1. YAZARLAR

  2. Bülent Keneş

  3. Türkiye-ABD ilişkileri: Yalanlar ve gerçekler
Bülent Keneş

Bülent Keneş

Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye-ABD ilişkileri: Yalanlar ve gerçekler

A+A-

Uluslararası arenada ifsad ve nifak peşinde koşanların çabalarını boşa çıkarmanın şüphesiz en güvenceli yolu muhatabınızla doğrudan diyaloğa geçmek ve ortada estirilen kötü niyetli yalan rüzgârlarını tesirsiz hale getirmektir.

Başbakan Erdoğan, 7 Aralık Pazartesi günü tam da bunu yaptı. ABD Başkanı Barack Obama ile iki ülkeyi ilgilendiren bütün konuları Beyaz Saray'da planlanan süreyi aşarak 2 saat görüştü. Toplantıda PKK terörü, İran, Afganistan, Irak, Filistin-İsrail başta olmak üzere Ortadoğu barışı ve ekonomik konular ele alındı. Ancak benim açımdan bu görüşmeyi öncekilerden farklı ve çok daha önemli kılan farklı bir boyutu da bulunuyor. Bu önemli boyut, iki ülke arasındaki ilişkileri şekillendiren yeni koşulların her iki tarafça da artık iyice içe sindirildiği ve Türk-Amerikan ilişkilerindeki yeni gerçekliğin taraflarca iyice kabullenildiği gerçeğidir. Erdoğan ve Obama'nın toplantı sonrası yaptığı ortak açıklama, bu yeni ve gurur verici durumu açıkça gösterir niteliktedir.

Bu yeni gerçeklik, şüphesiz ki, İsrail lobisinin tesiri altındaki Türk, Yahudi ya da Amerikalı bazı görevlendirilmiş kalemlerin söylediğinin aksine AK Parti yönetimi altındaki Türkiye'nin ne anti-Batı, ne anti-Amerikan, ne neo-Osmanlı ve ne de İslamcı ya da ekono-İslamcı bir çizgiye kaydığıdır. Yaşanan süreç Türkiye'nin Batı'dan kopma süreci hiç mi hiç değildir. Anlaşılmakta güçlük çekilen ya da birileri tarafından ısrarla yanlış yansıtılmaya çalışılan bu yeni süreç sadece ve sadece Türkiye'nin Soğuk Savaş sonrası dünya gerçekliğine geç uyanmışlığından ibarettir. Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı, Soğuk Savaş yıllarının patron-müşteri ilişkisi diğer ülkeler için tam tamına 20 yıl önce sona ermiş olmasına rağmen, her ülkenin kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız ve onurlu bir politika izlemesine olanak tanıyan bu yeni uluslararası ilişkiler sistematiğini gecikmeli bir şekilde benimsemesinden ibarettir. Bu yazıda söz konusu gecikmenin karmaşık ve komplike sebepleri üzerinde duracak değilim. Ancak, bunda birinci ve ikinci Körfez savaşlarının, PKK terörünün, Türkiye'nin çıkarlarını İsrail'in Ortadoğu'daki çıkarlarına endeksleyen anti-demokratik 28 Şubat sürecinin ve ekonomik krizlerin önemli bir etkisinin olduğundan bahsetmeden de geçemeyeceğim.

KENDİNE GÜVENEN YENİ BİR TÜRKİYE

Oysa bugünlerde yepyeni bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Anadolu'nun orta ölçekli şirketlerinin bile gözünü dünyaya diktiği, Türk gençleri ve işadamlarının Asya'da, Afrika'da, Avrupa ve Latin Amerika'da iş kovaladığı kendine güvenen, son derece dinamik bir Türkiye bugün bahsettiğimiz. İktidarını anti-demokratik güçlere, uluslararası aktörler, İsrail ve ABD'nin şahinleri ile geliştirilen özel ilişkilere borçlu olmayan, gücünü ve meşruiyetini sadece ve sadece halktan alan bir hükümetin yönettiği bir Türkiye burası. Dış politikasını ne Batılı güç odaklarına endeksleyen, ne de yüzünü Doğu'ya dönerek Batı'ya sırt çeviren bir ülke olamayan bu yeni Türkiye'nin izlediği dış politikayı illa da bir eksene oturtmak gerekiyorsa, herkes bilmeli ki bu eksen "Ankara ekseni"nden başkası değildir. Daha demokratik, daha çoğulcu, daha özgür ve kendine daha güvenli bu Yeni Türkiye'nin izlediği dış politika Soğuk Savaş sonrası yeniden şekillenen dünyada her onurlu, bağımsız ve egemen ülkenin yapmaya çalıştığının dışında bir şey değildir.

AB üyelik görüşmelerini yürüten, Avrupa Konseyi, AGİT, NATO ve G20 üyesi olan, 153 ülkenin desteği gibi rekor bir oyla BM Güvenlik Konseyi daimi olmayan üyeliğine seçilen, iki dönemdir seçimle İKT Genel Sekreterliği görevini yürüten, Arap Ligi ve Afrika Birliği'nde gözlemci olan bir Türkiye bu. Geçmişte savaşın eşiğine geldiği komşularıyla sorunlarını tek tek ortadan kaldıran, Suriye ve Irak'la ortak kabine toplantıları yapacak kadar bölge ülkelerine güven veren, benzer toplantıları Yunanistan ve Rusya'nın da dahil olduğu diğer komşularıyla da yapmayı amaçlayan bambaşka bir Türkiye burası. Tüm engelleme çabalarına rağmen Kürt sorununu, Alevi sorununu, dinî azınlıkların sorunlarını çözmek için ciddi adımlar atan bir ülke burası. Artık acılarla dolu geçmişiyle yüzleşmekten korkmayan, Ermenistan'la ilişkileri normalleştirmek için üzerine düşen görevleri yerine getirmekten çekinmeyen bir ülke bu Yeni Türkiye. Geçmişin günah çetelesinden tartışılmadık tabu bırakmayan, ifade ve basın özgürlüğü konusunda yine geçmişle mukayese edilmeyecek olumlu bir noktada bulunan bir ülke burası. Ergenekon soruşturması sayesinde kirli geçmişini sorgulayan, silahlı kuvvetlerini, bürokrasisini ve yargısını anti-demokratik unsurlardan temizleme demokratik cesaretini gösteren bir Türkiye bu. Soner Çağaptay gibi sadece ve sadece İsrail'in ve neo-conların çıkarlarına çalışan güdümlü kafalar belki üzülecek ama, bahsini ettiğimiz hem Batı, hem Doğu, hem Müslümanlar, hem de gayrimüslimler için barış, istikrar ve büyük faydalar üreten yepyeni bir Türkiye. Obama'nın henüz gerçekleştiremediği halde Nobel Barış Ödülü almaya layık görülen ümit verici hedefleriyle örtüşen politikaları kendi çapında fiilen uygulamaya sokmuş, bazılarından da sonuç almış bir Türkiye bu.

TÜRKİYE SADECE ORDUSU VE COĞRAFYASINDAN İBARET DEĞİL

İsrail lobisinin önlerinde ardına kadar açtığı medya kanallarında dünya kamuoyunun kafasını bulandırmak için yoğun çaba harcayan, Türkiye'yi ve Türk dış politikasını karalamak için yeryüzünde söylenmedik yalan bırakmayan sözde entelektüellerin tüm gayretlerine rağmen dünyanın hâlâ tek süper gücü durumundaki ABD yönetimi tarafından ne olup, ne olmadığı son derece iyi ve doğru bir şekilde okunan, anlaşılan bir Türkiye bu. Türkiye'nin Batı yanlısı Azerbaycan'dan uzaklaştığını söyleyen, ama bu soğumanın Ankara değil Bakü menşeli olduğuna hiç değinmeyen, hele hele söz konusu uzaklaşmanın Ermenistan'la ilişkileri normalleştirme çabalarının bedeli olduğunu nedense kasıtlı olarak gözlerden kaçıran bu "gerçek katilleri"nin yüzüne şamar gibi inen bir Türkiye bu.

İşte bu yeni Türkiye, uluslararası ilişkilerini geliştirmek için sunabileceği değerlerini/varlıklarını sadece ve sadece jeo-stratejik konumuna, coğrafyasına ve askerî gücüne indirgemeyen bir ülke artık. ABD ile olan ilişkileri de bunun dışında değil. Güzel olan şu ki, Erdoğan-Obama görüşmesi sonrası yapılan açıklamalardan anlayabildiğimiz kadarıyla, Türkiye'nin çoğulcu demokrasisi, hukukun üstünlüğüne olan bağlılığı, bireysel hak ve özgürlüklere olan artan sadakati, ekonomik gücü ve demokratik siyasi iradesinin paralelinde gelişen diplomatik kabiliyetleri ve kapasitesi de artık ikili ilişkilerinin temel değerleri haline gelmiştir. Yani Türkiye uluslararası arenada artık silahlı kuvvetlerinin savaş gücü ve stratejik coğrafyasından ibaret değildir. Yeni Türkiye dünya barışı ve uluslararası istikrar açısından güdümlü stratejistlerin ısrarla göstermeye çalıştığından çok farklı, çok daha büyük ve olumlu katkıları olan yumuşak güç (soft power) özellikleriyle tamayüz etmiş dinamik ve birinci sınıf bir ülkedir.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT