“Toplumu biçimlendirme” sendromu

28.06.2008 00:36

Yavuz Bahadıroğlu

Bir zamanlar bendeniz de “okullu” idim… Taşlar şimdiki kadar bile yerli yerine oturmamıştı…

Her şey “Ali yazar, Veli bozar” tekerlemesinde olduğu gibiydi.

Herkes her telden çalıyor, “iman”la “küfür”, “doğru” ile “yanlış”, “gerçek”le “yalan”, “siyah”la “beyaz” atbaşı gidiyordu.

Türkiye, şimdikinden besbeter zıtlaşmalar, farklılaşmalar, kutuplaşmalar, inatlaşmalar dünyasıydı. Yine de beni en çok okul ile aile arasında kalmak incitiyordu. Okulda öğretilenler başka, anne babamın öğrettikleri başkaydı. Biri Mersin’e, diğeri tersine! Ama acaba hangisi tersine gidiyordu? Tam bir “değerler karmaşası” yaşıyordum…

“Karmaşa” yer yer “zıtlaşma”ya dönüşüyordu:

“Ya Atatürk, ya Vahideddin!”

“Ya Cumhuriyet, ye hilafet!”

“Ya dünya, ya ahiret!”

“Ya Herru, ya Merru!”

Bazen ölümlerden ölüm beğenmek zorunda bırakılmış idam mahkûmlarına benzetiyordum, kendimi: Ruhum eziliyordu: “Kırk katır mı, kırk satır mı?” Soracaklar diye ödüm kopuyordu.

“Aşağısı sakal, yukarısı bıyık” hesabında kala kalmıştım. Söylenenlerden hangisinin “doğru” olduğunu kestiremiyordum. Bunalıyordum, tökezliyordum, travma (sarsıntı) yaşıyordum.

Ondört-onbeş yaşlarında bir çocuktan elbette derin analizler yapıp “doğru”yu bulması beklenemez… Ya teslim olursunuz, ya da hırçınlaşıp isyan edersiniz… Ben hırçınlaştım. An oldu anne babama, zaman oldu öğretmenlerime isyan ettim… En olmadık zamanlarda tekerleme tekerleyerek resmen baş kaldırdım:

“Eveleme-develeme, devekuşu kovalama,

“Çergi, çember, misk u amber,

“Tazı, tozu, berber kızı…

“Ne zaman geleceksin? Yazın,

“Yazılalım, bir tahtaya dizilelim.

“Emzik-memzik, delişmen çocuk!”

Bu da benim kaçışımdı galiba, bir anlamda çevremden, diğer anlamda ise kendimden kaçıyordum. Başka çarem yoktu: Çünkü mantık tepetakla olmuştu…

İlkokula başladığım günlerde, “En çok kimi seviyorsun?” sualiyle başlayan travma, lise çağları sonuna dek sürmüştü. Ailede öğrendiğim gibi “Allah’ı seviyorum” desem öğretmenim, “Atatürk’ü seviyorum” desem ailem üzülüyordu. Sonunda işin “püf noktası”nı keşfettim: Evde “Allah’ı seviyorum” dedim, okulda “Atatürk’ü…”

Ailem de, öğretmenlerim de mutlu oldular, ancak ben hâlâ mutsuz, travmalar (sarsıntılar) içinde hâlâ vuruktum.

Okulda ezberletilen “Onuncu Yıl Marşı”nı bizim eve taşıyıp babamın seferden döndüğü akşam bağıra bağıra keyifle okuduğumda, tıpkı öğretmenlerim gibi, babamın da sevineceğini ve beni ödüllendireceğini sanmıştım.

Fena halde yanıldığımı, babamın suratı düşünce anladım. Neye uğradığımı şaşırdım. Anladım ki ikiyüzlülük bir yere kadar işe yarıyor! Koskoca öğretmenler bunu bilmiyorlar mıydı? Biliyorlardı ise, bizi neden ikiyüzlü olmaya zorluyorlardı?

Babam sevinir umuduyla bangır bangır okumaya başladığım “Onuncu Yıl Marşı”nı, babamın suratı asılınca, mırıltıya gömdüm: “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan…”

Ellerini iki yana açtı babam: “Hani göster bakalım” dedi, “nereleri örmüşsünüz demir ağlarla?”

“Örmedik mi?” diye sordum şaşkın şaşkın.

“Örmediniz elbet” dedi, “sadece Ankara ile Sivas arasına tek hat döşediniz. Onyedi senelik kesintisiz iktidarın tüm eseri bundan ibaret mi olmalıydı?”

Öğretmenlerim “demir ağlarla ördük” diyorlardı, babam “örmedik” diyordu. Ertesi gün, babamdan aldığımı öğretmenime satmak istedim: “Öğretmenim demir ağlarla anayurdu dört baştan örmemişiz, öyle mi?”

“Örmemiş olur muyuz” diye kekeledi, “örmüşüz.”

Ben de babam gibi ellerimi iki yana açarak sordum: “Gösterin o zaman, nereyi örmüşüz?”

Zil çaldı. Çalar çalmaz da öğretmenim derin bir nefes aldı: “Hadi bakalım hayta, doğru sınıfa.”

Arkamdan uzun uzun baktığını, “Bu çocukla işimiz var” yerine, “Bu çocukta iş var” diye düşündüğünü hayal ettim.

Nedense öğretmenlerim çocukluğumu “biçimlendirme”ye çok meraklıydılar. Sonra anladım ki, bu onlara verilmiş “en kutsal görev”di. Çocuklardan başlayarak toplumu “kıvam”a getireceklerdi. Toplum “kıvama” getirilecekti ki, her istendiğinde çabucak hizaya getirilebilsin.

Darbeler de bunun için yapıldı, bunun için anayasalar yazıldı. Ne var ki, toplumun temel dinamikleri karşısında hepsi etkisiz kaldı.
Dert etmeyin: Bugün yaşananlar da etkisiz kalmaya mahkûmdur.

Vakit gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim