1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. Tevhid ve Ahiret Bağlamında Ümmetin Reel Konumu
Tevhid ve Ahiret Bağlamında Ümmetin Reel Konumu

Tevhid ve Ahiret Bağlamında Ümmetin Reel Konumu

Kocaeli Özgür-Der Girişimi'nin 15 günde bir yapmayı öngördüğü “Temel Bilinç Seminerleri” başladı. Kocaeli Fuarı STK Merkezinde start verilen seminerler dizisinin ilkini “Tevhid ve Ahiret” başlığı altında Haşim Ay sundu.

A+A-

Halil İncekara kısa bir bilgilendirme konuşması yaptıktan sonra Kur’an-ı Kerim ve mealini okumak üzere Mehmet İnal hocayı davet etti. Kur’an-ı Kerim tilavetinden sonra kürsüye Haşim Ay davet edildi.

Semineri iki bölüm şeklinde sunan Haşim Ay, ilk bölümde Tevhid kavramı üzerinde durdu. Kavram olarak Kur’an’da yer almamakla beraber Tevhidin mahiyet itibariyle vahyin temel ve merkezi konusu olduğunu belirten Ay, Tevhid teriminin bu nedenle istisnasız tüm İslami ekollerin kabulüne mazhar olduğunu söyledi. Kavramın lügat ve Kur’an bütünlüğündeki anlamına ilişkin çeşitli örnekler verip tahlillerde bulunduktan sonra Allah’tan başka ilah kabul etmeyen bir insanın, büyük bir inancı ve yaşam sistemini (tevhid) kabul ettiğini belirten Ay, tevhidin insanla Allah arasında bir sözleşme olduğunu kaydetti. 

Hayatımızın Merkezinde Kim Var?
Daha sonra Tevhid kavramının açılımını çeşitli başlık ve bağlamlar ışığında genişleterek sunumuna konuyla ilgili hazırladığı bir slayt üzerinden devam eden Haşim Ay, bazı sorular sormanın konuyu anlamaya katkı sunacağını söyledi. Bu bağlamda “Hayatımızın merkezinde kim var? Hayatı neye göre, kimin için yaşıyoruz? Zevklerimizi, beğenilerimizi, değer yargılarımızı, inancımızı kim belirliyor?” gibi soruların önemine dikkat çeken Ay, “Kabul etmeliyiz ki herkes farkında olsun olmasın hayatı birilerine göre yaşıyor. Her insanın ve toplumun zevklerini, beğenilerini, inançlarını, yargılarını vs. yönlendiren ve belirleyen belirli saikler söz konusu. Yani hayatımızı kime göre yaşıyorsak, kimi veya neyi merkeze alıyorsak rotamızı da o belirliyor demektir. Dolayısıyla Müslümanlık iddiasına sahip insanların hayatının merkezinde olması gereken; onların zevklerini, beğenilerini, inançlarını, değer yargılarını belirlemesi gereken Allah olmalıdır. Bu durum ise Allah’tan gelen vahye yani rehberliğe tabi olmak ve hayat çizelgesini veya rotasını ona göre belirlemek demektir.” belirlemesinde bulundu.

Tersi bir durumun kaçınılmaz olarak sahibini şirkin belirli tezahürleriyle yüzyüze bırakacağına dikkat çeken konuşmacı, şirkin ise tarihin en büyük sorunu ve tıpkı Tevhid gibi merkezi ve kurucu bir kavram olduğunu söyledi.

“Tarihî Seyir Çoktanrıcılıktan Tektanrıcılığa Doğru mu?”

Sunumu boyunca interaktif yöntemle dinleyicileri de konunun içerisine çeken Haşim Ay’ın konuyla ilgili sorduğu bir diğer ilgi çekici soru da “İnsanlık tarihi çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa doğru bir tekamül mü?” idi. Bu tezin eğitim sisteminde genel tarih ve dinler tarihi bağlamında bilimsel bir gerçekmiş havasında dayatıldığına dikkat çeken Ay, “İnsanlık tarihinde insanlar önce doğadaki olayları anlamak için tanrılara gönderme yaparak panteizmi ürettiler. Sonra durum tekabül ede ede tektanrıcılığa geldi tezi ilerlemeci bir tarih algısının ürünü. Bilimsel gerçeklik havasında sunulan bu tez tevhidin tarih ve varoluşa ilişkin ilkesini zedelemekte, Kur’an’ın anlattığı insan ontolojisi ile çelişmekte ve sonuç olarak ateizmi ve postmodern rölativizmi tarihin sonu ilan etmektedir. Bu dolaylı olarak insanlık ilkin şirk ve küfür üzerinde birleşmiş bir ümmet idi ama daha sonra ayrılığa düştü ve tevhid bu dönemde devreye girdi demektir. Bu yaklaşım dinsel bağlamda insanlık tarihini şirkle başlatmaktadır. Oysa Kur’an ilk insan ve ilk peygamber Adem’le birlikte tevhidin başladığını, insanlığın ilkin tevhid üzere kurulmuş bir ümmet olduğunu; daha sonra bozulmanın başgösterdiğini ve her bozulma sürecinde de Allah’ın duruma müdahale etmek üzere peygamberler gönderdiğini belirtmektedir.” dedi.

“İslam Son Dinin mi, Adem’den Muhammed’e Tüm Peygamberlerin Evrensel Dininin Adı mı?”

Tevhid ile ed-din olarak İslam ilişkisini tarih düzleminde ele alan Haşim Ay’ın bu meyanda açılım kazandırmaya çalıştığı bir diğer soru da İslam’ın son peygambere inmiş bir din mi yoksa Adem’den Muhammed’e kadar gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin davet ettiği tek din mi olduğu sorusuydu. Konunun tevhidle ilişkisini kurduktan sonra konuşmacı, tevhidin İslam’ın ve dolayısıyla nebilerin davetlerinin tamamına şamil olduğunu, Adem’den Muhammed’e kadar Allah’ın insanlığa sunduğu dinin özünde İslam olduğunu, tevhidin veya İslam’ın akaidinin aynı evrensel özellikte olduğu gibi şeriatının farklı olduğunu ve tevhid dini İslam’ın Hz. Muhammed ile birlikte ikmale erdiğini söyledi. “Allah katında makbul, kabule şayan tek din İslam’dır.” ayetini hatırlattı.

“Neye, Niçin ‘Lâ’ Diyoruz?”

Kelime-i tevhid ve şehadetin mahiyeti ve günümüz Müslüman toplumlarındaki ortalama algısı üzerinde duran Haşim Ay, “illallah” onay cümlesinden önce “lâilahe” red cümlesinin önemine dikkat çekerek “Neye, Niçin ‘Lâ’ diyoruz?” sorusunu sordu. Tevhid ilanının ve dolayısıyla İslami kimlik inşasının öncelikle “Lâilahe” cümlesinde somutlaşan red veya isyan iradesinden geçtiğine dikkat çeken Haşim Ay, Ali Şeriati’nin haklı olarak isyan kavramını beşerin insanlaşması için temel özellikler arasında zikrettiğini kaydetti.

Bu bağlamda “Evet, tevhid öncelikle reddiye ile isyan ile başlıyor. Peki, ‘illallah’ demeden önce neye ‘Lâ!’ diyecek, neyi veya kim/ler/i reddedip isyan edeceğiz?” sorusunu soran Ay, bu Kur’an’a arz edildiğinde bu sorunun cevabı olarak “tağut” kavramının öne çıktığını söyledi. Tağut kavramının anlam alanına dikkat çekerek, kavramın Kur’an’da kullanışı ve çağdaş dünyadaki aktüel karşılıklarına ilişkin açılımlarda bulundu. Bu meyanda Yüce aracılar/ kutuplar/ kabirdekiler; seküler bir paradigmanın bekçiliğini yapan despotlar, laik-demokratik ve dayatmacı seküler idareciler; mala tapınan ve tapındıran kapitalizm, çıkar ve sömürüyü merkezi değere-puta veya ilaha dönüştüren emperyalizm, dine alternatif olarak oluşturulan ulusçuluk-milliyetçilik ideolojisi, bilimsel aklı merkeze koyan pozitivizm; büyücüler-üfürükçüler; insanları Allah adıyla aldatan şarlatanlar, din istismarcıları; egosantrizm veya kendi nefsini-hevasını tatmin öncelikli yaşam; amaç haline getirilen şehvet, şöhret, moda, tüketim çılgınlığı, göz boyayan idoller-kahramanlar vb. üzerinde açılımlarda bulunan konuşmacı, tevhidi inanç sistemi ve yaşam tarzıyla ilgili olarak söz konusu örneklerin tağutun ve putun güncel tezahürleri olarak karşımıza çıktığını kaydetti.

“Tarihî Sorun ne; Ateizm mi, Ataizm mi?”

İnsanlık tarihinin en büyük sorununun ateizm değil ataizm olduğuna dikkat çeken konuşmacı, Rasullerin bu bağlamda Kur’an’a yansıyan mücadele pratiğine dikkat çekti. Kureyş müşriklerinin de tevhide ve ahirete karşı konumlarının yekpare olmadığını kaydeden Ay, genel olarak Rububiyyet Tevhidinin tanındığını ancak Uluhiyyet Tevhidinin inkâr edildiğini ve bu yüzden de Ubudiyyet planında Allah’ın gereğince takdir edilmediğini kaydetti. Rasullere ve son Rasul Muhammed’e karşı aşırı direnç gösteren Ebu Leheb gibi şahısların kendince gayet dindar olduğuna dikkat çeken konuşmacı, ilk muhatapların ilah kavramını çok iyi bildiğini, “Lâ” denince neyin reddine çağrıldıklarının çok iyi farkında olduklarını ve bu yüzden bilinçli olarak karşı çıktıklarını söyledi. Ay, yine Ali Şeriati’ye atfen tarihteki sorunun dine karşı din sendromu olduğunu kaydetti.

“Ümmetin Tevhid Karşısında Reel Konumu: Eğitimde, siyasette, ekonomide, hukukta vb. olmayan bir ilah algısı”

Son olarak tevhidin rububiyyet, uluhiyyet ve ubudiyyet boyutları üzerinde açılımlarda bulunan Haşim Ay, konuyu marifetullah, hukukullah ve Allah’ın gereğince takdir edilmesiyle irtibatlandırarak tevhidin neliği ve ümmetin reel yaşamındaki karşılıklarına dair değerlendirmeler yaptı.

Bu bağlamda uluhiyyet boyutunda Allah’ı tevhid etmenin tıpkı yaratma, rızıklandırma, terbiye etmede (rububiyyet) olduğu gibi Allah’ın kendi mülkü üzerindeki denetleme, yönetme, hükmetme, kulların hayatına dair norm ve değer koyma yetkisine tekabül ettiğini belirterek gerek tarihte ve gerekse de günümüzde teorik ve pratik olarak tevhidin en çok zedelenen boyutunun bu olduğunu söyledi. İslam ümmetinin bugünkü halinin ise ıslah hareketleri dışında sosyolojik bir durumu arz ettiğine dikkat çeken konuşma, burada Kur’an’dan uzaklaşmadan ziyade Kur’an ile tanışamamanın veya gelenek kanalıyla edinilen telakkilerin Kur’an ile tashihi imkanından yoksunluğunun getirdiği zaafların var olduğunu ifade etti. Bunun ise toplum değerlendirmesini zorunlu kıldığını belirten konuşmacı, toplumu veya ümmetin bugünkü bakiyesinin topyekûn tekfir edilmesi ile idealize edilmesi tutumlarıyla sıkça karşılaşıldığını ve her iki tutumun-değerlendirmenin de zaaflı olup adaletten ve tutarlılıktan uzak olduğunu kaydetti.

Ümmetin tevhid karşısındaki reel konumunun genel olarak Kureyş müşriklerinin bile gerisinde kalan bir olumsuzluğu çağrıştırdığını belirten Ay, taklit ve cehalet faktörlerine dikkat çekerek; tüm bunların Allah’ı sadece zatta birleme gibi bir algı oluşturduğunu ve reel anlamda genel olarak uzak bir ilah-tanrı tasavvuru sorunuyla karşı karşıya olduğumuzu ifade etti.   Ay, bu durumu ise “Eğitimde, siyasette, ekonomide, hukukta vb. olmayan bir ilah algısı” olarak tanımladı.

***

Seminerin ilk bölümünü kitap önerileri ile bitiren Ay; tevhit akidesinin bir diğer sacayağı olan Ahiret kavramına verilen kısa bir aranın ardından devam etti.

“Ahiret Yokmuş Gibi Yaşamaktan Ölümü Ensesinde Hisseden Bir Yaşama Hicret”

Kıyamet ve ahiret kavramlarının kısa bir tahlil ve değerlendirmesinin ardından konuşmacı, insanın istismara açık beka/ebedilik duygusuna dikkat çekerek sonsuzluk arayışını tahlil etti. Bu bağlamda ilk insan ve ilk peygamber Adem’in ebedilik dürtüsüyle düştüğü tuzağa dikkat çeken Ay, bugünkü insanlığın da genel olarak içinde bulunduğu dünyevi konumu adeta mutlaklaştırdığını ve çıplak gerçek olan ölüme rağmen insanın sonsuzluk-ebediyet boşluğunu adeta bu dünyada sahip olduğu geçici konum ile doldurmaya çalıştığını söyledi.

Bu bağlamda “Yeniden dirilişe inanmayan (fakir-zengin fark etmez) neden yaşar?” sorusunu irdeleyen konuşmacı,  “Zengin olsun fakir olsun, ezilen olsun ezen olsun tüm ahirete inanmayan veya onu edindiği gidişatla adeta yok sayan insanlar hesap bilincinden uzak olarak yaşıyorlar. Ve yine bu insanlar nihayetinde günün birinde ölüp toprağa karışacaklarını ve sahip oldukları hiçbir şeyi yanlarında götüremeyeceklerinin farkında. Bu durumda her şey toprağa karışıp yok olacaksa, günün birinde yeniden bir diriliş olmayacaksa fakir ve ezilen neden bunca çileye katlanır; zengin ve ezen neden sahip olduklarını yitirme kaygısıyla bocalar veya koruma güdüsüyle bunca telaşlanır? İşin sonunda ölüm varsa ve ölüm bir yok oluş ise o halde geçici olduğu ortada olan bu hayat neden yaşanır? Bu zaviyeden bakınca doğrusu ahirete inanmayan bir insanın yaşaması anlamsız, mantıksız geliyor bana.” dedi. Bu tip bir insanın yol yakınken “ötenazi hakkı”nı  kullanmasının daha mantıklı olacağını belirten Ay, nitekim son günlerde dünyada izlenme rekoru kıran Nihilist bir şahsın intiharı idealize eden videosunun bulunduğuna dikkat çekti. Ay, yine de ahireti yok saydığı ve bu yok saymanın getirdiği boşluğu intihar ile kendince dolduran videonun   Suriye’de her gün başına bomba yağan binlerce insandan daha fazla insanların gündeminde olmasının aslında insanlık vicdanının çoktan intihar ettiğinin göstergesi olduğunu söyledi.

Uzak Ahiret-Kıyamet Tasavvuru ve Buna Kaynaklık Eden Faktörler

Ahiret karşısında ümmetin bugünkü genel konumunun da çok iç açısı olmadığını belirten Haşim Ay, hakim algıyı “uzak ahiret-kıyamet tasavvuru” şeklinde tanımladı. Rivayet kültürünün de etkisiyle tarihî süreç içerisinde oluşan ve ümmetin genel olarak bugünkü akaid algısını belirleyen bazı hususlara dikkat çeken konuşmacı; doğruluğu-yanlışlığı bir tarafa tüm bu telakkilerin sahiplerini daha fazla takvaya mı sevk ettiği yoksa ahlaki kayıtsızlığa ve kolaycılığa mı sürüklediğinin hayati bir soru olduğunu söyledi. Konuşmacı bu bağlamda özetle şunları kaydetti:

“Tarihî süreç içerisinde belirli faktörlere bağlı olarak oluşan bazı telakkiler Müslümanları dün olduğu gibi bugün de maalesef uzak bir kıyamet/ahiret anlayışına sürüklemekte ve bu durum çoğu kimsede adeta ahiret yokmuşçasına bir yaşam pratiği oluşturmakta.

Kolaycılığa, ucuz cennet yolculuğuna, Kıyamete hazırlanmak yerine onu beklemeye, kıyamete alamet aramaya, ahlaki gevşekliğe ve pasifizme sürükleyen telakkiler bunlar… Rivayet kültürü, insanlara ümit aşılama veya insanlarda korku-duyarlılık oluşturma niyetleriyle girişilen üretimler olarak tanımlamak mümkün… Ama tüm bunların ümmetin pratiği üzerindeki etkisi ne? Maalesef ki zillet!”

Küçük-büyük alametler mevzusu,  şefaat edilirim umudu, cehennemde süreli kalma anlayışı, Mehdi bekleme, İsa’ya intizar vb. akaide dönüştürülen telakkilerin inat Kur’an’ın muhataplarına sunduğu ahiret-kıyamet algısının “alabildiğine yakın”, “göz açıp kapama mesabesinde” olduğuna dikkat çeken Ay,  “Özetle Allah, kelam-ı kerimi vesilesiyle bize kıyameti veya ahireti beklemeyin, ona alamet aramayın; tersine ona yönelik hazırlığınızı yapın, bununla uğraşın diyor.  Kaldı ki zaten usulde de ferdî ölümü kıyamet-i suğra (küçük kıyamet) denilmiştir. Önemli olan kendi kıyametimiz kopmadan Allah’a varacak bir yüzümüzün olup olmadığıdır.”

Ay, Kur’an’ın kıyamet-ahiret tasavvuruyla çelişmesine rağmen akaid kitaplarında ve ümmetin bugünkü zihnî dünyasında yerleşik olan mevzuların aşılmasının kolay olmayacağını belirterek “Bu durum İslam düşünce tarihinin ortaya çıkardığı metodolojik-usuli farklılıklarla doğrudan ilintili. Ehl-i Hadis’te somutlaşan gaybi-itikadi konularda Vahiyden başka ölçüler edinme ile Ehl-i Rey’de ifadesini bulan gaybi-itikadi konularda Vahyî bilgiyi tek ölçü olarak kabul olayı tüm bu telakki ve tartışmaların da varacağı nihai nokta. Dolayısıyla kendimizi söz konusu iki usul arasında hangisine yakın konumlandırıyorsak ulaşacağımız sonuçlar da buna bağlı olarak farklı olacaktır. Buradaki ayrılıkların hükmünü ahirete bırakmada yarar var. Biz Zebani değiliz, kimseye cehennem bileti kesmeye yetkimiz yok. Ve biz Rıdvan da değiliz, dolayısıyla kimseyi cennete gönderme lüksümüz de yok. Cehenneme girmekten de, onda bir süre yanıp cennete dönmekten de Allah bizi korusun. Ama birileri ille de cehenneme gider, bir süre yanar ve sonra da cennete girerim diyorsa ona da yolun açık olsun demekten gayrı diyecek bir söz yok!”

Son olarak “Acaba hesap gününün maliki Allah, kıyameti-ahireti nasıl tanımlıyor?” sorusunu soran konuşmacı, bu bağlamda birinci ve ikinci sura üfürüşle başlayacak olaylara ve ahiretin Kur’an’a yansıyan bazı sıfatlarına değindikten sonra konuyla ilgili kitap tavsiyelerinde bulunarak konuşmasını tamamladı.

Haber: Kemal Yapa

Fotoğraflar : Fatih Kaya

1-051.jpg

4-043.jpg

5-039.jpg

HABERE YORUM KAT

1 Yorum