1. YAZARLAR

  2. Ali H. Aslan

  3. Türkiye, ABD'nin taşeronu mu?
Ali H. Aslan

Ali H. Aslan

Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye, ABD'nin taşeronu mu?

A+A-

Hükümetin bazı heyecanlı sempatizanlarını dinlerseniz, Türkiye'nin tek başına bölgesine nizamat vermeye başladığını sanırsınız.

Azılı muhaliflerine kulak verirseniz, ABD'nin taşeronluğundan başka bir şey yapılmadığına inanırsınız. Gerçek ise ikisinin arasında bir yerlerde. Türkiye bölgesinde eskiye nazaran çok daha yüksek etki kabiliyetine sahip, ancak başta ABD olmak üzere büyük dış güçlerden tam bağımsız şekilde hareket etmiyor. Bana göre, zaten buna imkân da gerek de yok.

Her şeyden evvel, NATO üzerinden Batı'yla stratejik ittifakımız olduğunu ve bu bağlantının Türkiye'ye bazı sorumluluk ve risklerle beraber ciddi avantajlar da getirdiğini akıldan çıkarmamak lazım. Komşuları şöyle dursun, kendi halkına bile en ağır kötü muameleleri yapmaktan çekinmeyen rejimlerin bulunduğu, büyük güçlerin de cirit attığı bir coğrafyada NATO üyeliği Türkiye lehine caydırıcılık sağlıyor. Aksi halde mesela İran ve Suriye ile son dönemde artan sürtüşmeler, İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi'yle gerginlikler milli savunmada bizi daha büyük streslere ve külfetlere sokardı.

'Türkiye uluslararası güçlerden tam bağımsız şekilde, dış politikasını belirleyebilir mi?' sorusuna da gerçekçi bir cevap vermek gerekir. Böyle bir şey için dünyanın 17. büyük ekonomisi olmak, hatta ilk ona bile girmek kafi gelmeyebilir. Zira listenin üstlerine doğru yükseldikçe en tepedekilerle diğerleri arasındaki makas açılıyor. Kaldı ki, artık günümüz dünyasında büyük güçler bile tek başına siyaset belirleyemiyor. Şekil 1a: Amerika. Globalleşmeyle artan karşılıklı ekonomik bağımlılıklar, müttefikler şöyle dursun rakipler arası ilişkilerin dahi çok dengeli götürülmesini mecbur kılıyor. Mesela ABD ile Çin, birbirini kollarken angajmana da çalışıyor. Böylesi bir dünyada, Türkiye nasıl tam manasıyla bağımsız hareket edebilir?

orta yolda giden türkiye

Sözü Ortadoğu'ya getirelim. İçte ve dışta birileri Türkiye'yi 'aslansın, bu coğrafyayı olsa olsa sen adam edersin' diye gaza getiriyor. Bir başka grup ise, 'Türkiye'den adam olmaz, hiçbir şey beceremez' deyip ümitsizlik zerk ediyor. Doğru olan, bu iki uç çizginin ortasında bir yol tutturmak. Yani ne bölgenin kurtarıcısı gibi abartılı bir role soyunmak ne de kendimizi tecrit etmek. Yeri geldiğine tek başına inisiyatif alarak, yeri geldiğinde sorumlulukları, riskleri ve nimetleri müttefiklerle paylaşarak, makul bir strateji izlemek.

Deniyor ki, ABD Irak'tan ve bölgeden çekiliyor, işlerini Türkiye'ye devrediyor. Her şeyden evvel, ABD gibi bir dünya gücü dış politikada kendi işini asla başkasına bırakmaz. Olsa olsa, yukarıda arz ettiğim gerçekler muvacehesinde, yükünü hafifletmeye çalışır. ABD'nin bölgede özellikle İran'ın dengelenmesi, Esed rejiminin dizginlenmesi ve Irak'ın yörüngede tutulması konularında Türkiye'nin sorumluluğu paylaşmasını istediği aşikar. İsrail'in ve Amerikan Kongresi'ndeki bazı sempatizanlarının aksi yöndeki telkinlerine rağmen Obama yönetiminin bölgede Ankara ile yakın çalışmak istemesi bence Türkiye'nin başarısı. Mezkur Amerikan hedeflerinin tamamı Türkiye'nin de ulusal çıkarlarıyla örtüşüyor. O halde ne mahzur var birlikte çalışmakta?

türkiye'nin avantajı herkesle konuşabilmesi

Türk-Amerikan işbirliği profilinin yükselmesi, bölgedeki rejimleri sağdan hizaya getirici etkiye sahip. Belki halk tabanında bazı olumsuz yansımaları olabilir. Orada da, başta Erdoğan'ın şahsi popülaritesi olmak üzere Türkiye'nin artan yumuşak gücünün yumuşatıcı etki yapacağına inanıyorum. Dostumuz olmakla beraber mahalli nüfuz oyununda tatlı bir rekabete de girdiğimiz Suudi Arabistan ve Mısır rejimleri, Ankara ile Washington'un bölgedeki ortaklığının son dönemde bu denli derinleşmesine gıptayla, hatta yer yer kıskançlıkla bakıyor. İran ve Suriye'nin ise durumdan hiç hoşlanmadığını tahmin etmek zor değil. Bunlar, Türkiye'nin bölgede artık ne bölgesel ne global güçlerin göz ardı edebileceği bir oyuncu haline gelmeye, masada yerini almaya başladığının delili.

'The Cairo Review of Global Affairs' dergisinin sonbahar sayısında Nuh Yılmaz ve Kadir Üstün imzasıyla çıkan makalede işaret edildiği gibi, Türkiye'nin bölgesel rekabette en büyük 'avantaj'larından biri, farklı etnik gruplarla (mesela Irak Kürtleriyle) ve dini mezheplerle (Irak Şiileri, Lübnan Hıristiyanları) ile de 'konuşma kabiliyeti'. Farklı unsurlarla konuşup anlaşabilmek, bu grupların yerli karşılıklarının memnun edilmesiyle de doğru orantılı. Son zamanlarda sekteye uğrayan Kürt ve Alevi açılımları ile Hıristiyan azınlığı memnun eden özgürlükçü adımların devamı, bölgede konuşma kabiliyetimize katkıda bulunacaktır. Zira demokratik temellerin ve iç istikrarının tahkimi, dış politika zeminini de sağlamlaştırır.

Türkiye'de gelişen demokrasi, halkın ve kamuoyu aygıtlarının dış politikaya etki kabiliyetini artırıyor. Bu genel manada olumlu bir şey. Ancak teknik eksikliklerle, duygusallıkla ve komplo teorileriyle malul medyatik uzman yorumları, tartışmaya yapıcı katkıda bulunmuyor. Sinirleri yıpranan yetkililer ise savunma psikolojisine giriyor ve eleştiriye tahammül eşikleri iyice düşüyor. Sonuçta birbirini besleyen bir gerginlik kısır döngüsü oluşuyor. Tansiyonu yükselten konuların başında ise ABD'nin Türk dış politikasındaki rolü geliyor.

Türk aydınlarının büyük kesimi ABD'ye hâlâ Soğuk Savaş'taki emr-i vakici 'büyük abi' kalıplarıyla bakıyor. Oysa dünyadaki şu hızlı değişim sürecinde Türkiye-ABD ilişkileri de dönüşümden geçiyor. Ne Türkiye eskiden olduğu gibi bir Amerikan uydusu ne de Amerika artık dediği dedik bir süpergüç. ABD'ye taşeronluk paranoyasını artık geride bırakmalı, Türkiye'nin çıkarları Washington'la yakın çalışmayı gerektirdiği durumlarda bundan gocunmamalıyız.

ZAMAN 

YAZIYA YORUM KAT