1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. TSK, darbe ve siyaset yapmayı bırakıp, aslî işine dönmelidir; Yargı kuru
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

TSK, darbe ve siyaset yapmayı bırakıp, aslî işine dönmelidir; Yargı kuru

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Son günlerdeki (Hocaefendi her zamanki gibi, yine doğru söylemiştir.) ve de (İsrail’in insanî  yardım gemisine saldırısıyla ortaya çıkan bu gerilim üzerine kimse bizden savaş yapmamızı beklemesin!) gibi beyanlarıyla, mantıkî muhakemesini kontrolde zorlanmakta olduğunun işaretlerini daha bir veren Bülend Arınç, son olarak da, ’şerefli TSK, CHP’nin arka bahçesi değil artık.. Onlar şerefli, onurlu komutanlar olarak Türkiye’nin hem iç hem dış güvenliğindeki görevini çok iyi yapmaya başladılar. Hele hele kendilerinin istismar edilmesine, kendileri üzerinden siyaset yapılmasına da hiç razı değiller. CHP bunu gördü artık... Onun için başka müttefikler aramaya başladı. O da, ‘Yüksek yargı acaba olabilir mi?’’ gibi bir söz söylemiş olsa bile, sahi, böyle bir durumun gerçek olduğundan ne kadar emin olabiliriz?

Devam etmekte olan yargılamalara nasıl müdahale ettiği bilinmiyor mu, TSK’nın?

Em. orgeneralleri ziyaret etmeler, şüpheli ve sanık durumunda olanları eski arkadaşlıkları hatırına diyerek, TSK adına resmen ziyaret ettirmeler, yanlarına alıp pozvermeler..

GATA’yı, suç sanığı emekli ve muvazzaf generallerin tutuklanmasını önlemek için kullanmalar..

Güneydoğu’da hele de karakol baskınlarında verilen kayıpların TSK’nın kusurundan dolayı meydanga geldiğine dair sonradan ortaya çıkan gerçeklere rağmen, sorumlulukları ört-bas etmeye çalışmalar ve kamuoyuna tamamen başka türlü göstermek şeklinde yapılan ve yanlışlığı ortaya çıkmış nice, ’kağıt parçası, boru ..’  vs. gibi, iddialı manipulasyonlar.. Suçlamaları mesnedsiz olarak boşa çıkarmak için, -başka zamanlarda yüce yargı diye yüceltilen- yargı kurumlarına aldırmamalar..

Darbe hazırlığı yapmak gibi ağır suçlar isnad olunan 3. Ordu K. Saldıray Berk gibi generalleri ’daimî görevli’ gösterip, mahkemeden yapılan davet ve tebligatı etkisiz hale getirmeler..

Darbe planlarına karıştığı ileri sürülen subayları koruma gayretleri..

Askerlerin sivil yargıda yargılanmaları veya YAŞ kararlarının yargıya açık olması taleblerine karşı çıkmalar..

Er ve erbaş statüsündeki askerlere üstlerince yapılan hattâ ölümle sonuçlanan işkencelere bile kılıf uydurup sorumluluktan kaçırmalar..

(Arada bir bazı subayları mahkemeye günah keçisi gibi sevketmelerine rağmen) TSK’nın harcamalarının Sayıştay tarafından kontrol edilmesi taleblerine karşı çıkmalar, vs..

Ya, yüksek rütbeli subayların çocuklarından pek çoklarının operasyon bölgelerinde askerlik yaptırılmaması veya hiç askerlik yaptırılmaması ve nice yüksek rütbeli generallerin düzenlemesiyle yaptırıldığı iddiaları ortalığa yayılan ve yüksek maddî karşılıklarla temin olunan ve Gen.Kur. Adlî Müşaviri Tuğgn. Hıfzı Çubuklu’nun ’şüpheli’ olarak çağrılmasına rağmen mahkemeye gitmediği ve  Askerî Hâkim Alb. Ahmet Zeki Üçok’un tutuklanmasıyla, ancak küçük bir bölümü su yüzüne vurmuş olan buzdağı misali, ’çürük raporları’ aracılığıyla nicelerinin kaçtığı ’hizmet’in fukara çocuklarının omuzlarına yüklenmesi ve hayatlarını kaybeden bu fukara çocuklarına da, -başka zamanlarda, laiklik diye mangalda kül bırakmayanların- tamamiyle İslamî bir terim olan ’şehidlik’ unvanını vermekten çekinmeyişleri.. Ve de bu çürük raporları eliyle korkunç bir ’arsa rantı’nın TSK şemsiyesi altında işletilmesi..

Evet, bunlar saymakla bitmez..

*

Ve derken, 31 Mayıs-1 Haziran gecesi İskendurun Deniz İkmal Merkezi’ne yapılan ve 7 askerin ölümüyle sonuçlanan saldırıdan sonra TSK’nın tam bir sessizliğe bürünmüşlüğü dikkati çekerken.. 11 Haziran günü, Taraf’ta yayınlanan ve  resmî olduğuna dair iddiaların yalanlanmadığı belgelere göre.. Saldırıya uğrayan sözkonusu deniz üssünde yapılan denetim/ teftişlerde askerlerle subayların ateş etmeyi bilmediğinin ve, subay ve erlerin silah atış başarı oranının yüzde sıfır olarak tespit edildiğinin açıklanması karşısında, TSK’nın suskunluğunu suçüstülük halet-i ruhiyesi olarak anlamak olmazsa, nasıl anlamak gerektiğini insana sordurtmuyor mu?

Çünkü, Dz. Kur. Alb. Metin Şentürk tarafından 6 Ocak 2009 tarihinde hazırlanan denetleme raporunda, 31 Mayıs gecesi baskına uğrayan deniz üssündeki projektörlerin bozuk olduğu ve nöbet kulübelerinin ise çevredeki ağaçlar yüzünden gözetleme imkânını kısıtlandığının  belirlendiği anlaşılıyordu.

Benzer durumların, Güneydoğu’da, onlarca askerin ölümüyle neticelenen nice karakol baskınlarında da var olduğu sonradan anlaşılmamış mıydı?
Ayrıca, operasyonlara katılan askerlerin pek çoğunun doğru dürüst bir eğitimden bile geçmediği, bir saldırı ânında ne yapacağını bile öğrenememiş, paniklemeye müsaid  ‘acemî erler’in operasyonlara katılmasıyla, büyük kayıplar verildiği ortaya çıkarken, asıl subay kadrolarının ne iş yaptığına dair, TSK’nın kamuoyunu ikna edici bir açıklama yapmamış olması karşısında ne yapmalı?

Sonunda, artık, askerî birliklere değil, Osmaniye örneğinde olduğu üzere, askerî lojmanlara bile uzun menzilli silahlarla saldırılıyor ve TSK,  elindeki muazzam imkanlara rağmen, bu saldırıların nereden, nasıl yapldığını belirleyemiyor ve belirlediklerinde de, eylem yapanlara yönelik kıstırma hareketlerinin sonunda,  kamuoyuna kocaman bir ‘hiç’ sunuluyor..

Sahi, TSK, darbe ve siyaset yapmaktan başka bir şeyi ve hele de aslî işinin, ülkenin savunmasını kanun sınırları içinde yerine getirmeyi bilmez mi?

Yapılan her saldırının, daha ilk anda, henüz hiç birşey açık değilken bile, hemen terör örgütü PKK'ya mal edilmesinin, bu örgütü daha bir büyütmenin ötesinde, bazı gerçekleri gizlemek için de başvurulan bir taktik olduğu anlaşılıyor..

Bu son saldırıda da böyle olduğu anlaşılıyor..

Âdetâ, birilerine ‘Burası saldırıya açık, geliniz vurunuz..’  dercesine bir durum.. Ki, o saldırının yapıldığı saatlerde, siyonist İsrail rejimi güçleri, Gazze’ye insanî yardım götürmekte olan gemilere uluslararası sularda saldırmanın hazırlığı içindeydi ve bu saldırının arkasında, bizzat işbu siyonist rejimin gizli servislerinin bulunduğu) iddialarını reddetmek de, isbatlamaktan daha kolay değildir.. Nitekim, MOSSAD’ın eski başkanı Efraim Halevi, 10 Haziran günü, bu konudaki sorulara kesin bir redd cevabı vermek yerine, ‘Eğer İsrail yapmışsa, bu çılgınlıktır..’  diyor, ‘Türkiye ve İsrail ilişkilerinin, mutlaka tamir edilmesinin, İsrail ve Batı dünyasının menfaatlerinin gereği olduğunu’  söylüyordu..

Bir cinayet şebekesi gibi çalışan siyonist İsrail rejiminin bu gibi kanlı entrikaları devamlı tezgahladığı, bilinmeyen bir şey değildir.. (Daha üç ay kadar öncelerde, Dubai’de, bir otele sahte olarak üretilmiş ingiliz pasaportlarıyla ile gelip yerleşen turist görünümlü kaatillerin, orada bulunan HAMAS liderlerinden Mebhuh’u öldürdükleri daha sonra anlaşılınca, İngiltere ile siyonist İsrail rejimi arasında bir diplomatik gerilim meydana gelmemiş miydi?

Aynı şekilde, bu cinayetten bir hafta sonra, yine siyonist İsrail’e aid bir casus uçağındaki bir cinayet timinin, Macaristan’da yaşayan ve Filistin mücadelesine para desteği sağlayan Suriye’li bir hedef- kişiyi öldürdükleri, bu ekip, cinayet mahallinden kaçıp gittikten sonra ortaya çıkmamış mıydı? Esasen,  son 100 yıl boyunca siyonist yahudilerin dünya çapında gerçekleştirdikleri nice suikasdlerin ve işledikleri cinayetlerin tarihini burada zikretmek imkansızdır.. Bu bakımdan,) İskenderun’daki Deniz Üssü’ne yapılan ve bu zamana kadar yapılan PKK saldırılarının alışılmış stilleri dışına çıkan eylem de, velev, yine PKK eliyle yapılmış olsa bile, o mekanların planlarının ve fotoğraflarının çekilip bu örgüte verilerek, bu saldırının ihale edilmiş olması hiç de ihtimal dışı değildir..

*

Ve, guguk düzeninde, ‘hukuk’ bir güç gösterisiyse, mukabil bir güç gösterisi de gösterilmelidir!

 

Pozitif hukuk’ denilen hukuk sistematiğinin temelini ‘güç- kaba kuvvet’ oluşturur..

Eski deyimle, ‘zer ve zor..’ Yani, altın- servet ve kaba kuvvet..

Bu anlayışta, hukuk, güce göre şekillenir.. Ve bu da, ilahî ve de tabiî hukukun katledilmesi gibi bir netice ortaya çıkarır, tabiatiyle..

Bu ‘pozitif hukuk’un pozitifliği işte böyle bir şey..

Ülkemizde de, durum en çarpıcı örnekleriyle ortada..

‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir..’  yalanıyla, millet adına bir çete düzeni kurulmuştur.

Ve Millet Meclisi de milletin iradesinin yansıdığı yer olarak görülür..

Ama, zorla, zorbalıkla kabul ettirilmiş, hile, ikrah ve cebr ile kabul ettirildiği için, tabiî hukuk mantığına ve mentalitesine göre mutlak butlanla bâtıl ve ‘keenlemyekûn (bütünüyle yok) sayılması’ gereken bir anayasada, milletin bu hâkimiyet/ egemenlik yetkisinin çeşitli kurumlar eliyle kullanacağı varsayılmıştır.. Ve o süngüucu ile hazırlanmış, silah dayatmasıyla millete zorla kabul ettirilmiş olan o anayasaya göre, milletin temsilcileri isteseler bile, değişiklik yapamazlar ve yaparlarsa, millet adına yetki kullandığı varsayılan kurumlardan birisi de yargı kurumudur;  en başta da Anayasa Mahkemesi.. Bu mahkeme, Millet’in iradesinin yansıdığı varsayılan Meclis’in iradesine göre şekillenen anayasa değişiklikleri ve kanunları  ibtal ettiğinde, kararlarına itiraz olunamadığı için, kesin ve de herkesi bağlayıcı sayılmaktadır.. Yani, hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete aid olduğu tezi, milletin hiç haberi bile yokken, millet adına karar verdiği varsayılan bir Anayasa Mahkemesi’ne ve diğer yargı kurumlarına aiddir.. 

Mayıs- 2010 başında Anayasa’da yapılan bazı değişikliklerin, CHP’nin ‘Eyvah hukuk, AK Partilileşiyor!..’  feryadlarıyla; gerçekte ise, kendilerinin 90 yıllık tahakküm temellerinin biraz sarsılmakta olduğu korkusuyla, Anayasa Mahkemesi’ne açtığı ibtal dâvasının -tıpkı Meclis’in 411 üyesinin kabul ettiği, başörtüsü yasağını da kaldıracağı ümid edilen değişikliği ibtal etmesinde olduğu üzere- bir yolunun bulunup yine kabul edileceği anlaşılıyor..

Halbuki, Anayasa Mahkemesi; yine bu anayasa’ya göre, kanunları anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle ibtal edebilir, ama, Anayasa değişikliklerini, ancak, Meclis’teki görüşmeler sırasında kanûnen uyulması gereken şekil şartlarına riayet edilmediğinin objektif olarak belirlenmesi halinde ibtal edebilir ve amma, ‘esas’tan görüşemez..

Ancaaak, ‘Anayasa’nın ilk 4 maddesinin değiştirilmesinin teklif bile edilemiyeceği’ hükümlerine dayanarak, yapılan değişikliklerin, dolaylı olarak o maddelerin değiştirilmesi neticesini verebileceği varsayımıyla, Anayasa Mahkemesi değişiklikleri ‘esas’tan da ibtal ettiğinde, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına karşı bir üst itiraz mercii de bulunmadığından, bu kararları kesindir.. Ve bu kararlar Resmî Gazete’de yayınlanması ile geçerlilik kazanır..

(Resmî Gazete ise, Hükûmet’in emrindedir ve Hükûmet’in gönderdiği metinleri yayınlar.)

Anayasa Mahkemesi, CHP’nin yaptığı ibtal başvurusunu, şekil yönünden incelemek adına , inceleme başlatmış bulunuyor.. ‘Şekil’ adına diyerek, ‘esas’tan incelemeler yaptığı da görülmemiş şey değildir.. Halbuki, sözkonusu anayasa değişikliği, 367 rakamının altında 330’un üzerinde bir oy ile kabul edildiği için, kanun hükmünde değildir ve kanun yapma tekniği açısından ancak referandumla kanun metni haline gelecektir..

Ve Anayasa Mahkemesi, bir metnin kanun tekniği açısından kanun sayılması için gerekli niteliği olmayan bir değişikliki taslağını, kanunlaşmışcasına incelemeye almıştır.. (Çünkü, değişiklikler referandumdan sonra, ibtal edilecek olsa, Milletin iradesiyle Mahkeme’nin iradesinin zıdlaşması ihtimali sözkonusudur.. Üstelik, üzerinde en çok durulan Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nun yapısının ve yetkilerini yeniden tanzim eden maddelerin referandumla gerçekleşmesi halinde, bu kurumların yetkileri daha bir tartışılır olacak ve Anayasa Mahkemesi’nin o değişiklikleri ibtal etme yetkileri de ortadan kalkacaktır..)

Ve bu Anayasa Mahkemesi’nin hangi konularda, nasıl kararlar verdiği de bilinmektedir.. Nitekim, (bir zina suçlamasını yansıtan video görüntülerinin ortaya çıkması üzerine, Mayıs’ın ilk haftasında  istifa etmek zorunda kalan) CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal ile eski Adalet Bakanları’ndan Seyfi Oktay arasında gerçekleştiği bildirilen ve dinlemeye takılan telefon görüşmelerinde, Anayasa Mahkemesi’nin bu değişiklikleri ibtal etmesi yönünde perde gerisi kulis çalışmalarının hızla yapıldığına dair konuşma metinleri medyaya yansımıştır..

Keza, HSYK (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu)’nun Başkan Vekili Kadri Özbek’in çabalarını yansıtan telefon görüşmeleri ve de beyanları da medyada arz-ı endam etmektedir..

İlginç olan şu ki, Seyfi Oktay da (bir diğer CHP’li Adalet eski Bakanı Mehmet Moğultay gibi) alevî olduğunu, bugün bu çabalarının bunun için mercek altında olduğunu söylüyor; ‘Ben bakanlıktan ayrılalı 16 yıl, siyasetten ayrılalı ise 10 yıl oldu. Bu çevreler, geçmişte de mezhebimden rahatsız olduklarını açıkça belirtiyorlardı. Bir alevînin Adalet Bakanlığı’na atanmasını şaşkınlıkla karşılamışlar ve asla hazmedememişlerdi. Hele hele alevî inançlı bir gencin hâkim ve savcı olmasını dünyanın sonu gelmiş gibi değerlendiriyorlardı.’ diyordu.

Dahası, HSYK Başkan Vekili Kadri Özbek de âlevî olduğunu gizlemiyor ve Seyfi Oktay’ı kendilerinin ‘manevî Adalet Bakanı’ olarak niteliyor; ‘Hiçbir Adalet Bakanı’nın yapmadığı şekilde, kendilerine kol-kanat gerdiğini’ söylüyor.. Yani, müthiş bir kadrolaşma itirafı..

(HSYK) Başkan Vekili Kadir Özbek, Cumhuriyet’te 11 Haziran günü yayınlanan röportajda, HSYK’ya  müdahale etmekle suçlanan eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay ile görüşmelerinin gizli kapaklı” olmadığını söylüyor ve ’Görüşmelerimiz gizli değildi. Oktay sıradan bir Adalet Bakanı da değil. Bugünkü hâkim ve savcılara her türlü maddî, manevî katkısı var.. Oktay sıradan bir Adalet Bakanı değildir. Bugün meslekteki hakim ve savcıların hem kendilerinin hem de çocuklarının yaşamlarından eğitimlerine kadar her türlü maddi ve manevi nitelikte katkıları olan bir bakanımızdır. Kürsüdeki yargıçlar için çok mücadele vermiş bir insandır.  … Dost insanla yemek yemek suç mu? Bana ulaşan bazı istemleri HSYK’nın bir üyesine iletmekle yargı baskı altına mı alınmaktadır..’  diyordu..

Kişinin ‘alevî olması -olmaması’, hele de bir laik rejimde asla sözkonusu olmaması gerekirken, bu kişilerin ‘alevî’ diye arz-ı endam etmeleri ve aralarında bir dayanışma sergilemeleri üzerinde düşünülmelidir.. Asıl düşünülmesi gereken bir diğer konu da, onlar “alevî’ diye nitelenince, yönetim mekanizmalarında, hele de yüksek bürokrat olarak bulunan ve  ‘alevî olmayan nice kemalist-laikler’in ‘sünnî’ zannedilmesi gibi bir zannın ortaya çıkmasıdır.. ‘Alevî’ olmayanların ‘sünnî’ oldukları kabul ediliyor, zâhir..

‘Kemalist- laik- ateistler’ mi, ‘sünnî müslüman’, yani?.

Ve, birileri ‘sünnîlik’ adına ortaya çıkacak olsa, kemalist-laiklerin nasıl kıyametler  koparacakları ortadadır.. Ne var ki, sözkonusu ‘alevîlik’ olunca, onlar üzerine bir de himaye kanatları çekilmektedir.. Kaldı ki, bu ‘alevî’ kişilerin gerçek mânada alevîlikle hiç bir ilgisinin olmadığı da ortadadır..

*

Bu durumda, sıradışı bir hukukçu olduğunu kısa zamanda gösteren Anayasa Mahkemesi Raportörü Doç. Osman Can’ın, ‘Anayasa Mahkemesi’nin yetkisiz olarak vereceği bir ibtal kararın Meclis tarafından yok sayılmasını’ gündeme getirmesi, son derece yerinde ve de gerçekleştirilebilirse, devrim çapında bir tavır olacaktır.

Siyasî iktidar, böyle bir yola başvurup vuramıyacağını söylemek, böyle bir tavrın ortaya çıkaracağı hassasiyetleri gözönünde bulundurmadan epeyce zor bir mes’eledir..

Ama, Başbakan Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi için, son zamanlarda ısrarla, ‘Ana Muhalefet Mahkemesi’ demesi, sanki böyle şaşırtıcı tepkilere hazırlıklı imiş gibi bir mânâ vermektedir.. 

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği bir ibtal kararını Resmî Gazete’de yayınlatmamak sûretiyle önlemek ve bu yolla yürürlüğe girmesini engellemek gibi, mukabil bir kanunî yetkiyi kullanmak ve bunun bu yetki çelişmesinin nasıl halledileceğinin hukukî tartışmaları yoluyla,  buhranı zamana yaymak da, mümkün olan en mülayim bir yol olarak gözükmektedir..

Bu arada unutmayalım ki, temel devlet kurumları arasındaki bir yetki çatışmasının kısa sürede bir  kurumlar savaşı’na dönüşebileceği tehlikesi de daima vardır ve böyle bir risk, son derece yıpratıcı ve ağır neticeler ortaya çıkarabilir.. Bunun en canlı örneği, 1997’lerde Pakistan’da, Başbakan M. Newaz Şerif’le Yüksek Mahkeme arasında cereyan etmiş ve Şerif, gerekli tedbirleri almadan, sırf halk desteğine güvenerek netice alacağını düşünmüş ve Yargı Kurumu’na galebe çalmış ve amma sonunda, General Perviz Muşerref’in idareye el koymasına yol açan gelişmelerin yolu da hazırlanmıştı..

Risk almayı göze almadan temel problemleri çözmek, olacak gibi gözükmemektedir. Bu gibi ihtimalleri gözönünde bulundurmak, korku için değil, alınması gereken tedbirlerin hatırlanması ve halk kitlelerinin de uyanıklığının sağlanması açısından gerekli görülmelidir.

 

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum