“Türk olma mutluluğu”...

24.10.2008 05:58

Sibel Eraslan

Sinan Çetin’in harika bir kısa filmiydi. Jandarmalar kendi aralarında türkü söyleyen bir evi basıp, “bundan sonra alaturka şeylerin yasak olduğunu” söylüyorlardı. Mozart falan dinlenecekti bundan sonra, çağdaş olunacaktı… Silahın ucuyla, neye uğradıklarını anlayamayan insanlara “gülün bakim, mutlu olun, hadi bakim” diyerek akılları sıra çağdaşlaştırıyorlardı Anadolu’yu… Silah zoruyla.

Gerekçeli kararı okurken bu trajikomik sahneler canlandı gözümde. Zira tam bir zırvalar yığınıydı gerekçe adı altında yayınlananlar. Ne diyor bu zırvalar?

Anayasa değişikliğinin her ne kadar “eğitimde eşitlik” dense de aslında gizli bir “Türban Yasası” olduğunu, zikredilmese de, gerçekleştirdikleri bilinçaltı okumalarıyla sökmüştü yargıçlar. Kalbimizden asıl geçenin, içimizde saklı tuttuğumuzun “türban yasası” olduğunu, hukuki olmasa psikiyatri yoluyla çözmüşlerdi… Siz buna yargıçların “hissi kablel vuku” ya da “dejavü” öngörüleri de diyebilirsiniz. Ama işte “ben bunu daha önce yaşamıştım” gibi kişisel bir “hal”, dünyada ilk kez, gerekçe metnine girebiliyordu…

Gerekçeye göre, “türban veya dini giysi”, “toplumsal huzuru” bozan, “Türk milliyetçiliğini zedeleyen” bir şeydi. Gerekçeye göre başı örtülü kadın gördüğünde toplumun derhal morali bozulup, huzuru kaçıyor, Türk milliyetçiliği ise onarılmaz, ciddi yaralar alıyordu.

Gerekçeye göre, başörtüsü ile üniversiteye girmek isteyenler “insan haklarına saygı” fikrini de çiğniyorlardı. Zira başörtülüler, göz kapaklarını hemen her kırpışta ve her nefes alıp verişlerinde, diğer insanlar ve özellikle başı örtülü olmayan hemcinsleri üzerinde “baskı” kuruyorlardı… Kadınlar, ev içlerinde ve arka odalarda başlarını kimseye göstermeden örtebilirlerdi ama mesela şayet insan haklarına bir damla saygıları varsa, aynı örtülü kadınlar pencereden bile bakmamalı, markete, hastaneye, fabrikaya giderken bile uluorta huzur kaçırıcı ve baskı yaratıcı ve ayrıca çağdışı ve de dogma hatırlatıcı kılıklarını giymemeliydiler…

Bu gerekçeyle ilk kez, kadınların “başı açık”lığı da siyasal simge olarak tanımını buluyordu. Türk Milliyetçisi olan kadınlar örtü takmazlardı başlarına. Türk Milliyetçisi, huzurlu, mutlu, çağdaş kadın, ancak ve ancak başı açık olan kadındı. Başı açıklıksa, asla bir baskı olamazdı, bu durum temel gerçekti, bu durum müteal, bu durum aşkın, bu durum a priori, bu durum ontolojik bir gerçekti.

Gerekçeye göre “Atatürk Milliyetçiliği”ne içerik kazandıran şey “Türk Olma Mutluluğu”ydu. Ve türbanlı kızlarla başı örtülü kadınlar, hunharca “Türk Olma Mutluluğu”nu katlediyorlar, diğer mutlu Türklerin ve potansiyel manada mutlu olacak her Türk’ün moralini bozuyorlardı. Örtülü kızlar, gerekçeye göre, “Türk Mutsuzluğu”nun resmiydi. Bu ise, muasır medeniyet ve ulaşmamız gereken çağdaş seviyenin nazarında, elbette affedilmez milli bir suçtu. Tüm Atatürk Milliyetçilerinin mutlu mutlu yaşadığı ülkemizde, “onlar”ın varlığı bir abes, bir yokluk, bir ayıp, bir suç, bir ceza, bir Raskolnikovdu… Derhal mutlu olunmalıydı… Başlar açılmalı ve derhal mutluluk başlamalıydı güzel ülkemizde…

Gerekçeye göre, Türk yargısı asla din konularına karışmazdı ama gerektiğinde (Türkiye’ye has laiklik serüveninin başka hiçbir ülkeyle kıyaslanamayacağı gerçeği de hatırlatılarak) din de yargılama konusu edilebilirdi. Gerekçeye göre, Tanrı dogmaydı. Gerekçeye göre, din dogmaydı. Gerekçeye göre, yargıçlar dini inancı tartıp, defolu bulup, rafa kaldırabilirlerdi. Gerekçeye göre, inanılabilecek şeyin ne olduğuna da sadece yargıçlar karar verebilirdi. Kayda değer inanılabilecek bir şey bulsalardı şayet, ilk önce kendileri inanırdı. Nitekim uzun aramalar sonucunda onu da bulmuşlardı: Türk Milliyetçiliği ve Türk Olma Mutluluğu…

Üniversiteler, Türk’ün Mutluluk Kışlası’ydı.

Başı açık her Türk kadını ve başları önemli olmayan Türk erkekleri, mutlu ve huzurluydu…

Gökten üç elma düşüren bu gerekçeli karara, şayet masaldaki Kırmızı Başlıklı Kızları yerse, karnının doyacağını sanan tüm hain kurtlar çok sevinmişti… Ama masalcı yargıçların gözünden kaçan ufak bir şey vardı: Kırmızı Başlıklı Kızlar, bu süreçte epey büyümüştü ve şöyle diyorlardı: “Bana masal anlatma amca, bak dünya dönüyor!”…

Hakkaten, dönüyordu dünya!

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim