Türban sadece türban değildir

16.09.2010 00:05

Eser Karakaş

Tekelci sözde elit kullanım dönemi bitmiş bulunuyor. Piyasada eski yerleşik kişi ve kurumlar yeni gelenlere alışacaklar, bu yeni gelenlerle iyi ilişkiye girmek zorunda kalacaklar, rekabet edecekler, başka çaresi yok; yeni gelenler de bu ortamları etkileyecekler ama bu yeni ortamlara da daha kolay adapte olacaklar, karşılıklı olumlu bir etkileşim yaşanacak.

Bu formülü seneler önce Kıbrıs için Cengiz Çandar kullanmış idi; "Kıbrıs sadece Kıbrıs değildir" diyerek Ada'nın siyaset dünyamızdaki, devlet yapılanmamızdaki özel ve biraz da gizli yerini vurgulamış idi.

Ben de bugün türban örneği üzerinden türban meselesinin bir başörtüsü kavramından çok daha ötelere gidebileceğini tartışmak istiyorum.

Bu başlığın aynısını Kemalistler de atabilirler; türbanın bir Cumhuriyet'e karşı başkaldırı, Cumhuriyet değerlerine meydan okuma olduğu ölçüde bir başörtüsünün anlam sınırlarını aşabileceğini iddia edebilirler; bendeniz de benzer bir mantığı başka bir alana taşımak istiyorum.

Türban yasağının özellikle yükseköğretim öğrencileri için anlamsızlığı konusu çok yazıldı, çok tartışıldı; bu yasağın, anlayabildiğim kadarıyla artık CHP'lileri, hatta Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinde TBMM'nin 411 oyla yaptığı değişikliği Anayasa Mahkemesi'ne götüren dilekçenin altına imza atanları bile zorladığı görülüyor.

Bu acıklı mesele muhtemelen çok uzun olmayan bir vadede çözülecek ama bu arada da olan senelerdir bu nedenden yükseköğretim hakkını kaybeden öğrencilere olmuş olacak.

Ancak, son senelerde türban meselesinin sembolik anlamı başka alanlara doğru kaymaya başladı; bu kaymanın ciddi ve tehlikeli anlamları olduğunu ve mesela referandum öncesi yaşanan gerginliği bunları görmeden anlamanın zor olacağını düşünüyorum.

Referanduma konu olan 26 Anayasa maddesinin değişiminin bu ölçüde bir gerginlik yaratmasını sadece Anayasa üzerinden anlamak, kavramak çok zor, hatta imkânsız; hiç kuşkusuz ortada anayasa değişikliği sorunsalını çok aşan başka bir mesele, muhtemelen de büyük bir bölüşüm meselesi var.

Bölüşüm meselesi de sadece mali ve finansal konulara ilişkin bir mesele pek değil; AK Parti'nin siyasal gelişim sürecinde yeni toplumsal kesimlerin ortaya çıktığı, güçlendiği, kısıtlı kaynaklar üzerinde daha fazla hak iddia ettiği bir gerçek. Kanımca sorunların altında da bu kısıtlı kaynaklar havuzuna yeni kesimlerin girmek istemesi yatıyor ve türban da bu yeni bölüşüm kavgasının bir simgesi. Parasal bazda ifade edilebilecek ve edilemeyecek değerlerin eski sahipleri de bu durumdan çok rahatsızlar ve koparılan gürültünün altında da bu yeni yeni oluşmaya başlayan bölüşüm dengesi yatıyor.

Bu yeni bölüşüm kavgasını, parasal terimlerle ifadesi daha zor bir örnek üzerinden, türban simgesine gönderme yaparak açmaya gayret edeceğim; parasal değerlerle ifade edilebilen kaynakların bölüşümünde yaşanan kavga zaten başka kanallardan bütün hızıyla sürüyor.

Seçtiğim örnek çok küçük ve bazılarına uç gelebilecek bir örnek ama bendeniz bu sürece bir veli olarak şahit olmuş bir kişi olarak gözlemlerimi aktarıyorum.

İstanbul'da Cumhuriyet öncesinden kalmış, büyük çoğunluğu 1860'lı yılların başında açılmış ve görece iyi eğitim veren, görece iyi dil öğreten yabancı okullar mevcut; bu okulların İstanbul'da son senelerde en revaçta olanları üç tane: Robert Kolej, Alman Lisesi ve Üsküdar Amerikan Koleji. Bu okullara her sene, tam sayı veremeyeceğim ama yaklaşık üç yüz öğrenci çok rekabetçi sınavlarla kabul ediliyorlar.

Bu öğrenciler geçmişte, yakın geçmişte ve bugün hâlâ Türkiye'nin büyük kentlerinin iyi eğitim görmüş, büyük ölçüde yüksek gelir gruplarını oluşturan ailelerinin çocukları. Bu okullara geçmişte giren çocuklar arasında anneleri türbanlı ya da başı bağlı olanların sayısı çok düşük, parmakla gösterilecek kadar az idi; anneleri türbanlı ya da başı örtülü olan çocukların da bu ortamlara uyumu, bu çevrelere intibakı kolay olmuyor idi.

Yukarıda belirttiğim gibi bu üç okulun toplam kontenjanı üç yüz dolayında yani arz sınırlı ve kısıtlı, Lozan Antlaşması bu konuda bazı tahditler getiriyor; bu sınırlı arza karşın talep de senelerdir belirli bir kesimin tekelinde, zaten okul ücretleri çok yüksek, bu okullara çocuk sokmak için önceden bilinçli bir hazırlık gerekiyor, vs.

Özetle bu üç okulun piyasasında sınırlı bir arz, arzı aşan ama yine de sınırlı bir talep var idi.

Son senelerde Anadolu burjuvazisinin hem ufuk olarak hem de parasal kaynaklar açısından gelişimi bu İstanbul gözde okullar piyasasını değiştirmeye başladı; AK Parti'nin sekiz senelik iktidarı ile birlikte, Anadolu sermayesinin dış piyasalara açılmasının da bir sonucu olarak Anadolu'nun yeni muhafazakâr ama artık para kazanmaya başlamış aileleri, kadınları muhtemelen türbanlı, çocuklarını bu okullara göndermek konusunda bir istek içine girdiler. Bu ailelerin, ekonominin gelişimi sonrasında hem dış dünyaya açılma eğilimleri arttı hem bu okulların yüksek ücretleri bu aileler için kısıtlayıcı olmaktan çıktı.

Ve böylece yukarıda isimlerini verdiğim üç köklü okulun piyasası altüst oldu; arz, belirttiğim nedenlerden adeta sabit kalırken, geçmişte bu okullara çocuk gönderme gibi bir eğilimi, kaynağı, düşüncesi olmayan, olamayan yeni kesimler, yeni bir Anadolu burjuvazisi talep ayağına büyük baskı yapmaya başladı, bu okullara giriş artan talep ve sabit arz nedeniyle daha zorlaştı. Artık bu okullara son senelerde azımsanmayacak sayıda annesi türbanlı çocuk geliyor, önümüzdeki senelerde bu sayı daha da artacak; buraya kadar her şey normal. Normal olmayan ise kendilerini bu okulların, bu kısıtlı kaynağın ezeli ve ebedi sahibi gören, yeni gelenlere tepki gösteren sözde elitlerimiz. Bu sözde elitler haklı olarak çocuklarını bu okullara gönderebilmek için hâlâ çaba gösteriyorlar, ellerinden geleni yapıyorlar, haklılar ama aynı zamanda çocuklarının sıralarda anneleri türbanlı çocuklarla oturmalarından rahatsız oluyorlar, çocuklarının bu yeni gelenler nedeniyle "bozulacaklarını" bile düşünebiliyorlar, türbanlı anneleri dışlamaya, mesela okul-aile birliklerinde onlarla bir ilişkiye girmemeye gayret ediyorlar.

Aslında atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmiş bulunuyor; bu eski kaynakların üzerinde tekelci sözde elit kullanım dönemi bitmiş bulunuyor. Sözde eski elitler bu gerçeği ne kadar erken görürlerse hem kendi psikolojileri hem de Türkiye'nin geriliminin düşmesi açısından çok iyi olacak.

Bu üç okul ve türbanlı anneler üzerinden verdiğim örnek marjinal bir örnek ama başka alanlarda da, başka sınırlı kaynakların kullanımında da aynı süreç ve mekanizmalar işliyor. İktisatçı tabiriyle "incumbent firm" yani piyasada eski yerleşik kişi ve kurumlar yeni gelenlere alışacaklar, bu yeni gelenlerle iyi ilişkiye girmek zorunda kalacaklar, rekabet edecekler, başka çaresi yok; yeni gelenler de bu ortamları etkileyecekler ama bu yeni ortamlara da daha kolay adapte olacaklar, karşılıklı olumlu bir etkileşim yaşanacak.

Türban gerçekten sadece türban değildir, bir yeni bölüşüm kavgasının simgesidir. e.karakas@zaman.com.tr

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim