1. YAZARLAR

  2. Süleyman Seyfi Öğün

  3. Tüketimde Ortodoksi ve Heterodoksi sorunu (2)
Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Yazarın Tüm Yazıları >

Tüketimde Ortodoksi ve Heterodoksi sorunu (2)

A+A-

Kapitalizm bir üretim fetişizmi olarak başladı. Buradaki fetiş kavramı onun dar görüşlülüğünü ve pagan karakterini anlatır.(Sekülerlik de aslında bu paganlığın formülüdür). Üretimin fetiş karakteri ayrıca ürünlerin nasıl tüketileceğini hesap etmeden üretmeyi;yâni üretimin tabulaşmasını da anlatır. Kapitalizmin bütün akılcı yapılanmasını adadığı işbu dar görüşlülüğün en dramatik kültürel siyâsal çıktısı ise; içinde paganlığın başka bir yüzüyle örgütlendiği savaştır. Yâni fetiş kendi marjinalizmini üretmekte; fetiş doğurmaktadır. Rosa Luxemburg'un işaret etmiş olduğu üzere 19.Yüzyıl, üretim fetişizmi ile savaş arasında, iki ihtimalli-sosyalizm ve barbarlık- bir sarkaçlanmadır. Biz bu sarkaçlanmanın kültürel dünyasının neo-paganlık; haydi kendi dilimizce konuşup- yeni câhiliye olduğunu söyleyelim.

Kapitalizm II.Toplu Savaş sonrasında Keynesçi paradigma üzerinden bir ıslahat kapitalizmine dönüşür. Bunun ahlâkî bir ıslahat olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyemeyeceğiz. Üretim fetişizminin fonksiyonu olan savaş teknolojisinde yaşanan gelişmeler (dehşet dengesi) kapitalist hesaplamaları gözden geçirmeyi zorunlu kıldı. Kapitalizm , hiç değilse merkez; bir dereceye kadar da yarı-merkez ülkeler alanında savaşsız bir dünyayı tüketim üzerinden tasarlamayı ve örgütlemeyi öğrendi. Yâni hesaplarına tüketim değişkenini dâhil etti. Bu ıslahatın kültürel çıktısı, 19.Yüzyıl Savaşlarından uzakta kalmış ve yeni bir modus vivendi geliştirmiş A.B.D'de zâten hatırı sayılır karşılıkları olan kitle kültürüydü. II.Toplu Savaş sonrasında bu dünyanın her alanına hâkim kültür olarak sirâyet etti.

Frankfurt Okulu'nun kitle kültürünü analiz ederken kullandığı en kritik kavramlarından birisi de güzellemedir (aesthetization). Ama başka bir açıdan bakıldığında kitle kültürünün dünyayı güzelliklerinden arındırma (de aesthetization) olarak başladığını düşünüyorum. Kapitalizm dünyanın yerleşik ve yerelliklerle uyumlu ve kıvamlı güzelliklerini de tahrip etti. Bu süreç iki kriter üzerinden şekillenen bir standartlaşmanın sonucudur : Dayanıklılık ve işlevsellik. Kitle kültürü ve tüketimi ihtiyaçlarla tanımlanan malların en sağlam ya da en işlevsel; ama o derecede en kaba ve vasat ürünlerini katı standartlar üzerinden seri üretime soktu. Gelin görün ki bunun çeşitliliği ve ikâme olanakları son derecede sınırlıdır.(O zamanların reklâm dilinin pısırıklığı da bu durumu tescil eder). Bu yüzden kitle kültürünü bir tür ortodoksi kavramıyla okuyoruz.

Tüketim ortodoksisini anlamak için şöyle düşünelim: 1940'lardeki tüketim örüntüleriyle 1970'lerdeki örüntüler arasında elbette görece farklılıklar mevcuttur. Ama bu farklılıklar,nihâyetinde, 1940'ların dünyasına âşina olan insanları, 1970'lerin dünyasında olup bitenlere küçük dillerini yutarcasına baktıracak düzeyde değildir. Doğrusu 1980'ler öncesinde, on yıllar hesabıyla bakacak olursak, tüketim ortodoksisinin saltanatından şüphe duymamıza yol açabilecek çok az gelişme yaşandığı kanaatindeyim. (Farklar daha çok sağlamlık ile işlevsellik arasındaydı. Ren Kapitalizmini temsil eden Kıt'a Avrupası ve Sosyalist Blok ilkini; Anglo-Sakson dünya ve Japonya 'nın başını çektiği Pasifik üretim havzaları ise ikincisini ön plâna çıkarıyordu).

Öte yandan müşteri dosyası itibarıyla orta sınıflar dikkate alınıyordu. Beyaz Yakalılık, işçi sınıfının orta sınıf değerler üzerinden sülukunu (initiation) anlatır. Bunun yine de çok sınırlı bir karşılığı olduğunu da kaydetmek gerekir. Tüketim bir patlama olarak tezâhür etmedi. Orta-sınıfların dünya görüşü, bilindiği üzere püritan değerlerin tesiri altındaydı. Bu itibarla yetinmeci( perhizkâr) bazı sınırlamalara sahipti. 'Araba', 'ev' ve 'tatil' olarak yaygınlaşan bu sınırlar, tüketim ortodoksisinin dayandığı 'Teslis'dir. Ortodoksi bu kadarına el ve cevaz veriyordu. Orta sınıfların orta ve biraz daha yukarı demografik havzalarındakiler ise faydadan âri görülen ya da entelektüel düzeyde tanımlanan ihtiyaçları, diğerlerinin önüne koymayı elden bırakmıyordu. Hatta II.Toplu Savaş sonrası kuşaklarda, babalarını şekillendiren orta sınıf tüketim sınırlamalarını bile tartışma konusu yapan bir tür Neo-Franciskenlik(Beat kuşağı ya da Hippiler) baskın hâle geliyor ve tüketime alenen direnç koyan bir karşıt-kültür doğuruyordu. Aynı dönemler , Doğu Blokunda, tüketimin resmen yasaklı olduğu zorunlu bir perhizkârlık olarak tezâhür etti.

1980'lerden bu yana yarım yüzyılı mütecâviz bir zaman geçti. Onyıllar tüketim örüntülerindeki farklılıklar ve çeşitlenmeler îtibârıyla baş döndürücüdür. Bu fark; üretim fetişizminin tüketim fetişizmine; tüketim tarihi açısından ortodoksinin tüketim heterodoksiye dönüşmesini ifâde ediyor. İşin güncel seyrini sonraki yazıda tartışacağım.

YENİ ŞAFAK 

YAZIYA YORUM KAT