1. YAZARLAR

  2. Sinan Ceran

  3. Topçu’da Demokrasi Anlayışı: İki Yanlıştan Biri
Sinan Ceran

Sinan Ceran

Yazarın Tüm Yazıları >

Topçu’da Demokrasi Anlayışı: İki Yanlıştan Biri

A+A-

Alt kimlik ve üst kimlik tartışmasının Avrupa Birliğinin zorlayıcı şartlarıyla gündeme taşındığı ve resmi kimliğin niteliğini ciddi bir tartışmaya açmadan milli kimlik içinde yeni bir cephe oluşturan Türkiyelilik kimliği, daha yerliciler ve ulusçular için resmi ideolojinin kırmızı hattı olarak muhalefetin ağzıyla eleştirildi. Sistemin çok kimlikli yapılanmasında ortak payda olarak vatanı, devleti, Anadolu’yu veya Anadolu’ya ruh katan ilahi ruhu seçen tüm ideolojik katmanlarıyla ulusal dindarlık anlayışının bir başka temsilcisi Nurettin Topçu’nun demokrasi düşüncesini irdelemeye çalışacağız. Ancak Topçu’nun demokrasi düşüncesi yerine ürettiği, “ulu ruhların önderliğinde bir ruhi ve ahlaki otorite”, “irade rejimi” ve “şuurlu demokrasi” gibi arayışlarını doğru tahlil edebilmek için, bu düşünceye kaynaklık eden din, devlet, millet gibi kavramların içeriğinin doldurulmasında bir kırılma dönemi olan Batılılaşma devrine kadarki süreçte nasıl algılandıklarına bir göz atalım.

Giriş

Kur’an’ın en önemli vaadi insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmaktır. Bu vadin gerçekleşmesi, Kur’an’ın aydınlık mesajını taşıyan vahyi ilkeleri kuşanmış “iyiliği emredip, kötülükten nehyeden” bir topluluğun oluşturulmasına ve kitleleştirilmesine bağlanmıştır. Müslümanlar bu nedenle “O (Kur’an), bir şaka değildir” emri gereği hem dinlerini, hem yaşantılarını tutarlı kılmak zorundadırlar. İşte bu tutarlılık kendisinin, hayatın tüm alanlarını en iyi ve adil bir şekilde kuşatacak bir hayat nizamı oluşu hususunda hiçbir şüphe barındırmayan Kitabın ilkelerine sarılmakla ancak mümkün olabilir. Kitabın sunduğu bu ilkeler çerçevesinde düşünen, tavır alan ve harekete geçen insanlar ve yapılar ancak tutarlı olabilirler. “Hadi öyleyse iddialarınız, oluşturduğunuz ve atalarınıza dayandırdığınız fikirleriniz doğruysa kitabınızı, delilinizi getirin” diyen bir hitaptan korkmak gerekir. Bu anlamda kurtuluşu İslam’da görenlere hangi İslam’la, üretilen İslam anlayışlarıyla mı, iletilen- vahiy İslam’ı ile mi kurtuluşa ermeyi düşündükleri de sorulmalıdır.

Bu şekliyle ilkelilikten kasıt, uyulması gerekli temel kurallara ve temel düşüncelere uygun hareket edilmesi anlamına gelir. Bu ilkelerin bağlayıcılığı hayatı algılayışımızla, hayatın amacını hangi ölçüye göre belirlemeye çalıştığımızda ilgilidir. Müslümanlar için bu sorunun cevabı, hiçbir şartta değişmeyecek olan bu temel düşüncenin kaynağı tabii ki Kur’an’dır. Zulmün her şekline karşı çıkmak ise temel ve değişmez bir ilkeyi ifade ederken, zalime itaat etmek ise temel bir ilkesizliktir.

 Hayatı anlama ve anlamlandırma konusunda vahiy eksenli bir anlayışı yakalayamamış kişi ve çevreler ise tutarsızlık ve çözümsüzlükten kendilerini ve beraberindekileri kurtaramayacaklardır. Bu tutarsızlık öncelikle, “millet”, “şehitlik”, “ulu’l emr”, “tarih”,”din” gibi kavramlara yanlış anlamlar yükleyerek oluşturulan yapı ve düşüncelerde tezahür edecektir. Kur’an’ın aydınlık ilkelerinden uzaklaşmanın getirdiği zaafların en önemlisi Kur’an merkezli bir kimliğin oluşturulamamış olmasıdır. Bu kimliğin muharref geleneğin hüküm ve usullerinden kendisini arındırmadan, tüm İslamilik iddialarına ve hassasiyetlerine rağmen karşılaşılan çağdaş sorunları vahiy temelinde kuşatıp, algılayabilmeleri ve cevaplayabilmeleri imkansızdır.1 Topçu’nun demokrasi düşüncesini ve hayat felsefesini belirleyen “bin yıllık tarih” ve “millet iradesi” gibi üretimlerini besleyen tarih anlayışının İslamiliğinin öncelikle İslam’ın tarih tasavvuru bağlamında eleştirilmesi gereklidir.

İki tarih, İki Kimlik

İslam coğrafyasını kuşatan batılılaşma ve Uluslaşma hareketleri, 19. yüzyıldan itibaren vahiy kimliğini ve ümmet zindeliğini yitirmiş alim, aydın ve bürokrat zümre elde kalanı korumak adına sığınmacı, eklektik bir tarih tasavvuru içinde İslami kitlelerin geleceğini tartışmaya yöneltti. Gözden kaçan Müslümanların sömürgeleştirilmesine neden olan faktörlerin “değer” açısından tartışılması gereken bir düşüşü ifade ediyor oluşuydu. “ ‘İslam’ olarak nitelenen mirastan elde kalanı savunmaya çalışan, ama uluslaşma dayatmasına ‘tarihi gerçeklik’ aldanışıyla boyun eğen muhafazakar gelenekçi tutumun pragmatik ve eklektik yaklaşımı ile, ulusal planda var olabilmeyi eski tarihi şartlara ait dini ve kültürel telakkilerden mümkün oldukça sıyrılmakta gören batıcı-modernist kadroların pozitivist yaklaşımının birbirine yakınlaştığı en önemli nokta ‘ilerlemeci tarih tasavvuru’ idi”.2

“Kur’an’daki tarihi yasalarla ilgili işaretlere bakıldığında ise, toplumsal tarihlerin sürekli bir ilerleme içinde değil, inişli- çıkışlı bir imtihan döngüsü içinde yaşandığı görülecektir. Tarihi sürekliliği olan toplumsal yapılar ve kategoriler değildir; tevhidi olan değerlerle cahili olan değerlerin sosyal zeminlerde çatışması ve devamlılığıdır”.3 İslam tarihindeki ve Kur’an’da anlatılan kıssalardaki toplumsal alt-üst oluşları da bu şekilde anlamak gerekir. Önemli olan sosyal inşa çabalarının hangi değerler sistemine dayandığı ve tanıklıklarıdır. “ Bu açıdan bakıldığında İslam tarihi kavmi ve kabilevi unsurların biyolojik varlıklarını, nüfuz alanlarını ve coğrafi sınırlarını güçlendirmek için İslam’dan nasıl yararlandıklarının bir okuması değil, Kur’an vahyine inanan ve bu inançları doğrultusunda ‘hakikatin şahidi’ örnek bir topluluk oluşturan Müslümanların, diğer insanları kabileleri ve kavimleri bu inanç toplumunun / İslam ümmetinin içine nasıl kattıklarının ve Tevhidi ilkeleri nasıl sosyalleştirdiklerinin ve tanıklaştıramadıklarının tarihidir”.4 Bu nedenle son 5-6 asırdır İslami değerlerin toplum ve yönetim yapılarını belirleyici olma özelliğini kaybetmeye başlamış olması, ümmet yaşamındaki dağılma ve ifsad sonucu düşülen acziyetler ve Batı yayılması karşısında tüm İslam coğrafyasında karşılaşılan mağlubiyetler, Müslümanların kendi konumları, gelecek ve tarih tasavvurlarında da önemli sorunlar oluşturmuştur. Müslüman halkların kurtuluşunu ilerlemeci tarih tasavvuru bağlamında batılılaşma sürecinde gören batıcı kadroların yaşadıkları kimlik aşınımı, 20. yüzyılın tüm İslam coğrafyasında ulusal tarih ve ulusal toplum kurgularının üretilmesine neden olmuştur. Oysa Müslümanlar tarihe ne kutsamak için, ne de reddi miras için değil de, nasslar ölçüsünde adil ve dürüst olarak ders çıkartmak için bakmalıydı.

Topçu ve çevresi üretilen bin yıllık tarih teziyle birlikte, bu tezin mistik mimarı Hallac-ı Mansur’la Peygamberi aynı kefeye koyarak bir Asr-ı Saadet tarihini de kendi tezlerini destekleyecek şeklide üretmişlerdir. “ Velilerle peygamberler büyük mistiklerdir. Mistikler vicdan aleminin inkılapçılarıdır. Onlar ahlak hayatının insanüstü varlıklarıdır. Massignon’a görde İslam mistikliği, hem kaynağında hem de ilerleme çağında mütemadiyen ezber okunan, derin derin düşünülen ve tatbik edilen Kur’an’dan çıkarılmıştır… İnce bir tahlilden geçirildiği takdirde, Kur’an’ın birçok ayetleri, derin bir mistik vahyin sırlarını bize vermektedir. Hz. Muhammedin kendisi de samimi ve sürekli bir çile doldurucu hayatı geçiren  ‘ Allah’ın tutkun bir aşıkı’ idi ”.5 Oysa Kur’an’da ve İslami mücadele tarihi boyunca öncelen fiili amaç, vahyi bilgiyi kavramış, bu bilgiyi tanıklaştırarak imanlaştırmış, zulüm, şirk, ifsada karşı mücadele veren bir topluluk, örnek bir Kur’an nesli oluşturmaktı. İslam tarihinin hiçbir döneminde hiçbir peygamber çileciliği ve Allah’ın tutkun bir aşığı olmayı hedeflememiştir. Rasulullahın öncülüğünde Mekke döneminde oluşturulan sosyal yapı böyle bir niteliğe kavuştu. Mekke’de yaşanılan süreç Kur’an’ın ruhuna göre davranmak açısından İslam Tarihi’nin en önemli kazanımıydı. Çileci, uzlaşmacı, pasif, sığınmacı pratiklerin değil büyük sınavlar karşısında direnecek ve topukları üzerinde geri dönmeyecek olan imanın, pratik hayatın sorunlarıyla yüzleşerek sosyalleştirildiği bir zaman dilimiydi Mekke Dönemi ve vahiy tüm ileri gelenlere iletilmiş ve halkın da gündemine sokulmuştu. Medine Dönemi ise Kur’an neslinin kitleleştiği ve kurumlaştığı bir dönemdi. “Medine’de kurumlaşan birikim, Mekke’de talim edilen değer üzerine kurulmuştu”. Bu nedenle asıl sorun Mekke’de talim edilen, Medine’de kurumlaşan bu değerin varlığını ve özgünlüğünü ne kadar devam ettirebildiğidir.

Topçu ve çevresinin İslamı ve peygamber dönemini referans göstermesine karşın yanlış bir değer telakkisine sahip olduğu ortadadır. Zira tarihsel verileri değerlendirirken en önemli referans kaynağı Müslümanlar için Kur’an’dır. Ve Kur’an’ı tarihsel verilerin değerlendirilmesinde referans olarak almayan spekülasyon üreten bir yaklaşımın İslam tarihi veya genel tarihi değerlendirmesi tarihi anlamaya değil tarihi icad etme hurafesine dönüşecektir. Bu tür tarihi sapmaların da nedeni tevhidi mesajın bulandırılması ve tevhidi bütünlüğün bozulmasıdır. Topçu ve çevresinin kurtuluş çaresi olarak sarıldığı bin yıllık tarih İslam Ümmetinin çözülüş ve çöküş tarihidir. Bütün bunlara rağmen bu çözülüş sürecinde, İslam’ın yaşayan gücü olan tevhit mücadelesi kesintiye uğramadan gelmiştir. Geleneksel ve sahih olmayan bin yıllık Anadolu mirasına yerellik kaygılarıyla sahiplenip ulusalcı söylemin işini kolaylaştıran bu söylem, tarihi bir kırıklık yaşamama iddiası ile sürekli olarak toprağa ve geleneğe vurgu yaparken Tevhidi ilkeleri yaşayan ve yaşamlaştıran İslam Ümmetinin tarihini mistik hezeyanlarla ve Ümmet varlığının çözülüş sürecini yaşadığı Anadolu tarihiyle bulandırmış ve yok saymıştır.

Hangi İslam

Yaşanılan değer erozyonu neticesinde yalnızca tarih tasavvuru değil, İslam tasavvuru da değişmiştir. Nurettin Topçu yazılarında şiddetle eleştirdiği “din tacirleri”, “kıraat satıcıları”, “sahte sufiler”, “fetva kutsayıcıları” gibi kendisi de Kur’an’ın önünde engel oluşturucu bir anlayışın sahibidir.

Topçu, gerçek dini anlatmaya çalıştığı yazılarında iletilen İslam ile üretilen mistik anlayışı özdeşleştirir. İlahi varlığa kalp ve irade yolu ile ulaşmanın sırrını yakalamaya çalışır. Üstelik bu görüşleri için kalkış noktası olarak da Kur’an’ı gösterir.Kalp ahlakının felsefi temellerini Kur’an’da bulduğunu belirten Topçu, Kur’an’la nasıl bir ilişki içinde olduğunu şu şekilde dile getirir: “Yunus’la Mevlana’nın yanı sıra Pascal’dan ve Blondel’den ilham ve işaretler aldık. Kur’an’ı sadece kavram ve mantık dili ile değil de kalbin dili ile alemin bütün halinde tercümesini yapabilen iman hareketi ile anlayışın sırrına gönülleri ve göğüsleri yaklaştırmak istedik.” (1969-Ocak) Kur’an’dan ve İslam’dan sıkça bahsetmesine rağmen yazı ve düşüncelerini Kur’an’la irtibatlandırmaması önemli bir zaaftır. Topçu İslam tarihindeki mezhepçi yaklaşımların taassubuna, peygambere saygı adına sakalın öpülmesine, duahanların çığırtkanlığına ve hırka takdisi gibi bidatlere karşı çıkarken başka bir yanlışa saplanarak Kur’an’ın batini yanına saplanır. Ancak kitaplarını okuduğunuzda Kur’an’la irtibatının diğer disiplinlerle olan irtibatından çok daha zayıf olduğu görülebilir. Onun meylettiği Kur’an’ın batıni yanı değil, dinler üstü ortak bir değer olması istenen mistik geleneğin değerleridir.

Bu şekliyle Anadolucu, ruhçu anlayışın sahip olduğu İslam algısı Kur’an’dan ve Rasulullah’ın uygulamalarından beslenen bir anlayışını değil, vahyi ilke, tevhidi kimlik ve ümmet anlayışının gereklerinden uzak sufilerin taşıdığı ve müsteşriklerin işlediği muharref geleneğin değerlerini önceliyordu. Kur’an’dan ilham alınmış olduğu birçok kez işlenmesine rağmen vahyi değil, tarihi muharref birikimi, muharref geleneği ölçü almaktan çekinmeyen sentezci, eflatuncu, parçacı ve taklitçi bir anlayış üretilmişti. İslami bir Rönesans idealine rağmen Osmanlıdan devralınan din anlayışının mahkumuydu.6

Topçu ve çevresinin muhalefet ettiklerini sandıkları batıcılığa rağmen, giydikleri modern ve batılı değerleri ifade eden ulus kimlik, Namık Kemal’den bu yana asıl anlamından saptırılan “millet” kavramı ile dini geleneksel kök arayışının bir tezahürü olarak karşımıza çıkmıştır. “Din ve şeriat” anlamına gelen7 bu kavramın “ulus” kelimesinin yerine kullanılması dini kavramlara hangi saiklerle yaklaşıldığının bir göstergesidir. Topçu ve çevresi ulusçuluğa millet karşılığını vererek batılı ideolojiye İslami bir içerik süsü vermeye çalıştığı gibi, millete “modern cemiyetimizin yüzyıllar öncesine dayanan şahsiyeti”8 tanımını ekleyerek ulusçuluğa yerli bir kökte bulmuştur.

Yerlilik, İslami Mücadeleyi Bulandırma Projesidir

İslam Coğrafyasındaki milli/ulusal devletler, batılılaşma sürecinin bir sonucu olarak karşımıza çıktılar. İslam Dünyasının teknolojik, bilimsel ve ekonomik açığını kapatmak için Avrupa ile başlayan ilişki süreci zamanla öykünmeyle beraberinde işbirlikçi bir nitelik kazanmaya başladı.

İslam Coğrafyasında oluşturulan ulus devletlerin tamamı kendi mecraında doğal olarak oluşmuş değil tamamen kurgulanmış kurumlar olarak karşımıza çıktılar. Kurulan her ulus devlete sanal bir ulusal tarih ve tutkal olarakta kurgusal bir din anlayışı yaratıldı. “ve ulus devletler resmi ideolojilerin üst bir kimlik oluşturmak amacıyla tanımlandılar. Bu tanımlama içinde din yani en belirgin olarak İslam, ya alt bir kimlik olarak rasyonalize edilecekti, ya da müslümanlara alt bir küme şeklinde boyun eğdirilecekti.”  Dolayısı ile bugün de olduğu gibi geçmişte de devletin destek olduğu ya da göz yumduğu İslami algı, yaşamdan elini eteğini çeken, vicdanlara hükmedip, folklorik bir katkı düzeyinde varlığını sürdüren, olmazsa daha iyi olacak olan ama konjönktürel olarak kullanıma müsait olduğu sürece yedeklenmesi de faydalı olan, siyasal taleplerinden vazgeçmiş bir dindi.

Din, ulusal kültürün tanımlanmış bir bileşkeni olarak görüldüğü için ulusal kimliği aşan bir dini kültür her zaman rahatsızlık uyandıracaktır. “ Bu nedenle geleneksel kesimin ‘ İslam düşüncesini yerelleştirme’ iddiası Harran ovasından yükselen ‘panteist’ telakkilerle yoğrulmuş Anadolu dini birikimini yeniden gündemleştirme telaşından başkası değildir. Böylece Türkiye’deki egemen istikbara dini telakki olarak ne kadar kökü Anadolu’da olan bir çaba içerisinde olunduğu gösterilmekte ve aynı zamanda Türk devletine kendine özgü kültürel-kitlesel bir tarihi arka plan üretilerek kök oluşturmaya çalışılmaktadır”.9

Bu kök Türk ulusuna kan verici olan, Türkmenlerin bedeni, İslam Tasavvufunun ruhu ve Anadolu topraklarının iklimidir. Dine, devlete, yönetime, bireylere, topluma, iktisadi düşünceye kadar tüm alanlarda belirleyici olan işte bu yaratılan köktür. Zaten ıslaha muhtaç Osmanlı dini algı ve mirası bu kökle birlikte ulusçu ve sentezci bir özellikte kazanarak ulusçu ideolojinin yamaları artırılmıştır.

Sorun, ümmetin kuşatılmışlığı ve dağılma süreci karşısında nasıl bir çözümün üretileceği mi, yoksa devlet nasıl kurtulur? sorusu mudur? Tanzimat fermanı’nın mucidi Mustafa Reşit Paşa’nın sorduğu “bu devlet nasıl kurtulur” sorusu tüm muhafazakar ve uzlaşmacı, ulusçu yapıların öncelikli sorunudur. Bu sorun sanılanın aksine sadece pozitivist-laik Cumhuriyet kadrolarının, Aydınlanma ve 1789 sonrasının ürünü değildir.“ 2. Abdulhamid’in zamanında İstanbul’daki pek çok tarikat şeyhini sürgüne göndermesinin bu çerçevede nereye oturtulacağı; ya da gavur padişah olarak sıfatlandırılan 2. Mahmud’un aynı zamanda sahabe mezarlarını, tarihi çeşme, türbe vb. yerleri ıslah etmesinin batılıklaşma çabalarıyla atbaşı giden bir politikayı takip etmesi gibi. Ki sağ iktidarlar döneminde ezanın tekrar Arapça okunmasıyla NATO’ya giriş, imam hatiplerin açılmasıyla dışa bağımlılığın ivme kazanması, ‘ Bolşevik baykuşlara karşı’, ehl-i kitap Amerika’yla yapılan ittifakların atbaşı gitmesi, geçmişle bugünün Osmanoğulları dönemiyle Cumhuriyet döneminin, kırılma noktalarından fazla, kesişme noktalarına sahip olduklarını göstermektedir.”10 Bu sorun Osmanoğullarından, Cumhuriyetin kuruluşuna, oradan DP’li çok partili yıllara ve 28 Şubat’a kadar uzanan devlet-i ebed müddet politikasının batılılaşma, kapitalistleşme macerasıdır.

Müslüman olma iddiası ertelenemez iki sorumluluk anlayışını ifade eder. Dini anlama, Kur’an’ı rehber edinme, ümmet gerçeğini değerlendirme evrensel sorumluluklarımızı ifade eder. Yaşadığımız coğrafyada teb’ası konumuna düşürüldüğümüz sistemin siyasi, ekonomik, kültürel, zulüm ve çelişkilerini gündemleştirip güç oranında karşı koymak, vahyi ahlakı tanıklaştırarak sosyalleştirmek, egemen ideolojinin dayattığı tüm değerlerden hicret etmek ise yerel sorumluluklarımızı ifade eder. Oysa Anadolucu/muhafazakar/geleneksel kesimin evrensellikten anladığı vahyin hükümlerini genel geçer kılmak değil, İslamın mukaddeslerine şekilsel saygı yanında, ataların ürettiği dini kültür tabusunu korumaktır. Yerel olan sorumluluğu ise Anadolu insanının zaten bulanık olan İslam algısını daha da derinleştiren geleneksel muharref kültür dokusunu korumak, ulusal sınırları çizilmiş, belirlenmiş Türkiye’yi büyük kılabilmek, kalkındırmaktır.

Resmi ideolojinin Batı orijinli ulus devlet anlayışını halka zorla ve baskı yoluyla kabul ettirmeye çalıştığı süreçte Topçu ve çevresinin muhalefeti bu Ulus devlet ideolojisine, milliyetçiliğe, vatancılığa, halkın Türkleştirilme politikasına değil yöntem ve içeriğineydi. En büyük fark Topçu’nun İslam’ı daha büyük bir yama bezi olarak resmi ideolojiye göre sahiplenmesiydi. Ulus paydası ümmeti yeniden inşa yerine Ulus devleti kalkındırma projeleriyle kendini gösterdi.

Ne Demokrasi, Ne Millet İradesi; Kur’an Neslinin İnşası

Topçu, “Türkiye’nin kurtuluşunun tarihi ve geleneksel devlet anlayışını gömmeyi gaye edinen demokrasi rejimi ile değil, otorite ve mesuliyet duygusunu yaşatabilecek devletin eliyle” olacağını savunur. Türkiye’yi kurtarma projelerinde Topçu Demokrasi anlayışına alternatif  “kök”te aynı birçok çözüm ileri sürer. Bu çözüm önerilerini sırayla inceleyelim:

Milli Devlet: Topçu’ya göre millet, modern cemiyetimizin yüzyıllar içinde yoğrulan şahsiyeti olduğundan bugünkü devletin milli olması onun tabi halidir. Ve bu teşekkülün yerine siyasi birlikler, iktisadi ortaklıkları getirmek isteyenler suikastçilerdir.

Devlet yolunda kurtuluş ancak milli devlet davası ile gerçekleşebilir. Lakin milli irade zaman içinde örselenmiş olduğundan milli devletin niteliği anlaşılamamıştır. Bugünkü yönetim şekli ve demokrasi eşi görülmemiş bir esarettir. Topçu demokrasiyi  “piyangodan devlet çıkarır gibi bir nev’i kumarlı kur’a sistemine” benzetir. Demokrasi Yahudi sermayesinin emrindedir ve halk kendi kendini yönettiğini zannederken aslında “dışardan, mazisiz, mefahirsiz ve renksiz bir kıtadan” idare ediliyordur.

“Milli devlet, milletin tabanından değil, beyninden hayat alan devlettir. Paranın ve kalabalığın değil, hakkın ve aşkın devletidir” diyen Topçu, Amerikan yardımı ile değil, Osman Gazi’nin vasiyetiyle işe başlayacak olanların temelini atacakları devletin özelliklerini satır aralarında şu şekilde belirtir: Milli devlet, milletin yüzyıllara gömülü iradesini dış tesirlerden koruyarak yaşatan devlettir. O kur’a ve kumar usulüyle kurulmaz. Yüzlerce yıllık ve bazen bin yıllık alın terinden ve Hak uğruna dökülen kılıç kanından hayat alır. Yüzlerce yıllık fedakarlıklarla millet için verilen kurbanların ruhlarından sızan vasiyetlerin fermanına bağlanır.

Milli devleti kuracak mücahit halk için çalıştığı halde halka karşı çıkacaktır. Halk, az çalışıp çok kazanmak ister bu nedenle milli devlet onu çok çalıştıracak ve emeğinin büyük payını alıkoyarak bütün selameti için kullanacaktır. Milli devletin ne yabancı okulu, ne de ortak pazarı olacaktır. Candarmayı değil kanunu hakim kılar. Milli devlet kendisini, her gün başka bir ideale satan gazeteleri yaşatmaz. Milli devletin radyosu, milli devletin mektebi hatta çocuklarımız bile milli devletin çocuklarıdır.11

Milliyetçi Sosyalizm: Ulusçu anlayışı batıdan ithal ettiklerini ve halka resmi ideolojinin amentüsü olarak nasıl ezberletildiğini unutan Topçu, demokrasinin halka ezberletilmesinden, bünyemize uygunluğu hiç düşünülmeden körü körüne benimsenmesinden, hatta Rousseau’nun “ilahlar rejimi” tabirini de kullanarak demokrasinin kahrını çekmeye mahkum olduklarından şikayet eder. Zaten hiçbir düşüncesini “Kur’an bu konu da ne der?” şeklinde değil de, bugünkü bünyeyi doğuran “muharref gelenek ne der?” şeklinde soran Topçu, demokrasiyi bünyeye uygun olmadığı için reddeder. Ancak hiçbir rejimin tek başına iyi ya da kötü olamayacağından, önemli olanın onu kullanacak olan insanın ruh ve ahlak yapısıdır. Sade bir alet bir cihaz olarak demokrasi, insan hak ve hürriyetlerinin korunmasında en elverişli bir hukuki müessese olarak kabul görür. Avrupa’da demokrasinin dünya cenneti, insanlığın mukaddes hayali olarak karşılandığını ve bir din gibi benimsendiğini de belirtir. Demokrasi, her ferdin idareye iştiraki olduğundan, oy kullandığı için bütün halkın faziletli olmasının gerektiğini belirtir. Topçu’ya göre demokrasinin ilk ve en önemli mahzuru da zaten burasıdır. Zira bilenle bilmeyen bir olmaktadır. Ancak yaptığı bu eleştirinin mutlak olmadığından, “zira olgunlaşmış bir demokraside halk kütlesi yüzünü, kendini irşad edenlere çevirmiştir.” O halde demokrasinin muvaffak olabilmesi için olgunlaşmamış ve kendi yolunu bulamamış bir halk kütlesinin en fena emeller elinde oyuncak olmasını; her yerde demokrasiyi değerlendirecek olan, halka önderlik edecek olan olgun ve faziletli bir münevver zümrenin yetişmesi gerekir. Yetiştirilmesi gereken bu yaratıcı fertlerin 1960 ihtilali sonrasında adalet Partisinin kuruluş çalışmalarında rol almaya teşvik edilen ve daha çoğu milletvekili olan Topçu ailesinin müntesibi 60 kişinin, -nasıl yetiştirildilerse- Topçu ve çevresi ile bağları zayıflayarak kopmuştur.

Doğu’da seçim cambazlığına bağlanmış demokrasi gösterisi içinde halkın heyecan ve enerjisi harcanarak fert ve zümrelerin hırs menfaatleri ile gizli teşkilatlara bağlı despotik kuvvetlerin hazin bir karışığının yaşatıldığını ve milletleri bu kuvvetlerin pençesinden kurtaracak olan da Topçu’ya göre otoriteye dayanan milliyetçi sosyalizmdir. Buradaki sosyalizm de anlaşılacağı üzre bin yıllardan süzülerek gelen derin gelenekle harmanlanmış bir sosyalizm anlayışıdır.12

Şuurlu Demokrasi: Hiçbir yönetici prensibin hakim olmadığı seçim Topçu’ya göre, zar atmaktan ve piyangodan farksız olacaktır. Bu nedenle sürünün serbestliğine dayanmayan bir şuurlu demokrasi gerekir. Topçu tarafından demokrasinin ruhunu teşvik eden ana dava, genel menfaat ideali olarak tespit edilmiştir. Ümmet artığı halkını Kur’an’la eğitmek yerine derin geleneği icad eden Topçu, halkın doğru yöneticileri seçebilecek ahlaki ve zihinsel olgunluğa erişmemiş olmasından şikayet ederek çözüm olarak seçimin gayesini, halkın yine kendi iradesiyle kendi oy hakkını, ilim ve ihtisas ile fazilete devretmesi olarak zorlayacaktır. Zira gayeyi doğrudan doğruya eğer halk tayin edecek olursa milli birlik erir gider. Zaten “halk kendi haline bırakılırsa sapacaktır”. Çünkü, halkın oyunu etkileyen zavallı halkın zayıf iradesine tesir eden bunca darbe varken, bu oy yarışının adı yine halk oyu olarak kalacaktır.13

Mesul İnsanların İrade kudretine Dayanan Hakimiyet: halk toplum düzenini en iyi şekilde yürütmeye kabiliyetli değildir bu nedenle çoğunluğun oyuna başvurulan her yerde haksızlık ve kötülük kendini gösterecektir. “Demokraside insanlar ağıllardaki hayvanlar gibi eşit sayılmışlardır.” Demokraside monarşi gibi kuvvet rejimidir; hak rejimi değildir. Demokraside aslında umumi irade denen şey, menfaatlerin harekete geçirdiği zümrelerin iradesidir. Devleti yükseltip, kurtaracak olan hamle demokrasiden gelmemiştir. Ferdi faziletin yaratıcısı ise hiçbir zaman cemiyet olmamıştır. Ve insanlığın kurtarıcısı olan ruhlar, halka hizmetin yolunu ararlarken halkın oyuna rağbet etmemişlerdir. Topçu, bu düşüncelerine dayanak olarak, peygamberin istişare rejiminin halkın oyuna başvurmak anlamındaki bir demokrasiden çok uzak olduğunu ve peygamber, ashab döneminde halkın idare ile hiç alakasının olmadığını, işten anlayanlara danışarak karar verdiğini belirtmiştir. Topçunun görmezden geldiği şey, Medine site devletini oluşturan iradenin Mekke’deki Kur’an nesli olduğu gerçeğidir. Peygamber de Topçu gibi içinde kendisini bulduğu, coğrafyayı vatanı olarak ilan edip Mekke müşrik sistemini iyileştirmeye çalışan projeler üretseydi Topçu’nun çıkmazına düşerdi. O, Mekke müşrik sisteminin tüm değerlerinden zihinsel olarak hicret ederek vahyi bilgiyi kavrayarak, yaşadığı sistemin içinde tanıklaştırarak\'; imanlarına zulüm karıştırmadan, şirke, zulüm ve ifsada karşı kendi ataları, akrabaları olmalarına rağmen mücadele edecek bir topluluk oluşturmayı öncelemiştir. “ve onların her işi şura iledir” emrini peygamber ve nesli her durum ve şartta uygulamıştır. Topçunun karıştırdığı bir başka husus, peygamberin güzide neslini, bugün inandığı kitaptan habersiz eklektik ve sentezci kimliklere boyun eğmiş sürüyle karıştırmasıdır. Ona göre peygamber halka danışmıyordu, çünkü Peygamberin oluşturduğu o ümmet bizim halkımız gibi cahildi. Öyle olmadığı, İslami mücadele tarihine bakılarak anlaşılabilir.

Topçu’ya göre demokrasi milliyetçiliğin idare sistemi olamaz. Çünkü milliyetçilik, halkı teşkil eden fertlerin her bir dediğini yapmak değildir.; belki halka hizmet rejimidir. Millet fertlerin üstünde ideal bir realitedir. Yine, mesuliyet iradesini Allah’tan almayan, halkın karşısında da sorumluluk tanımayan aynı zamanda millet fertlerinin ihtiraslarına gem vurabilecek iktidarı kendinde taşımayan bir idare, haklı ve adil bir milliyetçilik rejimi sayılamaz. Zengini ihtirasından, fakiri kin ve gayzlarından kurtararak, insanlık sevgisi içinde millet fertlerini Allah iradesine bağlayıp yaşatacak iktidar ise, Hakkın hakimiyeti ve halkın hükümetidir. buradaki hakkın hakimiyeti mistik din tasavvurunun Hak telakkisi olan devleti ebed müddeti her şeye rağmen besleyen bir telakkidir. Hakimiyetin Allah’a has kılınmasının zorunlu şartı öncelikli olarak kafalardaki Kur’an algısına Allah’ın hakim kılınmasıdır. Ama ne yazık ki topçu ve kadrosunun Kur’an anlayışı mistik tecrübeyle sınırlıdır. “Zaten Topçu’ya göre, Allah’a doğru götüren mistik ruhların basamağı tanınmayınca dinin manası da kalmıyor.”14

İrade rejimi: Topçu demokrasi düşüncesinin halka gevşeklik getirdiğini, hatta şımarık davranışlar meydana getirdiğini düşünür. Toplum içinde her ferdin dileklerini hakim kılmak gaye olmamalıdır. Çünkü toplum hayatında en bayağısından başlayarak iyi ve kötü dilekler yaşatılmaktadır. Bunların kültür ve ahlak bakımından yükselmiş fertlerin ruhlarındaki akislerinin bizzat bu büyük ruhlar tarafından seçildikten, elendikten, ayıklandıktan sonra temiz ve Allah’a yararlı olanlarının ayrılıp cemiyette hakim kuvvet ideali haline getirilmesi ideali teşkil edebilir. İşte bunun için Topçu’ya göre, kur’a ve kader rejimi demokrasi değil irade rejimi benimsenmelidir.15

Ruhi ve Ahlaki otorite: Halkın iradesi, umumi menfaati tam olarak içine almadığı gibi, istikbali de ihata edemez. Bununla beraber “hükümet devletin aklı” olduğu için, devlette her zaman ikbal yeri olduğundan sırf hükümette kalmak için halkın her dediğini yapanlar çıkabilir. Onun için halka rağmen halkı yönetecek ruhi ve ahlaki otoriteye teslim olunmalıdır.16

Topçu’nun alternatifi kendi yetiştirdiği neslin iktidar olması hülyasıdır. “O zaman hakimiyete yeniden hayat vermek için millet içinde bir çare kalır. O da millet hayatının bütün mesuliyetini omuzlarına yüklenen kahraman bir neslin yeni bir hakimiyete başlangıç olmasıdır. (…) Çünkü millet hayatında her sahada muvaffakiyetin sırrı onda hakim olan zümrenin elindedir.(…) Onlar içlerinde karakter temizliğini ön planda tutarak fertlerinin sayısını artırmalı ve hareket sahalarını genişletmelidirler. Muvaffakiyetlerinin sırrı, teşkilat içinde meydana getirecekleri mertebeleşmenin ve derece derece otorite üstünlüğünü yaşatacak zümrelerin muvaffakiyetle düzenlenmesinde aranmalıdır.”17

Sonuç

Meşruluğu kendinden menkul halkın eksik, zayıfta olsa sahip olduğu değerlere yabancı, ya da bu değerleri halkı yeni üretilen ulusa eklemlemek için kullanan sistemi meşrulaştırıcı “devlet kurtarma projeleri”, tevhidi davet ve toplumsal değişime dair yükümlülüklerini terk etmenin bahanesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu çevre “sınırlı güçlerini ve enerjilerini mevcut fesad şartlarını dönüştürmeye harcayacak yerde, o şartları veri kabul eden toplumsal projeler üretmeye ve onları topluma egemen olan odaklara kabul ettirmeye sarf etmektedirler.

Bu sebeple bu tür faaliyetler sonuçta sisteme zaman kazandırmakta, sistemin kendi yararına kullanmasına açık alanlar oluşturmaktadır.

Sistem içinde ve sistemin egemen kıldığı Batı kültürünün, modernitenin belirleyiciliğinde, toplumsal sorunlara projeler üretenler, baştan itibaren Batı kavram ve değerleri ve modern paradigma üzerine ve bunları referans alarak, ancak İslami bazı değer ve motifleri de bunlara uygun şekilde yorumlayarak, düşünce üretmekte ve zamanla da bunlara inanır hale gelmektedirler.”18

Rasulullah’ın mücadelesinin bütün boyutlarının ekseninde sadece vahyin ölçüleri ve akide (tevhid) vardı. Tevhidden soyutlanmış ya da cahili ölçü, kavram ve ilkeleri esas alan hiçbir eylem onun örnek pratiğinde yer almamıştır. İslami kimlik, vahiy ve tevhid, daimi ve tavizsiz olarak belirleyici olmuş, hiçbir uzlaşma teklifine pirim verilmemiştir. Vahyin yönlendirmesiyle içinde yaşadığı toplumun sorunları ile de yakından ilgilenmiş, mazlum, müstezaf insanlardan yana, zalim, müstekbirlere karşı son derece net ve eleştirel tavırlar geliştirmiştir. Bütün toplumsal alanlarda net bir İslami kimlik ibrazı ile yer alınmış, vahyin şahitliği yapılmıştır. Zalim sistem ve zulmü ifşa edilip, adalet taraftarı bir tavır konulurken, mazlum insanlar desteklenip, haklarını savunucu adil, emin bir kimlikle yanlarında yer alınmıştır.

Ancak mevcut sistemin ürünü olan toplumsal sorunlar hiçbir zaman temel dava haline getirilmemiş, mevcudu veri kabul ederek, sosyal, ekonomik vb. projeler üretilip, toplum bu projelere çağrılmamıştır. Kurtuluş projesi tektir, tevhidi toplumsal değişim projesidir. Bu tevhidi davet mücadelesini erteleyecek ya da gölgede bırakacak hiçbir farklı hedef ya da proje söz konusu edilmemiştir.”19

Yerlilik, “Anadolu İslamı”, “Ulusal İslam”, “Türk İslam’ı” gibi yeni ad ve görüntülerle yeniden üretiliyor ve biz Kur’an neslini inşa sorumluluğunu yerine getirmediğimizde neo yerli anlayışların türemesi kaçınılmazdır.

Bugün İslam modernitenin dayattığı ulusal kimliğin sentezcisi veya bir alt kümesi olmaktan kurtarılmış, bağımsız ve yeterli bir üst kimlik olduğu, tevhidin bütün alanları kuşatması gerektiği bilinci yakalanmışken, yeniden sağcı, ulusçu vb. türevleri hortlatılmaya çalışılmaktadır.

Yapılacak olan demokrasinin karşısına bir başka üretilen beşeri düşünce veya tasarıyı koymak değil özlenen ümmet diriliği için Kur’an neslinin inşası için çalışmaktır.

 

Dipnotlar

1- Haksöz dergisi, Nisan ’99, sayı 97, sh.8

2- Haksöz dergisi, Haziran ’01, sayı 123, sh.20

3- Haksöz dergisi, Haziran ’01, sayı 123, sh.21

4- Haksöz dergisi, Haziran ’01, sayı 123, sh.22

5- Nurettin Topçu, İradenin Davası- Devlet ve Demokrasi, sh. 68, Dergah Yayınları, Temmuz 2004, İstanbul

6- Haksöz dergisi, Ağustos-Eylül ’94, sayı 41-42, sh.55-56

7- Orhan Hançerlioğlu, Toplumbilim Sözlüğü, Ulus Maddesi, sh. 395, Remzi Kitabevi, 1993, İstanbul

8- Nurettin Topçu, İradenin Davası- Devlet ve Demokrasi, sh. 115, Dergah Yayınları, Temmuz 2004, İstanbul

9- Haksöz dergisi, Ağustos ’98, sayı 83, sh.13

10- Haksöz dergisi, Kasım ’98, sayı 92, sh.43

11- Nurettin Topçu, İradenin Davası- Devlet ve Demokrasi, sh. 115-118, Dergah Yayınları, Temmuz 2004, İstanbul

12- Nurettin Topçu, İradenin Davası- Devlet ve Demokrasi, sh. 119-122, Dergah Yayınları, Temmuz 2004, İstanbul

13- Nurettin Topçu, İradenin Davası- Devlet ve Demokrasi, sh. 123-126, Dergah Yayınları, Temmuz 2004, İstanbul

14- Nurettin Topçu, İradenin Davası- Devlet ve Demokrasi, sh. 132, Dergah Yayınları,  Temmuz 2004, İstanbul

15- Nurettin Topçu, İradenin Davası- Devlet ve Demokrasi, sh. 133-137, Dergah Yayınları, Temmuz 2004, İstanbul

16- Nurettin Topçu, İradenin Davası- Devlet ve Demokrasi, sh. 138-142, Dergah Yayınları, Temmuz 2004, İstanbul

17- Nurettin Topçu, İradenin Davası- Devlet ve Demokrasi, sh. 57, Dergah Yayınları, Temmuz 2004, İstanbul

18- Kur’an Neslini İnşa Sorumluluğu, Sempozyum, sh. 120-121, Ekin Yayınları, Ekim 2002, İstanbul

19- Kur’an Neslini İnşa Sorumluluğu, Sempozyum, sh. 121-122, Ekin Yayınları, Ekim 2002, İstanbul

YAZIYA YORUM KAT