1. YAZARLAR

  2. Mustafa Özcan

  3. Tetrikten Tekrite...
Mustafa Özcan

Mustafa Özcan

Yazarın Tüm Yazıları >

Tetrikten Tekrite...

A+A-

‘Tetrik politikası’ İttihatçıların Arap aleminde veya diyar-ı Arapta, Araplara karşı uygulamış oldukları politikanın adıdır. Diğer nedenlerle birlikte imparatorluğun çözülmesine zemin hazırlamış ve sonunu getirmiştir. Lakin parçalanan ve yeni yapı kazanan Osmanlı’nın her karesinde İttihatçı politikaları egemen olmuştur. Çünkü esasta dağılan ve dağıtan kadroların tamamı İttihatçıdır. Günümüzde Arap alemini hâlâ İttihatçı kafa idare etmektedir. Özellikle de cumhuriyet rejimleri adı altında. Osmanlı dağıldıktan sonra Suriye ve Irak’ta İttihatçıların yerini alan Baasçılar zorunlu Araplaştırma ve ta’rip politikaları uygulamaya başlamışlardır. Yani Tetrik politikası gitmiş yerini ikizi Ta’rip politikası gelmiştir. Yanlış yanlışla çözülmek istenmiştir. Bunun sonucunda Saddam Hüseyin tipli liderler bölgelerinde Araplaştırma/Ta’rip politikasına kalkışmışlardır. Bu da çok yönlü sosyal yapıyı ve ilişkileri tahrip etmiştir. Bu politika İslami kıvamda kalsaydı kimseye zarar vermezdi ve diğer milletler tarafından da anlayışla veya hüsnü kabulle karşılaşırdı. Lakin Osmanlı’dan ayrılan bütün liderler aynı kafa yapısını ve zihniyeti taşıyorlardı. Osmanlı’dan kopan Anadolu’da kasri ve icbari bir biçimde İttihatçılardan kalma Türkçü politikalara devam edildi. Arap diyarında ise Baasçı rejimler Kürtlere karşı aynı politikayı uyguladılar. Bunun sonucunda bir taraftan Kürtler ile Araplar arasında ve diğer tarafta ise Türkler ile Kürtler arasında çaprazlamasına sıkıntılı ilişkiler gelişti. Ulus devletlerinin bu politikalarına sair milletler ayrımcılık olarak baktılar. Liderlere ve rejimin yapısına kızgınlık zamanla ayrılıkçılık damarı haline geldi. Bundan dolayı da bugün Kuzey Irak gibi bölgelerde Tetrik, Ta’rip politikalarının yerini daha makro düzeyde Tekrit yani Kürtleştirme politikası almıştır.

 Bunun sonucu olarak Kürtler Erbil’in dışında Bağdat’ta da söz sahibi olurken Arapları kendi bölgelerine koymuyorlar. Sanki oradaki Amerikan varlığını temsil ediyorlar. Dolayısıyla sadece dil meselesinde değil siyasi alanda da ayrılan bütün unsurlar benzeri politikalar izliyorlar. Fitnenin dumanı olan Şerif Hüseyin ve oğulları, iktidar hırsı ve İttihatçıların yanlış politikaları yüzünden baş çekerken İngilizlerden de destek alıyorlardı. Sonra İngilizlerle sancılı ilişkiler içine girdiler ve bağımsızlıklarını kazandılar. Lakin bu karmaşık bir dönemdi. 1958 yılında Arap İttihatçılarından Nuri Said Paşa ve Kraliyet rejimi devrildi ve devrilenler hunharca katledildi. İttihatçı politikanın bir ayağı da sekülerleştirme idi ve kraliyetle birlikte Irak’ta bu işi eski İttihatçı Arap bakanlardan Sati Husri deruhte ediyordu. Kraliyet rejimini deviren Abdulkerim Kasım ve daha sonra yerine gelenler 1963 yılında Baas darbesiyle alaşağı edildiler. Abdulaziz Bedri ve emsallerinin dediği gibi hem Nasır hem de Saddam darbesinin arkasında esasında Amerikalılar vardı. Dolayısıyla kader adalet etti ve men dakka duka oldu. İngilizlerin getirdiği idare Amerikalıların desteklediği darbelerle yıkılmıştı. Peki sonra ne mi oldu? ABD kendisine yeni işbirlikçiler buldu ve Saddam petrolü millileştirdi ve başından büyük işler yapmaya kalkıştığı diye onu da en yeni işbirlikçilerle aldattılar ve devirdiler. Tarih tekerrür etti. Yeniler farklı meşreplerden de olsa; bunlar sonuçta Allavi ve Nuri Maliki gibi Arap Şiilerle birlikte Kuzey Iraklı malum Kürt politikacıların karmasıydılar.

 1974 yılında Şah ile birlikte Amerikalılar Molla Barzani’yi gözden çıkarıp Hasan Bekir ile Saddam idaresine satmışlardı. Ardından Saddam’ı da oğluna/Barzani’ye satmış oldular. Lakin politikalarda hiç değişiklik olmadı. Saddam gitti yerel ve küçük Saddam’lar geldi. Araplaştırma gitti ve yerine bölgesel çapta Kürtleştirme geldi ve Kerkük gibi karma şehirlerde bunun sancıları yaşanıyor. Aslında bu kördüğümün ve fasit dairenin bir yerinden kırılması gerekiyor. Aksi takdirde, bu filmi her defasında kanlı bir biçimde yeniden seyretmek zorunda kalıyoruz. ‘El badiu azlam/Zulmü başlatan sorumluluğun en büyüğünü taşır’ kuralı gereği bu hususta en büyük kabahatlerden birisi Fransız Devrimini taklit eden ve sekülerleştirme politikaları uygulayan İttihatçı kadrolardı. Onların Tetrik politikasıyla alakalı merhum Ali Tantavi şöyle demiştir: “Biz Suriye’de ilkokullarda ana dilimiz olan Arapça’yı Türkçe gramer kitaplarından öğreniyorduk...” Bu tartışma şimdi aktüel olarak Türkiye’de yaşanıyor. Politikacılardan birisinin DTP milletvekillerinin bile doğru dürüst Kürtçe bilmediklerini söylemesi veya sataşması üzerine Osman Baydemir gibiler savunmaya geçmişler ve zorla Türkçe öğretildiklerini söylemişlerdir. Elbette yakınmalarında haklılar. Lakin mesele fiili isyan durumuyla da çözülmez. Bununla birlikte, mesele toplumsal veya siyasi taleplerle güncellik ve aciliyet de kazanmış oldu. Ayıkla pirincin taşını! Dolayısıyla eski hal muhal yani çözüm değil. Lakin fiili durum da çözüm değil. Ve onun ötesinde PKK yapısı gereği çözümün adresi de olamaz. Mesele itişe kakışa kördüğüm haline getirilmiştir.

YENİ AKİT

YAZIYA YORUM KAT