Türk laisizminin benzeri yok

22.04.2008 03:52

Bilal Sambur

AK Parti hakkında açılan kapatma davası, devlet merkezli kurgulanan Türk siyasal sisteminin uluslararası düzeyde bir sorun olarak algılanması gibi bir sonuç doğurmuştur.

Demokratik yollarla işbaşına gelen bir siyasi partiyi, bürokratik kurumların laikliğe karşı olduğu gerekçesiyle kapatmaya çalışması, Avrupa Birliği'ni Türk siyasal sisteminin antidemokratik ve otoriter doğası konusunda ciddi endişelere sürükledi. Şimdiye kadar Türkiye'nin İslam dünyasındaki tek laik devlet olduğu argümanını kullanmak suretiyle devlet bürokrasisi, Avrupa'nın Türk siyasi sistemine olan desteğini sağlamaya çalışmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Ancak üyelik görüşmelerinin başlamasından sonra bu argümanın eskisi kadar ikna edici olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir. Avrupa Birliği, Türk siyasal sisteminin doğasını yakından tanıdıkça, Türkiye'nin mevcut statükosunu devam ettirerek Avrupa Birliği yolunda ilerleyemeyeceğinin farkına daha çok varmaktadır. Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso'nun Türkiye'deki laiklik modelini eleştirerek demokratik laiklik kavramı çerçevesinde sivil ve demokratik açılımların geliştirilmesini ifade etmesini, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde yeni bir anlayış değişikliğinin işareti olarak değerlendirebiliriz.

Avrupa'da 'laik yaşam biçimi' diye bir şey yok

Barroso'nun daha sivil ve demokratik bir laiklik anlayışı için Türkiye'ye yaptığı çağrı, Avrupa'nın, Türkiye'de özgürlük ve çoğulculuk değerlerine dayanan laiklik yerine, devletin dini kontrol etme ve topluma belirli bir ideolojiyi ve yaşam tarzını devlet zoruyla dayatma esasına dayanan laisizmin uygulamada olduğunun farkına vardığını göstermektedir. Türk laisizminin hiçbir Avrupa Birliği ülkesinde bir benzerinin olmaması, Avrupa Birliği yetkililerini şoke etmektedir ve kapatma davası örneğinde olduğu gibi laikliğe aykırılık adına ileri sürülen suçlamaları ve söylemleri kabul edilemez olarak değerlendirmektedirler. Avrupa Birliği ve Türkiye'nin laiklik konusunda çok farklı görüşlere sahip olması, çok önemli bir anlayış farkından kaynaklanmaktadır. Avrupa Birliği ve Türk siyasal sistemi, laiklik konusunda devletin yetkisinin ne olacağı konusunda radikal bir görüş ayrılığı içerisindedirler. Hiçbir Avrupa Birliği ülkesi, devletin toplumu laikleştirme gibi bir görevi olduğunu kabul etmemektedir. Türkiye'de ise toplumu laikleştirmenin ve modernleştirmenin devletin doğal görevi ve yetkisi olduğu kabul edilmektedir. Türk laikliğinin laisizme ya da Kadir Cangızbay'ın ifadesiyle laikrasiye dönüşmesinin nedeni budur.

Barroso'nun laiklikle ilgili ifadeleri, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki önemli anlayış farkını net çizgilerle ortaya koymaktadır. Türkiye'de laiklik tek başına öne çıkarılmakta, ona her şeyi meşru ya da gayri meşru kılan yegane hakikat ölçüsü muamelesi yapılmaktadır. 'Laik cumhuriyet' söylemi, laikliğin tek başına mutlak değer olarak alındığının en popüler ifadesidir. Avrupa Birliği açısından, laiklik tek başına ele alınan ya da tek başına öne çıkarılması yeterli görülen bir ölçü değildir. Avrupa Birliği anayasasında laiklik ifadesi yer almamaktadır. Tek başına laikliği öne çıkarma yerine Avrupa Birliği, insan hakları, bireysel hak ve özgürlükler, eğitim-öğretim hakkı, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü gibi temel değerleri öne çıkarmaktadır. Barroso'nun ifade ettiği demokratik laiklik kavramı, bu değerler çerçevesinde geliştirilecek liberal-demokratik laiklik anlayışını ifade etmektedir.

Çoğu Avrupa ülkesinde dini, kilise kurumu temsil etmektedir. Özerk ve otonom bir statüye sahip olan kilise, sağlık, eğitim ve sosyal yardım gibi alanlarda çok yoğun aktif durumdadır. Bazı ülkelerde kilise ve devlet arasında sempatik ilişkiler ve işbirliği geliştirilmiştir. Örneğin Almanya'da devlet kilise adına vergi toplamaktadır. Birçok Avrupa ülkesinde, kiliseler resmen tanınmış bir statüye sahiptirler. Ortodoksluğu resmî inanç olarak benimseyen Yunanistan, anayasasında din değiştirmeyi yasaklamıştır. Avrupa'daki değişik uygulamaların aksine Türkiye'de dini, sivil dinî cemaatler değil, devlet temsil etmektedir. Din alanındaki örgütlenme ağı sayesinde devlet, din konusunda tek otorite durumundadır. Sivil dinî gruplar, devlet tarafından tanınan bir tüzel kişilik kimliğiyle hiçbir eğitim, sağlık ve sosyal yardım faaliyetinde bulunamaktadırlar.

Türkiye (1937) anayasasına laikliği, Fransa'dan önce koymuştur (1948). Laiklik terimini kullanmak açısından Türkiye, Fransa'dan esinlenmiştir; ancak laiklik anlayışı bakımından Fransa ve Türkiye'nin hiçbir ortak tarafı bulunmamaktadır. Fransa, laikliği kilise ve devlet ayrılığı şeklinde ilkeli bir şekilde uygularken Türkiye, laikliği devletin dini yönetmesi, dinin vicdanlarla sınırlanması ve laik bir toplum modelinin oluşturulması şeklinde uygulamaktadır. Dinî grup, tarikat ve cemaatler, Fransa'da eğitim, sağlık ve sosyal alanlarda her türlü faaliyeti kurumsal kimlikleriyle yapabilmektedirler. Türk laisizmine benzer olduğu iddia edilen Fransa'da, bireyler dinî inançlar nedeniyle askerlikten muaf tutulmaktadırlar. Yükseköğrenim kurumlarında insanlar, istedikleri dinî kıyafeti giyebilmekte, dinî kıyafetleri nedeniyle öğrenim hakları gasp edilmemektedir.

Fransa tipi laiklik yanılgısı

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin aksine, Türkiye'de sivil dinî gruplar, kamusal tüzel kişilikler olarak devlet tarafından muhatap alınmamakta ve faaliyetleri laik cumhuriyete tehdit algısı içerisinde değerlendirilmektedir. Fransa başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinde, dinin devlet karşısında özerk ve sivil niteliklerini korumasına özen gösterilirken, Türkiye'de din, hem devlete bağımlı hale getirilmiş hem de sivil dinî yaşantı tehdit olarak değerlendirilmektedir. Türkiye'de uygulanmakta olan laisist modelin, Fransa dahil hiçbir Avrupa ülkesi modeliyle yakından uzaktan bir ortaklığı bulunmamaktadır. Türk laisizmini, devrim sonrası Fransa'sında gelişen laisite düşüncesinin günümüze aktarılan çok kötü bir kopyası olarak değerlendirebiliriz.

Avrupa Birliği ülkelerinde, devlet karşısında dinin sivil ve özerk niteliklerinin korunmasına özen gösterilmesine karşı, Türk laisizminin sistematik olarak hem dini devlete bağımlılaştırması hem de dini tehdit olarak değerlendirmesi, devlet ve vatandaş ilişkisinin buralarda çok farklı kurgulandığını göstermektedir. Avrupa ülkelerinde dinî hayatın otonom olması, devletin vatandaşına güven duyduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye'de ise, vatandaşına güven duymayan devlet, dini kendisine bağımlaştırmakla yetinmemekte, onu her zaman potansiyel tehdit unsuru olarak değerlendirmektedir.

Laikliği din düzeyinde algılayıp onu bir laisizme dönüştürenler, sürekli olarak dinin hoşgörüsüzlüğünü gündeme getirmekte ve laisizmin barış ve tolerans erdemlerine vurgu yapmaktadırlar. Aslında laikliğin radikal bir anlayış formu olarak laisizme dönüştürülmesiyle, seküler bir toleranssızlık ve çatışma formu üretilmektedir. Bu toleranssızlık ve düşmanca konumlanışın bir sonucu olarak laisizm, dini sadece bireysel vicdanlara hapsetmekle yetinmemekte aynı zamanda dine düşman bir sosyo-kültürel yapı yaratmaya çalışmaktadır.

Zaman gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim