şehzade hazretleri ne demek istedi..’ diye onun dalkavuk musahibine soruyorlar.. O da, ' şehzademiz az ve öz konuşur..’ dedikten sonra, müthiş bir tevil yapıyor..

’Yani, şehzâde efendimiz buyuruyor ki: Bir ok attım, havada bir güvercini vurdum, güvercin, oka takılı haldeyken, ok gitti bir çakmak taşına çarptı, o çarpmayla kıvılcımlar meydana geldi.. Güvercinin tüyleri alev aldı ve güvercin kebab oldu.. Yani, şehzademiz bu kadar işi böyle kısacık bir cümlede ifade etmiş oldu, ne büyük hüner..’

Etraftakiler de alkışlıyorlar... Hayran hayran..

Av devam ederken, bir süre sonra, şehzademiz bu kez de 'Bir ok attım, âşûre oldu..' buyuruyor:

Dalkavuk musahib, şehzadeyi kenara çekiyor, ’âşûre tadlısı için on farklı malzemeyi ben bu dağ başında, nereden bulacağım; ben bunu nasıl izah edeyim, bu kadar saçmalık olur mu, a efendim..' diyor..

Bu karakter yapısı ortada iken, bu te’vil çabaları da ne oluyor?

İmdi…

Benzetmek gibi olmasın da..

F.G.’nin son sözleri kamuoyunun dikkatini üzerine bir kez daha çekmişe benziyor..

Bülend Arınç gibiler, ’o zâten her zaman doğru söyler, yine doğru söylemiştir..’ diye, tuhaf bir mantık sergiliyor..

Niceleri de te’vil ediyor..

’Allah insanı halketmiştir, insan da te’vili..’ sözünü hatırlatacak cinsten bir anlayışla..

*

Bazıları da F. G.’nin bulunduğu B. Amerika’da,  Pennsylvania’da esir gibi sayılması gerektiğini çağrıştıracak ma’zeretler üretiyorlar.. Ama, o, esir değil ki, kendi arzusuyla seçti orayı..

Aykırı bir söz söylemesi halinde başı ağrıyacaksa.. En azından susabilirdi..

Ama, o, birkaç cümlelik bir laf edince, alkışlar, eleştiriler, tartışmalar ve te’viller sökün etti.   

6 Haziran akşamı, TRT'de, Zaman Gen. Yayın Md. Ekrem Dumanlı da kendisine göre izahlar yapıyordu,.. Daha önce de Huseyn Gülerce, Ali Ünal, Kerim Balcı ve Abdulhamid Bilici gibi Zaman yazarları izahlar yapmışlardı..

A.Ünal, durumu, F.G.’nin Amerika’da yaşadığını hatırlatarak, onun bu açıklamalarının bu çerçevede ele alınmasını hatırlatıyor,  'Hocaefendi hep deplasmandadır' diye izah etmeye çalışıyordu; ama, bu, tatmin edici miydi? Sanıyorum, bu te’viller kendi bağlıları dışındakileri tatmin etmiyecektir.. 

Buna rağmen, tevil ediciler devreye girince.. Herkese mavi boncuk gösterilecek şekilde, başka türlü izah edilemiyecek söz yoktur.. Ama, ‘sarahat olan sözde, te’vil ve de ictihada mesağ yoktur’ da denilmiştir..

Ancaak, yine de, F.G'nin tavrı yeni olmadığına göre; ona K. Mısıroğlu’nun, internetlere düşen video görüntüsündeki gibi, ’Onun kalbi gâvurdan yana, gâvura açık!.. ’  kabilinden ağır saldırılar yapılması yerine, eleştiri yapıp geçmekle yetinmek, en iyisidir, sanıyorum.. Çünkü, o, bu gibi eleştiriler karşısında, onyıllar boyunca sürüp gelen ve kendisine göre tutarlı olduğunu zannettiği çizgiyi terkedecek değildir..

Kaldı ki, nice müslüman olmayan ve hattâ yahudi ve dahası, ’haham’ bile olan bazı kişiler de sionizme ve siyonist İsrail rejiminin siyasetlerine şiddetle karşı çıkıyorlar diye, onların kalbinin İslam’dan yana olduğunu mu düşünüyoruz?

Hiç de öyle değil.. Onlar, -her ne kadar, eldeki Tevrat ve Talmut gibi kitablarında,  kendilerine karşı çıkanların nasıl öldürülmesi gerektiğine dair çok acımasız emirler varsa da..- yahudiliğin bu zulümlere izin vermediğini düşünüyorlar.. Yani, onlar da kendilerine göre, kendi dinî kaynaklarının bir yorumunu yapıyorlar.. F.G. de, nicelerimize yanlış gelse bile, bir çok konuda, İslam’dan anladığı ölçüler içinde, kendi yorumunu yapıyor..

Hem, İslam tarihinde/ tarihimizde, en aykırı yorumları yapanlar, sadece F.G. mi?

Tarihimiz boyunca da, nice Yezid’lere itaati, fitne çıkarmamak için otoritelere başeğilmesini isteyenler olmadı mı? Ve hattâ, ’zâlim ve zorbalar her ne yaparlarsa yapsınlar, onların kendilerini Cehennem’e hazırladıklarını düşünüp, onlara itaat edilmesi’ne dair bazı sözleri, Resul-i Ekrem (S)’e bile nisbet ederek tekrarlayanlar olmadı mı?

Bu bakımdan, F. G.’nin yaptığı yorumları da, nicelerimize acı verse bile, fazla büyütmeden, ve kızgınlıkla, ağır ithamlara ve töhmetlere tevessül etmeden karşılayabilmeliyiz..  

Sanıyorum ki, F. G., ’taqıyye’ yapıyor ama, taqıyye’nin sadece farsların işi olduğunu bilhassa belirterek.. Özellikle, onun  ’otoriteye başkaldırı'  lafı da aslında çok uyarıcı.. Çünkü, meşru’ ve gayrimeşru’ diye bir ayırım yapmadan, her türlü otoriteye itaat çağrısı, onun ruhuna sinmiş âdetâ..

*

Evet, F.G., kendisine samimiyetle ve umutla bağlanan insanların İslamî hizmet aşk ve heyecanlarını ilginç çalışmalara kanalize ediyor.. Şahsen, bu yolun, onun bağlılarının samimiyetle arzuladıkları hedeflere ulaştıracağından emin değilim ve de derin şübhelerim var.. -Türkçe olimpiyadları ve dünyanın bize uzak ve akıl almaz köşelerinde okullar açılması ve benzeri çabalar- bunların mutlaka İslamî bir hedef gözetilerek yapılıp yapılmadığı üzerindeki tartışmaları bitirmeye yetmemektedir..  

Unutmayalım ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Orta Asya’nın ve Kafkasya’nın müslüman halkları, 75 yıllık komünist dönemde sandıklarda sakladıkları arabça matbaa malzemelerini çıkarıp, Rusya’nın ve genel olarak bütün slav kavimlerinin kullandığı kril alfabesi yerine arab alfabesiyle ve türkçe olarak  dergiler-gazeteler çıkarmaya başlayıp, kendi öz kültürleriyle ve geçmişleriyle yeniden bağ kurmaya kalkıştıklarında, F. G.’nin gazetesi o ülkelerde devreye sokulup, geniş imkanlarla, ’latin alfabesiyle türkçe yazılması’nın öncülüğünü yapmış ve o öze dönüş heyecan ve çabalarını söndürmüş ve F.G. bu sonucu almakla da bizzat öğünmüştür, ’eğer biz olmasaydık, bölgeye Suudîler veya İran hâkim olurdu..’ gibi yanıltıcı gerekçelerle.. Sanki, bir dışpolitika stratejisyeni..

Bazı faaliyetlerin ilginç bir organizasyon ile dünya çapında yaygın ve etkin olması, bu çalışmalara büyük kitlelerin cezbedilmesi, o hareketin sağlıklı olduğuna mutlak delil teşkil etmez. Bu gibi çalışmalar tarihte başka birçoklarınca da sergilenmiştir.. Yani, başarılı olmayı doğru olmanın, başarısızlığı da yanlışta olmanın kesin ölçüsü olarak almak da bir büyük yanlıştır..

*

’V’allahu bikullî şey’in alîm..’ (Herşeyi en doğru şekilde bilen, muhakkak ki Allah’tır.. -Nûr Sûresi, 35. âyet meâli..)

 

  • Yorumlar 27
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim