1. YAZARLAR

  2. Mithat Sancar

  3. Teşekkürler Öymen!
Mithat Sancar

Mithat Sancar

Yazarın Tüm Yazıları >

Teşekkürler Öymen!

A+A-

Onur Öymen’in Dersim katliamını bir yöntem olarak öven ve öneren sözleri, “açılım süreci”nin şimdiye kadarki en önemli “kırılma noktası”nı oluşturuyor. “Kırılma”nın en önemli sonucu da, olayların doğasını çıplak bir biçimde görmeyi sağlamasıdır; yani hakikatle yüzleşmeyi ve buna göre ikirciksiz tutum almayı kaçınılmaz kılmasıdır.

Öymen’in o sözleri, ne anlık bir kızgınlığın, ne de basiretsizliğin ürünüdür; bir zihniyetin engellenemeyen dışavurumudur. Bunu “tecrübeli ve parlak bir diplomat”ın yapmış olması, kaderin cilvesi olarak değerlendirilebilir. Lakin bunu, “hakikatin dayanılmaz basıncı”yla açıklamak bana daha isabetli görünüyor.

Bu kırılmayla çıplak hale gelen hakikatlerin başında, herhalde Kürt sorununun demokratik ve barışçı çözümüne karşı çıkanların bagajındaki alternatiftir. Öymen bunu dolaysızca dillendirmiştir: Tek yol katliamdır.

“Terörle mücadele” adına bugüne kadar uygulanmadık hukuksal ve hukuk dışı bir yöntem neredeyse kalmadı. Sıkıyönetim, olağanüstü hal rejimleri altında geçen yıllar boyunca baskının her çeşidi denendi. Özellikle 90’lı yıllarda, sokak ortası infazlardan köy boşaltmalara zulmün hemen her yoluna başvuruldu. Ve fakat “beklenen başarı” bir türlü gelmedi; ki bunu başta eski komutanlar, azıcık izana sahip herkes kabul ediyor. Şu halde “güvenlik politikaları”nda ısrar etmenin bir tek anlamı kalıyor: Tenkil ve tehcir istemek!

Bunu savunan ilk kişi Öymen değildir. Ancak Öymen herhangi bir kişi de değildir; “devletin aklını” en iyi temsil eden bir şahsiyet ve daha önemlisi ana muhalefet partisinin genel başkan yardımcısıdır. Bu nitelikleriyle birleştiğinde Öymen’in sözleri, Kürt sorununun çözümü konusundaki yöntem önerilerini sadeleştirmiştir. Şimdi herkes, Kürt sorununda “çözüm seçenekleri”nin ne olduğunu daha açık görme şansına kavuşmuştur. Tutumlar buna göre alınacaktır.

Öymen’in Meclis konuşması, Türkiye’de “geçmişle ilişki” meselesinde de bir kırılma yaratmıştır. Gazete köşelerindeki yazılar, televizyon programlarındaki tartışmalar göstermiştir ki, aslında hemen “herkes” Dersim’de neler olup bittiğini gayet iyi biliyormuş. Ancak hakikatleri hatırlamayı yasaklamak ve tarihi çarpıtmak üzerine kurulu “resmî hafıza politikası” nedeniyle, hemen “herkes” susmuştur.

Lakin Nietzsche’nin de vurguladığı gibi, “insan unutmayı bir türlü öğrenemeyip de hep geçmişe bağlı kaldığı için şaşar durur kendine. İstediği kadar ileri ve çabuk yürüsün, zinciriyle birlikte yürür”. Yani, insanları öldürmek mümkündür; ancak hatırlamada ısrar eden tek bir kişi bile varsa, “geçmişi devlet yalanlarıyla öldürmek” mümkün değildir. Aleida Assmann’ın ifadesiyle, “hafızadan kovulmak, bastırılmak istenen travmatik geçmiş, gün gelir toplumların üzerine bir hayalet gibi çöker ve öngörülmesi ve denetlenmesi imkânsız hamlelerle geri döner”.

Geçmişteki olaylar, esas olarak iki nedenle tartışma alanına çekilir, hafızaya davet edilir: Ya geçmişin çizgisinden ayrılmamak, geçmişin zihniyet yapısını koruyup sürdürmek ya da tam tersine geçmişin iktidarından/ hâkimiyetinden kurtulmak.

Türkiye’de resmî hafıza politikası, sadece geçmişi bastırmaya ve hakikatleri unutturmaya dayanmaz. “Acı olaylar”ı, arada bir tehdit ve şantaj amacıyla hatırlatmak da, bu politikanın önemli bir ayağıdır. Ermeni meselesinin bu niyetle –mesela Kürtlere- “hatırlatıldığı” örnekler hiç de az değildir. Öymen’in Dersim’i hatırlatan sözleri, bu amaç ve niyetin bugüne kadarki en çıplak ifadesidir. Bunun Meclis kürsüsünden yapılmış olması, önemini daha da arttırıyor.

Her bir hatırlama ve hatırlatma politikasının bir şiarı vardır. Hafıza ve hatırlama çatışmalarının özünü yansıtır bu şiar.

Geçmişin çizgisini devam ettirmek isteyenlerin şiarı: Gerekirse her zaman!

Geçmişin çizgisinden kopmak, yeni bir toplumsal düzen ve siyasal kültür isteyenlerin şiarı: Bir daha asla!

Öymen, tercihini saklamıyor. Geçmişte uygulanan yöntem ne kadar vahşice, yaratılan acılar ne kadar büyük olursa olsun, bunun bugün de sürdürülmesini istiyor. Bu açık sözlülüğü, bana Carl Schmitt’i hatırlatıyor. Ancak onun kadar zeki ve cesur olduğunu söyleyemem. Zira saklamadığı o tercihi meşrulaştırmak için kendine ve argümanlarına güvenmek yerine, bir tabunun arkasına saklanıyor.

Öte yandan, Öymen’in “beyefendiliğini, karıncaincitmezliğini” gerekçe göstererek, katliam savunucusu olamayacağını akıllarınca kanıtlamaya çalışanlara da, Nazi döneminde ve soykırımın planlanmasında “beyefendilerin” rolünü çarpıcı verilerle anlatan bir kitap öneriyorum: Sebastian Weitkamp’ın 2008’de yayımlanan Braune Diplomaten (Kahverengi Diplomatlar) adlı kitabı. Bu beyefendilere verilen isimlerden birinin de Nihaî Çözümün Diplomatları olduğunu ayrıca hatırlatmak isterim.

Öymen, bu açık sözlülüğüyle çok önemli bir tabuyu yıkmıştır. Mazlumların hafızası, açılan yarıktan adeta fışkırmıştır. Hafızanın isyanıdır bu. Bu isyanı öyle tenkil ve tehcirle bastırmak da mümkün değildir. Hafızanın isyanı daha da yayılacak ve yalan sistemini iyice hırpalayacak gibi görünüyor.

Şu ana kadar ortaya çıkan manzara, geçmişteki zulüm yöntemlerinin toplumun çok geniş bir kesimi tarafından ret ve takbih edildiğidir. Dersim’in ve Dersimlilerin acılarına toplumun büyük çoğunluğu sahip çıkmıştır. Bu manzarayı, “bir daha asla” şiarına bir teveccüh olarak görüyorum. Toplumsal barış ve çoğulcu demokratik kültür adına umut verici bir durumdur bu.

Onur Öymen, buna vesile olduğu için kocaman bir teşekkürü hak ediyor doğrusu!

TARAF

YAZIYA YORUM KAT