Türk milletinin korkuları

27.07.2010 18:31

Ahmet İnsel

AKP milletvekili Vahit Erdem, “Kürtler artık her şeyi eline alıyor. Böyle giderse Türkler azınlık olacak. ‘Bir zamanlar Türkler varmış’ diyecekler” demediğini, yerel gazetecinin sözlerini yanlış anladığını belirtti. O konuşmada, Orta Anadolu insanının tembelliğine vurgu yapmak
için ‘Karadeniz bölgesi insanları’ ve ‘Kürt vatandaşlarımız’ın çalışkanlıklarıyla karşılaştırma yapmış. Böyle bir karşılaştırmayı günümüzde o gazeteci gibi anlayacak bol miktarda Türk yok mudur?
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Daha Vahit Erdem sözlerini düzeltmeden, AKP’nin milliyetçi
şahinlerinden Kürşat Tüzmen öne atıldı. Bu sözlerde herhangi bir ayrımcılık olmadığını, anayasadaki Türk milleti kavramının Türk bayrağı altında yaşayan herkesi kapsadığını söyledi. Ardından belli ki beyninde o an gerçekleşen milliyetçi kısadevre sonucu, PKK ve BDP’yi işaret ederek, “Bu bayrağın altında yaşayıp, bu ülkenin suyunu ekmeğini paylaşan insanların, bu ülkenin bayrağını kabul etmemesi gibi bir şerefsizlik varsa, o zaman biz onlara şerefsizdir diyoruz” dedi.
Türk milleti kavramının Anayasa’daki zahiri anlamı kadar, bu kavramın batıni anlamını iyice sindirmiş bir milliyetçidir Tüzmen. Onun gibilerin, meşreplerine göre, Türk milleti kavramından ‘şerefsizlere’, ‘sözde vatandaşlara’, ‘ciğersiz aydınlara’, ‘hainlere’, ‘satılmışlara’, ‘içimizdeki düşmanlara’, ‘Türklüğün düşmanlarına’ ve benzer değerlendirmelere atlamaktaki mahareti buradan kaynaklanır.
Şu Türk milleti kavramının zahiri ve batıni anlamları üzerinde biraz duralım. 8 Haziran’da Eminönü Meydanı’na bakan binalardan birinin ön yüzünde büyük bir tabela zuhur etti. Üzerinde ‘Türk Cumhuriyetleri Birliği’ yazıyor. Açılışını Fatih Belediye Başkanı’nın
yaptığı, 2007’de bu adla kurulmuş bir vakfın koordinasyon merkezi. ‘Birlik’in kapsama alanında Azerbaycan, Kazakistan, KKTC, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Türkiye var. Amacı, ‘Türk birliği’. Vakfın tanıtım metninde, bunun ‘gerçekçi olmayan bir geniş amacı ve gerçekçi olan bir dar amacı’ olduğu belirtilmiş.
Geniş tanım, ‘köken itibarıyla Türk olan’ tüm siyasal oluşumların ve toplulukların ‘tek çatı altında toplanması ve örgütlenmesi’. Bunun adı ‘Türk Dünyası’nın birliği. Dar tanım, ‘Türkçe konuşan bağımsız devletlerin bir araya gelmesi’.
Görüldüğü gibi dil üzerinden oluşan evrensel Türk kimliğinin yanında, bir de ‘köken itibarıyla’ oluşan Türk kimliği var. İlaveten, ‘Türk devleti işlerinin başına, Öz Türkler’den başkası geçmemelidir’ diyen Mahmut Esat’ın öz Türk kimliği var. Nihayet, Türk milletine aidiyetle oluşanı var. Onun da ‘ecnebi vatandaşı’ var, ‘sözde yurttaşı’ var. Görülüyor ki Türk deyince, matruşka bebekleri gibi birbiri içine geçen dört, hatta beş tanım var. O an hangisi işe yarıyorsa o tanım çıkarılıyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti yurttaşları bu matruşka Türklüğün hangi katmanında yer aldıkları
zaman şerefli, ciğerli, gerçek, vs... vatandaş oluyorlar? Yanıt, Türmen’in iddia ettiği gibi zahiri anlamıysa, o zaman bir devlet ve bir coğrafyaya bağlılık ifade eden Türkiyeli sözüne neden bu çevreler bu denli öfkelenirler?
Bu soruların yanıtını aslında herkes biliyor. Geçtiğimiz günlerde Dipnot Yayınevi, bu sorulara değerli kanıtlar sunan bir kitap yayımladı. 1936 yılında Başvekalet Matbaası’nda basılmış, Umumi Müfettişler Konferası toplantı tutanakları. Kitabı yayına Bülent Varlık hazırlamış ve Umumi Müfettişler konusundaki en kapsamlı araştırmayı yapmış olan Cemil Koçak bir önsöz yazmış.
Türk devlet aklının millet tanımı konusundaki kafa karışıklığının ve Türk olmayan unsurları asimile etmekten de korkmasının ipuçları toplantı tutanaklarının neredeyse her sayfasından taşıyor. Bugün dahi Türk milliyetçilerinde gördüğümüz ve yukarıda öfkeyle karışık dile getirilen büyük korku, bu tutanaklarda çok açık biçimde yer alıyor. 
Şimdilik bir örnek vermekle yetinelim. 1914-1916 arasında Erzurum valiliği yapmış, Ermeni kıyımındaki sorumlulukları nedeniyle Malta’ya sürülenler arasında yer almış, Üçüncü Umumi Müfettiş Tahsin Uzer:
“Siz Türksünüz, sizden eminiz diyoruz ama bir nahiye müdürü veya kaymakam vekilini Kürt görünce endişeleniyoruz. (...) Yarım asır zarfında buralarda dökülen kanları bunların unuttuğunu zannetmek safdillik olur. Bu dökülen kanları affetmemişlerdir. Bu intikamı ilk fırsatta almak karar ve azmindedirler. Askeri mekteplere Kürt talebe alınmıyor. Birçok işlere almıyoruz. Diğer taraftan bunlara Türksünüz dersek onlar da aldanmaz, biz de idare etmiş olmayız.” Çözüm: “Bu kesafete karşı bir tedbir almak lazımdır. (...) İskân siyasetile bu kesafeti hafif etmek lazımdır.”
İmha ya da asimilasyon arasında bocalayan bu zihniyetin üzerinde anlaştığı çözüm,  bunun ‘Kürt meselesi diye mevzuu bahis edilmesini’ engellemek ve ‘bu kelimeyi kaldırmak’ olacaktır.
Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları günümüzde Kürt sorununun aslında nasıl Türk sorunu olduğunu, Türk devlet aklının saplantılarından, korkularından beslendiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Üzerinde durmaya devam edeceğiz.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim