‘Teslim ol, barış olsun!’ diktesiyle barışçılık..

03.09.2012 22:36

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

’1 Eylûl’ tarihi, bunalım çağının hedefsiz, gayesiz, kutsalsız, her ne pahasına olursa olsun yaşamak, varolmak kaygusu ile hareket eden ‘modern’ insanlarının uydurdukları bir isimlendirmeyle, ’Dünya Barış Günü’ imiş..

Bu konuda, dünyadaki birçok ülkede gösteriler yapıldı.. İronik olan ise, ‘barışsever’lerimizin, ’barış karşıtlarına ölüm!’ nârâları da atması.. Yani, belâ ve meydan okumak, tersinden ‘savaş çığırtkanlığı’ yapmak..

Mantığı da yok değil..

Çünkü, barışçı bir dünya taleblerine karşı çıkanlara, yine barışçı nutuklarla mukabelede bulunulamıyacağını kendileri de biliyorlar. Böyle olunca da, onlara karşı ölüm ve savaş nârâları atmak gerekli ve hattâ kaçınılmaz oluyor..

Yani, savaş, hayatın kaçınılmaz gerçeği.. Yokolması en barışçı hayallerle istenen bir şeye, savaşçı taleblerle karşı çıkmak, evet, ilginç bir mantık oyunu veya açmazı..

’Açmaz’, çünkü, kendi barışçı mantığını bizzat kendisi çiğniyor..

O halde, hedef barış değil, adâlet olmalıdır..

Adâlete, hakkaniyete dayalı olacaksa; evet, barış istenmelidir..

Ama, barış, adâlete değil de kaba kuvvetin tahakkümüne dayalı ve hele de bir dayatma olarak gelecekse, savaş daha bir taleb edilebilir ve şerefli bir çözüm yolu olarak da görülebilir..

*

Gerçekte, barıştan söz etmiyen pek yok gibidir.. Hemen her dünya görüşü, her ideoloji, kendi anlayışının hâkim olması halinde, dünyanın sulh u selâmete kavuşacağını hayal eder.. Bunun içindir ki, her bir ideoloji, dünya görüşü veya inancın bir barış ideali ve çağrısı vardır..

Tarihinin en uzun imparatorluklarından sayılan Roma İmparatorluğu zamanında geliştirilen barış çağrısı, ‘Pax Romana’ (Roma usûlü barış) olarak isimlendiriliyordu.. Formülü de ‘Benim gücüme teslim ol, hakimiyetimi kabullen, barış olsun!’  idi..

Ya da, ‘Pax Alexandria’ (İskender usûlü barış..)

Ya da, ‘Pax Ottomana..’ (Osmanlı usûlü barış..)

Ya da günümüz dayatmalarıyla, ’Pax Americana’ veya ‘Pax Russica..’

Bunlara herkes kendi anlayışına göre, ’Pax Kemalisma’  ve benzerlerini de ekleyebilir. Çünkü, hepsinin çağrısının muhtevâsı aynıdır: ‘Bize teslim olun, barış olsun..’

*

Elbette bir de ’Pax İslamica’  vardır, ama, bu, diğerlerinden çok farklı..

Çünkü, bütün bu diğer barış şekillerinde, ‘Bana, benim gücümü itaat et, teslim ol, barış olsun..’ mantığı dayatılıyor..

’Pax İslamica’da ise, kimse kimseye, ’Gel bana teslim ol da, barış olsun!’ demiyor..

İslam’ın bütün insanlara ve insaniyete çağrısı, ’Seni Yaratan’dan gayrisine, seni yaratış hedef ve hikmetine aykırı bir hayata teslim olmamak için diren ve sadece Allah’a teslim ol ve kurtul!’  çağrısı vardır.. Bir hadis-i nebevî  rivayetinde belirtildiği üzere, ’Qûlû, Lailaheillallah, tuflihû..’ (’Hiç bir ilâh yoktur, yalnız Allah vardır’ deyiniz, kurtulunuz!)’  da bu mânâyı en çarpıcı şekilde özetlemektedir..

Hedef, sıradan herhangi bir barış değil, insan şeref ve haşsiyetine saygıyı sağlıyan, adâlete, hakkaniyete dayalı, insanın gerçek mânâda  kurtuluşunu hedef alan bir ’barış’tır..

İnsanın şeref ve haysiyetiyle yaşayabilmek için, gerektiği zaman, ölümü göze alması ve o yolda hayatını vermesi, izzetsiz, zelîl bir şekilde yaşamasına tercih edilir, edilmelidir..

Savaş, barış ve kurtuluşdan söz edince, aklımıza hemen genelde, askerî mânâda barış ve askerî mânâda ölüm  gelmekte.. Halbuki, insanın öldürülmesi sadece bedenî değildir, belki onun ruhunun katledilmesi, bedeninin katledilmesinden de derindir..

Özellikle 11 Eylûl 2001’de Amerika’nın iç güvenlik zaafından dolayı meydana gelen korkunç saldırılar sonrasında, bunların bazı müslüman grupların üzerine atılması ile, Batı dünyasında İslam’a ve müslümanlara yönelik karalama kampanyalarının dinmek bilmez boyutlara ulaştığı ve hele de kara Avrupası’nda akıl almaz boyutlara ulaştığı, bu korkuların iflah olmaz, tedavi edilemez vehimlere, bir sosyal phobia’ya, bir saplantı haline dönüştüğü gözleniyordu..

Câmi, mescid yapılmasına ve hele de minare dikilmesine duyulan sosyal öfke ve hışımlar, bu yolda yapılan gösterilerde ve kanunî düzenlemelerde kendisini her yerde göstermeye başlamıştı.. İsviçre, İtalya, Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika, Danimarka gibi ülkelerde bu yolda hemen devamlı olarak gündemde tutulan tartışma konuları hızını kaybetmeden devam ediyor..

Tabiatiyle, bu, bir kısım müslümanların ölçüsüz tepkilerini de beraberinde getirdi..  Bazı müslümanlar, kendi ülkelerinde bile yapamadıklarını, çok geniş bir özgürlük diyarı zannetttikleri Avrupa ülkelerinde öylesine sergilemeye başladılar ki, o da, mukabil bir sosyal tepkiyi getirmekte gecikmedi.. Bu alanda, yüzlerini -İslamî bir emir ve hüküm olmadığı halde- tamamen kapatan peçelerle dolaşmaya kalkışanlara karşı, yüzlerin gösterilmesinin güvenlik açısından gerekli olduğu gerekçesiyle, yapılan müdaheleler, daha sonra, açık alanlarda namaz kılınmasının yasaklanması için kanunlar çıkarılması boyutlarına kadar vardırıldı ve  bu da, müslümanlar arasından bazı kesimlerde, ’selefîlik’ denilen bir akımın bu diyarlarda da ortaya çıkmasına zemin hazırladı..

*

’Engizisyon ruhu’ zaten kaybolmamıştı da, şimdi dişlerini daha bir gösteriyor!

Gelinen son nokta ise, bütün bu olumsuz gelişmelere ’tüy’ diken bir mahiyetteydi.. Alman İçişleri Bakanlığı’nın son yaptığı düzenlemeler için, söylenecek başka bir söz bulmakta zorlanıyor insan..

Alman İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ve özellikle de göçmenlerin yoğunluklu olarak yaşadığı şehirlerin ana yolları ve meydanlarında, ’bilboard’larında  herkesin göreceği yerlerde sergilenecek olan almanca, türkçe ve arabça yazılı panolar, afişler, flamalar, gerçekte sosyal düzeni sağlamak açısından alınan kararların çok çok ötesinde, bir Engizisyon mantığının hortlaması mânâsında olarak ele alınmayı hak ettiren çapta, dehşet verici...

Engizisyon, hatırlanacağı üzere, Ortaçağ Avrupası’nda, Katolik Kilisesi’nin insanların inançlarını, davranışlarını tahminlere göre bile değerlendirip cezalandıran ve Cizvit  (jesuite/ İsâ’cı) papazlarının geliştirdiği bir korkunç sosyal baskı yöntemiydi.. Kilisenin istediği gibi inanmayan, onların çerçevesi dışına çıkan veya çıktığına dair ihbarlar yapılan ve bunun için ’zındık’ diye nitelenen insanların vücuduna demir dirgenler saplanıp, kiliselerin duvarları dibinde yakılan alevlerin üzerine, kiliselerin mazgal deliklerinden uzatılıyor, canlı canlı yakılıyorlar ve veya ’günahkârlar’, üzerlerine kızgın yağlar dökülerek itlaf ediliyorlar, kitleler de bunu ’hurraaa…’ sesleri arasında sevinçle seyrediyorlardı.. Bunları Avrupa Ortaçağına dair kitablarda da görmek mümkündür ve kilisenin o tahakkümcü tavrına karşı, Avrupa sosyal bünyesinde, laiklik/ secularism gibi cereyanların neşv’u nemâ bulması şaşırtıcı değildir..

*

Şimdi de o dönem, daha medenîleştirilmiş gibi bir görünüm altında hortlatılmak isteniyor, âdetâ..

Çünkü, insanlar ihbarcılığa çağrılıyorlar, davranışlarında farklılaşma görülenlerin ihbar edilmesi zımnen telkın ediliyor.. Halbuki, bir insanın, hele de genç insanların hayatındaki çalkantılar ve dalgalanmalar içinde, bir çok psikolojik sıkıntılar geçirmesinden daha tabiî ne olabilir..

Ama, Alman İçişleri Bakanlığı öyle de yapmıyor ve insan psikolojisindeki değişimlerle farklılaşan davranışlardan bir heyula, bir gulyabanî icad etmeye, zihinlerde bir hayâlî veya potansiyel anormal insan tipi oluşturmaya çalışıyor..

Almanya İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich tarafından kurulan ve radikalleşmenin yayılmasını önlemeyi amaçlayan  -ve ne yazık ki, içinde DİTİB’in üyesi olduğu-  bir merkez tarafından hazırlanan ve 21 Eylûl’den itibaren bilboard ve gazete ilanlarıyla yayımlanması  beklenen kampanya afişlerinde “KAYIP ARANIYOR” ibaresiyle genç erkek ve kızların fotoğrafları yer alıyor. Fotoğrafın altındaki yazıda, “Bu, bizim oğlumuz Ahmed. Onu çok özlüyoruz çünkü artık kendisini tanıyamıyoruz. Günden güne bizden uzaklaşıyor ve radikalleşiyor. Onu fanatik dindarlara ve terörist gruplara kaptırıp tamamen kaybetmekten korkuyoruz.”,  ya da, başörtülü  bir kız fotoğrafıyla birlikte, “Bu, bizim kızımız Fatma. Onu özlüyoruz çünkü artık onu tanıyamıyoruz. Her geçen gün daha da radikalleşiyor. Onu dini fanatiklere ve terörist gruplara tamamen kaybetmekten korkuyoruz!” ifadelerine de yer veriliyor...

Bu durum, evet, Engizisyon mentalitesinin hortlaması olup, bütün Müslümanların bir şekilde tehlike teşkil edebileceği, radikalleşebileceği varsayımını ve bir genel şübheyi toplumun bütün kesimlerine yaymayı ve müslümanların Almanya’ya sadakatlerini isbatlamaları için anormal davranışlara sürüklenmelerini hedeflemektedir.. (Bu vesileyle bir eleştirimizi de DİTİB Yönetimi için dile getirelim.. Bu gibi kararlar aylar öncesinden beri, âdetâ ’Geliyorum..’ diyor, ayak sesleri duyuluyordu.. DİTİB sorumlularına diğer müslüman grup, cemaat ve teşekküller aylarca öncesinden beri bu yolda hatırlatmalarda yaptılar, ama, DİTİB yönetimi bunu duymazlıktan geldi.. O kadar ki, ‘İslamcılıkla, müslümanlarla işbirliği yapılarak mücadele edilmesi’ Almanya Federal İçişleri Bakanlığı’nın başkanlığında, müslüman cemaat temsilcilerinin huzurunda tartışılıyor ve müslüman cemaatler o toplantıdan çekildikleri halde, DİTİB çekilmiyordu.. Dahası, o toplantılarda, ‘İslamcı kuruluşlar arasında İslam Toplumu Milli Görüş (IGMG) de mücadele edilmesi gereken bir kurum’ olarak gösteriliyordu.. Gerekçe olarak da IGMG’nin ‘dinî ve kültürel kimliği güçlendirme ve Alman toplumuna asimilasyonu engelleme amacına yönelik faaliyetleri, Almanya’da İslamcı bir çevrenin oluşmasını ve genişlemesini destekler mahiyette’ olduğu açıkça ifade ediliyordu.. (Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı Raporu 2010, S.175). Bu raporlara, DİTİB sorumluları da imza atmışlar ve kendilerine bu hususta yapılan itiraz üzerine ise, DİTİB’in başındaki sorumlu kişi olan Prof. Ali Dere ise, konuyu, ‘Benim haberim yok, herhalde farkına varılmamıştır..’ gibi, ciddiyetten uzak açıklamalarla karşılıklar vermişti.. Diyanet İşl. Başk. Prof. Görmez’in de bu konuya yabancı veya  ilgisiz kaldığı görülmektedir.)

’Buraya geliniz, ama kendi değer  ve köklerinizden soyunmuş olarak..’ mesajı..

Hatırlanacağı üzere, Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff,  iki sene önce, -Almanya’nın değerler bütününün bir parçasıdır, mânâsında- ’İslam Almanya’ya aiddir..’  dediği zaman, bazı fanatik ırkçı çevrelerden tepki almış ve sonra da Wulff, bir başka konudaki bir uygulaması delil gösterilerek istifa etmeye mecbur bırakılmış ve onun yerine gelen ve eski bir papaz olan Joachim Gauck  ise, ’İslam değil, ama, müslümanlar Almanya’ya aiddir..’  tartışmaya yeni bir boyut kazandırmıştı..

Şimdi gelinen nokta ise, bütün bu hesabları da alt-üst edici mahiyette..

Ancak, insaflı, mâkul görüşler de sözkonusu edilmiyor değil..  Nitekim, Almanya Protestan (Evangelist) Kiliseleri Başkanı Nikolaus Schneider DPA ajansına verdiği röportajda, “İslam Almanya'ya ai midir?” şeklindeki bir soruya karşılık, “İnançlarını buraya getiren ve burada yaşayan Müslümanlar Almanya’ya aiddir. Bu nedenle İslam da Almanya’ya aiddir.’ diyordu.. Ne var ki, (Güney/ Latin ve Orta Amerika hristiyan toplumları o derecede olmasa bile) hemen bütün Batı hristiyan toplumlarının kültürlerine göre yetişmiş, dinli veya ateist kesimlerinin hemen herbirisinin ortak söylemi şu şekildedir: ’İslam, bir reform ve aydınlanma süreci geçirmemiştir.. Yunan felsefesinden, Roma hukukundan ve Hristiyan inancından etkilenmiş bir dünyada sesini duyurabilmesi ve tartışmaya müdahil olması, zaman alacaktır..’

Asıl verilmek istenen mesaj ise, genelde şöyle:  ’Buraya geliniz, ama değerlerinizle veya köklerinizle değil.. Değerlerinizden soyunmuş olarak ve sadece folklorik bazı âdetlerinizle gelebilirsiniz..’

*

Evet, en insaflı kabul edilebilecek olanların bile, müslümanlara özellikle müslümanlara bakışlarındaki temel kriter bu..

Ve daha da tehlikelisi şu ki..

Farz-ı muhal, Almanya şartlarında, nice müslüman ailelelerin çocukları bile, oldukça  havai, derbeder, hercaî gönül, hoppa ve fettan tipler olarak yetişirken, günün birinde, kendi köklerinin inanç değerlerine dönecek olurlarsa.. Elbette davranışları değişecek, kendilerine yeni bir şekil verecek, ağırbaşlı olacak, gülümsemelerini bile kontrol eder duruma geleceklerdir.. Ki, çocuklarının bu gibi değişimlerinden ve hattâ, kendilerinin de geldikleri inanç sistemi olan İslam’a fazlaca eğilmelerinden rahatsız olan aileler bile yok değildir..

Bu gibi değişim durumlarında, bundan sonra, fikrî yapılarında, düşünce ve davranışlarında değişimler olan her bir genç insana, bundan sonra, artık, yitirilmiş bir ’asosyal insan / toplum dışı’ olarak bakılmasını teşvik eden bir ihbarcı anlayış, devlet tarafından geliştirilmiş olacaktır.. Halbuki, inancını, tefekkür tarzını değiştiren her insan, hangi inanç veya ideoloji ve tefekkür yapısına yönelirse yönelsin, bu, onun davranışlarına elbette yansıyacaktır.. O zaman, bu, hemen onun ihbar edilmesini, ona şübheyle bakılmasını mı gerektirmelidir?

*

Halbuki, daha  iki hafta önce, Hamburg eyalet yönetimi, bu eyaletteki bütün müslüman grupların birlikte oluşturduğu bir çatı teşkilatı’taraf’ olarak kabul edip, tıpkı hristiyan ve yahudi cemaatleriyle olduğu gibi, müslümanlarla da hukukî açıdan, bir ’devlet andlaşması’ yaparak, müslümanlar için, bazı kanunî hakları ilk kez olarak belirlemiş ve müslümanların Ramazan ve  Kurban Bayramları’nda ve Âşûrâ Günü’nde  -başka zamanda, o günlerin yerine çalışılması şartiyle- 1’er gün tatil yapması, radyo-televizyon yayınlarında müslümanların da bir temsilcisinin bulundurulması, mescid yapımında kolaylık sağlanması ve okullarda müslüman çocuklara, İslam hakkında, müslüman öğretmenlerce dersler verilmesi kabul edilmişti.. Ve bu durumu, Merkel bile olumlu bir gelişme olarak kabullenmiş ve Almanya’da yeni bir anlayışın gelişmesi için ufuk açıcı olarak nitelemişti..

Şimdi, ortaya çıkan tablo ise, âdetâ, Federal İçişleri Bakanı tarafından, Hamburg eyaletindeki bu örnek olabilecek olumlu gelişmeye karşı bir tepki mahiyetinde..

Nitekim, bazı internet sitelerinde yer alan şu espri bu gerçeği en güzel şekilde yansıtıyor:

(Bu arada esprili eleştiriler de olmuyor değil.. Bir internet sitesinde İçişleri Bakanı Friedrich’in resmiyle yayınlanan bir ilan metninde şöyle deniliyordu: ’Bu İçişleri Bakanımız Hans-Peter Friedrich.. Onu özlemiyoruz, çünkü artık kendisini tanıyamıyoruz. Günden güne bizden uzaklaşıyor ve radikalleşiyor. Onu fanatik sağcılara ve terörist gruplara kaptırıp tamamen kaybetmekten korkuyoruz..’)

Evet, asıl mesele, Almanya toplumunu yönetenlerin önemli bir makamının yaklaşımı,  müslümanlara‚ ’Teslim olun, o zaman burada bizimle yaşıyabilirsiniz..’  mesajını veriyor..

Ama, bunun olmayacağını aklı başında herkes de bilmeli..

Çünkü, sadece müslümanlar için değil, her genç insanın, hem kendi köklerine ve hem de geleceğe yönelik dünya tasavvurlarına doğru yolculuklar yapması, önlenemez bir gerçektir.. 

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim