Tuhaf Zamanların Tuhaf Aktör ve Kavgaları

09.05.2016 02:19

KENAN ALPAY

Zaman mı aktör ve kavgaları tuhaflaştırıyor yoksa kavga ve aktörler mi zamanı tuhaflaştırıyor bilemeyeceğim. Yalnız en meşru ve yaygın mücadele alanı olan siyasete gayrı meşru aktör ve yöntemlerin sızmasına hiçbir surette müsamaha etmemek gerektiğine kesin olarak inananlardanım. Siyaset meşruiyet ve toplumsal desteğini ideolojisinden hedeflerine değin hemen her aşamasını açık-şeffaf tutmasından alır. Gizli kapaklı ilişkiler, maske takmayı adet edinmiş karakterler, kod adıyla hareket eden gizli ilişkiler ağı eninde sonunda siyasete ipotek koymaya yeltenecek kirli vesayet odaklarını doğurur.

Geniş toplum kesimleri de değilse de siyasete az çok yakından temas edenlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu arasındaki ihtilaf alanlarından haberi vardı. İhtilaf alanlarının azalmak bir tarafa çoğalmaya başladığını genellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çeşitli beyanlarından takip etmek mümkündü. Hiç kimse iplerin kopma noktasına gelmesini arzulamadı. Özellikle ülkenin geleceğine ilişkin hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hem de siyasete kazandırdığı Başbakan Davutoğlu’na gönül rahatlığıyla vekâlet vermiş milyonlarca seçmen. AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık’tan çekilme, olağan üstü kongre kararı almaya götüren gerilimli süreçte Davutoğlu da Erdoğan da çok az konuştu.

Durumdan Vazife, Gerilimden Menfaat

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun sürecin gidişatına ilişkin az konuşmuş olması söyleyecek sözlerinin olmadığı anlamına gelmez şüphesiz. Konuşmaların artması önü alınamaz bir dizi sıkıntıyı tetikleyebilirdi. Riskleri minimize etmek ve bundan sonrasına dair AK Parti içerisinde bir çekişmenin önünü almak açısından bu tercih anlaşılabilir. Bu husus Başbakan Davutoğlu’nun her türlü suçlamayı kabul etmeye ve kendini zaman içerisinde sessizce imha etmeye zorlamak olarak da anlaşılmamalı. Bugün ortaya çıkan gerilim ve ayrışmanın derinleşmesi ve ilelebet sürmesi için seferber olanlar bizim öteden beri bildiğimiz salt olarak ‘durumdan vazife çıkarma’ illetiyle değil aynı zamanda ‘gerilimden menfaat temini’ illetiyle de maluldür.

Meselenin bu noktaya gelişi elbette ki sanal veya gerçek âlemde yürüyüp giden dedikodularla izah edilemez. Azıcık idari tecrübesi bulunan hiçbir kimse de bu türden operasyonel hareketlerle dolmuşa binmez. Ancak ne olursa olsun kamuoyuna yansıyan profesyonel düzeydeki dedikodu mekanizmaları toplum nezdinde ileri düzeyde mide bulantısı ve siyasete yönelik kaygı duygularını beslemektedir. ‘Pelikan Dosyası’ ismiyle servis edilen ve Başbakan Davutoğlu’nu güya Cumhurbaşkanı Erdoğan namına itibarsızlaştırmaya girişen ekip de hem Kemalist hem de Fethullahçı özel harp yöntemlerini mezcederek tam da bu çirkin geleneği hortlatmaktaydı.

Açıkça karşı çıkmanın, kendi kimliğiyle muhalefet etmenin önünde hiçbir engel yokken neden bu karanlık ve kirli yola sapılıyor? İzahı yok. Zaten ‘pelikan’ familyasını hemen herkes biliyor ve fakat onlar da bu iddiaları yalanlamıyor. Meşhur dosyalarında ‘yakın çalışma arkadaşları’nı överek rakip olarak gördüklerini de alabildiğine hırpalayarak sözüm ona ustaca gizlenmişler. Devekuşu pozisyonunda saklambaç oynadıklarını idrak edemeyecek kadar şöhret zehirlenmesi yaşıyorlar zahir.

Siyasetin kendi içindeki muhasebe ve rekabetine bu türden çirkef karakterleri yanaştırmamak hem ahlaken hem de hukuken bir yükümlülüktür. Siyasete leke düşüren, toplumu ipotek altında tutmaya yeltenen bu gizem meraklısı şöhretler kadrosu bir aydın-gazeteci olarak değil istihbarat elemanı gibi hareket ettiği için hem teşhir edilmeli hem de cezalandırılmalıdır. Siyaset ve toplumun selameti için bu elzemdir.

TGB’ye Selam, Reisçiliğe Devam!!!

Pelikan Dosyası’nda Yeni Şafak’ ı çıkaran neredeyse bütün ekip ‘paralel’ ilan edildi. Ancak istisnalar içinde doğal olarak Salih Tuna başa yazıldı. Pelikan familyasının gazeteciler camiasında neden Cemil Barlas gibi birkaç isim yanında Salih Tuna’yı da istisna ettiği sır değil. Buraya girmeye hacet yok. Yalnız bütün tehdit ve tehlikelere karşı ‘Reis’i koruma ve kollama’ vazifesine soyunmuş bu dava erleri tuhaf selamlama ve komplimanlarla acayip bir seyrüsefer izliyorlar, hatırla(t)mak gerekirse.

Hiç eskilere gitmeden istikametini anlamak açısından Tuna’nın son yazısına bakalım. “Sevgili Fazıl Say”dan başlamış Perinçek/Aydınlık çetesinin TGB’sini selamlayarak devam etmiş ve Tuncay Özkan’ın cezaevi süreci için “içim nasıl acıdı anlatamam” demiş. Meğer TGB’nin eylemini alkışlar kendilerine verilen cezayı kınarmış beyefendi! Ne hoş bir biçimde tecelli ediyor değil mi adalet duygusu. Demek geçen günlerde bahsettiği “laik, Kemalist ve ateistlerle direniş cephesi kurmalıyız” stratejisi haberimiz olmadan hayata geçmeye başlamış bile. Trajikomik hikâye; 28 Şubat ve 27 Nisan süreçlerinde Veli Küçük, Yalçın Küçük gibi cuntacıların hayallerini süsleyen ittifaklar şimdi kimlerin davası olmuş! 

İran ve Hizbullah’ın Rusya’yla birlikte Suriye’de tam altı yıldır işledikleri katliamlara bir kez olsun “içim nasıl acıdı” diyemeyen, Fethullahçı yapıya karşı duyduğu nefretin milyonda birini Suriye halkının katillerine karşı hissetmeyen biri nasıl inşirah bulur? Elbette yine kendisi gibi İran hesabına Suriye halkının katili Esed’e toz kondurmamayı görev bilen Atasoy Müftüoğlu’nun mektubuyla inşirah bulur. Nasılsa FETÖ ile mücadele türküsü İran ve Esed seviciliğini de Perinçek çetesinin gençlik kolları TGB’ye kompliman yapmayı da meşrulaştırmaktadır. Pelikan familyası boş yere takdir etmiyormuş sizi!

Allah aşkına siz söyleyin; Reis bunları eşek sudan gelinceye kadar dövse az mıdır?

Yeni Akit

  • Yorumlar 5
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim