Türkiye bu kavgayı hak etmiyor

15.04.2008 04:59

Muhammed Nureddin

Geçmişte yaşananlardan hareketle, Anayasa Mahkemesi'nin AKP'ye açılan davada vereceği karar belli. Bölgesel ve uluslararası bir güç olma noktasında diğer süper devletlerden özellik veya konum açısından geri kalmayan Türkiye, bir kez daha 'sıfır noktası'na dönmeyi hak etmiyor

Anayasa Mahkemesi'nin, Yargıtay başsavcısının AKP'nin kapatılması ve 71 üst düzey üyesinin siyasetten men edilmesi yönündeki iddianamesini görme kararıyla, 31 Mart 2008 modern Türkiye açısından tarihe geçecek. Bu kararın önemi, Anayasa Mahkemesi üyeleri tarafından oybirliğiyle alınmasının yanı sıra mahkemenin birkaç ay sonra vereceği nihai kararın ön göstergesi olmasından kaynaklanıyor. Nihai karar, partinin kapatılarak iktidardan uzaklaştırılması, lideri Erdoğan ve diğerlerine de beş yıl süreyle siyasi yasak konulması yönünde olacak.

Bu karardaki ilk ironi, iktidardaki bir partinin ilk kez askeri bir darbe yaşanmadan devrilecek olması. Bu durum birçoklarını, AKP'nin kapatılması girişimini 'yargı darbesi' diye nitelemeye sevk etti. İkinci ironiyse, anayasanın sadece vatana ihanet suçlamasıyla yargılanmasına izin verdiği cumhurbaşkanının da, yargılanacaklar isimler kapsamına alınması.

AKP'nin laikliğe ihtiyacı var

Bu ironiler, ordu, yargı ve devletteki temel noktaları elinde tutan aşırılıkçı laik güçlerin, AKP'den nihai olarak kurtulma ve Türkiye'de İslamcılığın Erbakan'dan sonraki en güçlü motoru olan Erdoğan'ı 'idam etme' kararlığına işaret ediyor.

İddianamede, AKP'nin laiklik ilkesini çiğnediği için kapatılması talep edilse de, kimse bu suçlamayı doğrulamıyor.

Zira çok sesli bir toplumda, laiklik AKP'nin ve İslamcıların temel talebidir. İslamcıların talepleri, bireysel ve dinsel özgürlükleri koruyan gerçek laikliğin uygulanmasını engellemiyor. AKP üyeleri laiklikle ilgili tartışma yaratan açıklamalarda bulunmuş olsa bile, bu açıklamalar ifade özgürlüğü çerçevesinde geldi.

Türkiye'yi inceleyenler, laiklerle Kemalistlerin laiklik ilkesini ilk çiğneyenler olduğuna işaret ediyor. Zira laikliğin beşiği Fransa'da başörtülü öğrencilerin üniversiteye girmesine izin verilirken, Türkiye üniversitelerindeki başörtüsü yasağı nasıl açıklanabilir?

Türkiye'de temel çekişme, özü itibariyle laiklerle İslamcılar arasında yaşanmıyor. Bu çekişme, sosyal istikrar, ekonomik kalkınma, demokrasinin yerleştirilmesi ve Türkiye'yi bölgesel ve uluslararası alanda yer ve rol sahibi bir ülke haline getirmek için değişim çabası veren ve AKP'nin projesi olarak temsil edilen güçlerle, Türkiye'nin baskı, iç kutuplaşma, gerginlik üreten zihniyetler, ulusalcı, mezhepçi, dinci ayrımlar ve dış savaşlar halkası içinde kalması için zaman kaybının sürmesini isteyen güçler arasında yaşanıyor.

Başörtüsü meselesi, AKP'nin kapatılması talebinin temel gerekçesi. Peki o zaman başsavcı niçin üniversitelerde başörtüsü izni veren anayasal düzenlemenin belirmesi ve kabulünde AKP'nin ortağı olmuş MHP'nin de kapatılmasını istemedi?

Ayrıca Türk ordusu yaklaşık bir yıl önce, meşhur 'elektronik uyarı'sıyla Gül'ün cumhurbaşkanlığını engellemeye çalışmış ve Anayasa Mahkemesi de cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk oturumu için üçte ikilik çoğunluk şartına boyun eğmişti. AKP bu şartı tek başına sağlayamıyordu. Erken seçim çağrısı, durumu AKP lehine netleştirdi. Parti, adayı Gül'ü cumhurbaşkanlığına taşıdı ve o sıralarda, üniversitelerde başörtüsüne izin verilmesi hakkında tartışmaya açılmış hiçbir anayasal düzenleme yoktu.

Daha önce AKP iktidarına karşı belgelenmiş iki darbe girişimi ortaya çıkarıldı ve subay olan 'kahramanları' hakkında işlem yapılmadı. Aksine, darbe girişimlerini belgeleyen dergi kapatıldı.

O halde şu an ki çekişmenin iki farklı proje arasında olduğu söylenebilir. Başörtüsü de bu çekişmenin temel göstergelerinden sadece biri. Başta ordu ve yargı olmak üzere aşırılıkçı laik güçlerin, AKP'nin modern bir devlet kurmaya yönelik reformlarından zarar gördüğü şüphesiz. Adına 'derin devlet' denen bu güçler, yükselen güçlerle çatışma dersini yerine getiriyor ki, bu durum yükselen güçlerin çoğunluğu temsil etmesine rağmen yaşanıyor. 'Derin güçler' görüldüğü üzere 'mühlet' veriyor ancak ihmal etmiyor ve 10 yıl sonra bile olsa, rakiplerini ortadan kaldırmak için uygun fırsat bekliyor.

Laikler her değişimi tehdit sayıyor

AKP'nin projesi bu sınıf için epey tehlikeli; zira, sosyal ve ekonomik alanda en başarılı proje olmasının yanı sıra, dışarının ve özellikle de AB'nin sevgisini kazandı. Dolayısıyla AKP'yi ortadan kaldırma planının karşılaşacağı zorluk buradan kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, laik güçlerin felaket sonuçları da olsa partinin kapatılması davasının ardından gelecek sosyal, ekonomik ve Avrupa'yla ilgili sonuçlarla fazla ilgilenmediği söylenebilir.

AB'nin Türkiye'yle üyelik müzakerelerini askıya alma tehdidiyse, tıpkı Kıbrıs'taki çözümde ve Arap-İslam dünyasına açılmada olduğu gibi, AB üyeliğinde de kendi varlıklarının sona erdirilmesi ve laikliğin tehdit edilmesi dışında bir şey görmeyen Kemalist seçkinler için sevinç kaynağı oldu.

Önceki deneyimlerinden dolayı Anayasa Mahkemesi'nin kararı şimdiden biliniyor. Parti kapatılacak, Erdoğan ve arkadaşlarına siyaset yasağı getirilecek. Fakat AKP bu süreçle nasıl mücadele edecek? Önünde bir dizi tercih var:

  Yasal sürece bağlı kalacak ve mahkemeye savunmasını sunacak. Belki mahkemeyi, laiklik karşıtı olmadığına ikna edebilir. Partinin bu tercihi gözardı etmesi mümkün değil.

  AKP, yasal savunmasına paralel olarak siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran ve kapatma davası açılmadan önce meclis onayı alınmasını şart koşan anayasal düzenleme için çalışabilir.

  Bir önceki tercihin başarısız olması durumunda AKP, halk oylamasına başvurabilir. Laikler halk oylamasına gidilirse, askeri darbeyi son sığınakları olarak görecektir.

Reformları yavaşlatmak hatalıydı

AKP belki de, 22 Temmuz'dan sonra hazırladığı ancak sadece üniversitelerde başörtüsü izniyle ilgili kısmi düzenlemeye dönüşen 'yeni anayasa' kanalıyla yapması beklenen kapsamlı reformu yavaşlatmanın bedelini ödüyor. Başörtüsüne yoğunlaşması, devletin İslamcılaştırılmasıyla ilgili gizli bir gündemi hayata geçirmek istediği görüntüsü verdi.

Diğer yandan, yukarıdaki tercihler başarısız olur, parti kapatılır ve Erdoğan'a siyaset yasağı getirilirse, Türkiye bir kez daha 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbeleri sonrası beşinci kez sıfır noktasına döner.

Bu durumda İslamcıların önünde, siyasi yasaklı olmayan bir ismin liderliğinde yeni parti kurma deneyimini tekrarlamak dışında tercih kalmayacak. Tabii Erdoğan, yasak bitene veya siyasete dönüşüne izin verecek düzenlemeler çıkana kadar perde arkasındaki itici güç olacak.

Türkiye'nin kimliği üzerindeki çekişme nihai bir sürece girmiş olabilir. Fakat sıfır noktasına dönüşlerin sürmesinden en fazla zarar gören kesinlikle Türkiye'nin kendisi. Bölgesel ve uluslararası bir güç olma noktasında Fransa, Almanya, Britanya veya Japonya gibi herhangi bir süper devletten özellikler veya konum bakımından geri kalmayan Türkiye bunları hak etmiyor. (Mısır gazetesi Mısriyyun, 10 Nisan 2008)

Radikal gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim