"Terörün Amacı Siyasi Kaos ve Sandığı Manipüle Etmek"

13.10.2015 00:50
"Terörün Amacı Siyasi Kaos ve Sandığı Manipüle Etmek"
Coşkun: Failleri ve odakları henüz bilmiyoruz ama bu alçakça saldırının üç amacı olduğu anlaşılıyor. İlki, çatışmaların sürekli kılınması. İkincisi, seçimin manipüle edilmesi. Üçüncüsü ise Türkiye’ye dış politika dayatma amacı.

Ankara Tren garındaki korkunç saldırı ve 11 Temmuz’dan bu yana artan PKK terörü neyi amaçlıyor? Özyönetim, özsavunma ve devrimci hendek siyaseti nedir, HDP neden PKK’nın terör siyasetine “alet” oluyor, bölge halkı bütün bu olup bitenler karşısında ne yaşıyor, ne hissediyor? Diyarbakır’da yaşayan Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun cevapladı. Akil İnsanlar Heyet üyesi olan Coşkun, insan hakları, demokrasi, Kürt Sorunu ve bunun hukuki yansımaları üzerine çalışmalarıyla tanınıyor.

Röportaj: Fadime Özkan / STAR

Türkiye ne yazık ki Cumartesi günü Ankara’daki büyük terör saldırısıyla yüze yakın insanını kaybetti, yasa büründü. Yüzden fazla da yaralı var. Her eve acı düştü. Faillerini henüz bilmiyoruz ama bu vahşi bombalı saldırının amacı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye tarihinin en kanlı günlerinden birini yaşadı. Büyük bir meydan okuma ve tehlike ile karşı karşıyayız. Failleri ve onların arkasındaki karanlık odakları henüz bilmiyoruz. Ancak bu barbarca ve alçakça saldırının birbiriyle bağlantılı üç amacını teşhis edebiliriz. Birincisi, Türkiye’deki çatışmaların sürekli hale getirilmesi ve barışın tamamen paranteze alınması hedefidir.  İkincisi, seçim sürecinin manipüle etme çabasıdır. Seçimin ve sonuçlarının gayri-meşru kılınması ve böylelikle istikrarsızlığın derinleştirilmesidir. Üçüncüsü de Türkiye’ye dış politikada –özellikle Suriye’de- bir ayar vermek ve onu belli bir çizgide durmaya zorlamaktır. Hem iktidar hem de muhalefet, kısır çekişmelere dalmadan, oynanan oyunun büyüklüğünü görmeli ve buna uygun bir politik tavır geliştirmeli. Aksi takdirde kaybeden –bazılarının umduğu gibi yalnızca iktidar veya AK Parti değil- bütün ülke olur.

KCK BÖLGEYE ÇOK ZARAR VERDİ

Türkiye’ye diz çöktürmeye yönelik saldırılar yeni değil. Türkiye’yi 7 Haziran öncesinden çok farklı bir ülke haline getiren değişim 7 Haziran seçim sonuçları mıydı size yoksa KCK’nın 11 Temmuz’da ateşkesi bitirdiğini, 14 Temmuz’da devrimci halk savaşı başlattığını ilan etmesi mi?

13 yıllık süre zarfında insanlar, seçimlerden tek parti iktidarının çıkmasına alışmışlardı. 7 Haziran Türkiye’de bu manada “rutin”i bozdu. Sonuçlar tek bir partinin iktidarına imkân vermedi, koalisyonu mecbur kıldı. Toplumun önemli bir kısmı bu sonucu beklemiyordu, AK Parti de zihnen bir koalisyona hazır değildi. Ancak bu, aşılabilir bir durumdu. Partiler ya bir koalisyonda ortaklaşır, bu olmazsa o zaman yeni bir seçime gidilir ve sorunun üstesinden gelinirdi.

Hiç şüphesiz, KCK’nin ateşkesi bitirmesi, devrimci halk savaşı ilan etmesi ve ardından çatışmaların başlaması, ülkenin havasının bozulmasında 7 Haziran’dan çok daha büyük bir tesir yarattı. Zira iki buçuk yıldır devam eden sürecin en mühim kazanımı, insanların ölmemesiydi. Ölümlerin durması, hem sürece toplumsal desteği büyütmüş, hem de problemin siyaset yoluyla çözüleceğine olan inancı perçinlemişti. Siyaset ön almıştı. İnsanlar “evet, bazı sorunlar olabilir, ancak silahlar konuşmadıktan sonra mutlaka bu sorunların bir hal çaresine bakılır” diye düşünüyorlardı. Ekonomik hayat canlanmış, insanlar psikolojik olarak rahatlamıştı. Maalesef çatışmaların başlamasıyla birlikte her şey tersine döndü. Mayınlar, bombalar, silahlar devreye girince, can kayıpları artmaya başlayınca, siyaset geriledi, ekonomi çöktü, insanların psikolojileri bozuldu. Dolayısıyla çatışma, her anlamda tahribata sebep oldu.   

PKK SAVAŞINA HALK DESTEK VERMİYOR

KCK’nın 14 Temmuz’da ilan ettiği “devrimci halk savaşı” nedir Allah aşkına? 2012’de de Şemdinli ve Beytüşşebap’ta kendine ait bir alan kazanmak için yaptığı terör saldırılarına bu ismi vermişti.

2011’de Oslo Görüşmeleri’nin başarısızlıkla sonuçlanması ve masanın devrilmesinin ardından 14 ay süren çatışmalı bir döneme girilmiş ve çok sayıda insan hayatını yitirmişti. O dönemde PKK adına “devrimci halk savaşı” dediği stratejiyi yürütmüştü. PKK o zaman ilhamı Arap Baharı’ndan almıştı. Gaye, belli bir bölgede alan hâkimiyetini ele geçirmek ve orada halkın katılımı ile birlikte devlete karşı bir ayaklanmayı gerçekleştirmekti. Ancak ne 2011’de, ne de şimdi Kürt halkı bu siyaseti tasvip etti. PKK, birçok kez “serhildan/başkaldırı” çağrısında bulundu, ancak bu çağrılar halktan beklediği cevabı almadı.     

ÖZERKLİĞİN NE OLDUĞUNU İLAN EDENLER DE BİLMİYOR

HDP’li, DBP’li belediye başkanlarının zaten seçilmişler olarak yönettikleri yerlerde peş peşe ilan ettiği “özyönetim” nedir peki? Hukuku, ekonomisi nedir? KCK’nın öz savunma dediği şey nedir, nasıl işlemektedir?

Bir bütün olarak PKK hareketinin kristalize olmuş bir özerklik ya da öz yönetim anlayışı bulunmuyor. Şöyle ki, KCK Sözleşmesi tamamen totaliter bir düzeni tasvir eder. HDP, tüm Türkiye’de geçerli olacak simetrik bir özerklik önerir. Son dönemde ise kendilerine “Halk Meclisi” vb. adlar veren yapılar ise, kimi zaman mahalle, kimi zaman da ilçe bazında “özyönetim”ler ilan ediyor. Tabii bu yapıların hiçbir hukuki, ekonomik ve siyasi hazırlığı da bulunmuyor. Öyle ki, öz yönetim ilanı nedeni ile haklarında hukuki işlem başlatılan belediye başkanları adli makamlara verdikleri beyanlarda, bu işlerden haberlerinin olmadığını, kendilerine birileri tarafından verilen metni okuduklarını söylediler.

Halk tüm bunların farkında. Özerklik/özyönetim ilanlarının içinin boş olduğunu, kendilerine hukuki ve ekonomik anlamda herhangi bir getirisinin olmadığını biliyor. Belediye başkanlıkları ve belediye meclislerin kahir ekseriyetle elindeyken bir de özerklik ilan etmenin bir abesle iştigal olduğunu görüyor. Bundan ötürü de halk nezdinde bu ilanlar ne bir heyecan uyandırıyor, ne de destek görüyor.  

2011’DE DE ÖZERKLİK İLAN ETMİŞ NETİCE ALAMAMIŞLARDI

Özerklik ilanının yanlışlığını bilmiyorlar mı peki, yanlışta ısrar neden?

Başlıca iki hususa değinilebilir: Evvela, özerklik ilan etmek kendi başına bir anlam taşımaz. Hatırlayacaksınız Temmuz 2011’de Aysel Tuğluk da özerklik ilan etmiş ve bütün dünyayı bunu tanımaya çağırmıştı, ancak herhangi bir netice elde edememişti. Yani “özerklik ilan ettim” demeniz sizi özerk yapmaz.

İkincisi, özerklik merkez ile yerel arasında kurulan bir hukuki ilişkidir. Özerklikte merkezi yönetim iktisadi, siyasi ve hukuki bazı yetkileri yerele devreder. Bununla birlikte özerk bölge, merkezi devletin hâkimiyeti ve sınırları egemenliği içinde yer alır. Özerklikte devletin egemenliğinin tanınmaması, devlet güçlerinin giremediği alanlar söz konusu olamaz. Bugün yapılmaya çalışıldığı gibi, hukuki bir sıfatı haiz olmayan eli silahlı birimlerin bir bölgeyi denetimi altına almaları ve orayı istedikleri gibi tanzim etmeye çalışmaları özerkliğin ruhu ile bağdaşmaz.   

HDP’YE HENDEK İÇİN OY VERİLMEDİ

HDP’nin aldığı oy “devrimci hendek siyaseti”ne mi verilmiştir peki?  

Asla. Bir seçmen grubunun oy tercihini etkileyen birçok faktör vardır. Ancak görebildiğim kadarıyla HDP’nin 7 Haziran’da geleneksel oyunun iki katına çıkmasındaki asıl saik, Kürt meselesini şiddet sarmalından çıkarmak, onu siyaset aksına yerleştirmekti. HDP’ye oy veren seçmenlerin asıl ve ivedi beklentisi, silahların tamamen susması ve siyaseti belirleyici olmasıydı. Parlamentoda temsil gücü yüksek bir partinin varlığı halinde, meselenin daha kolay çözüleceğini düşünüyorlardı. HDP’ye yönelmelerinin öncelikli sebebi buydu. Zaten seçim öncesinde bu minval üzerinde siyaset yapıyordu. “PKK’yi dağdan bir tek biz indirebiliriz. Meclis’te kuvvetli bir şekilde bulunursak, PKK’nin silahlı mücadelesine gerek kalmaz” mealinde sözler sarf ediyorlardı. Bu itibarla HDP’ye verilen oyları, hendeklere ve özerklik ilanlarına verilmiş gibi yorumlamak son derece yanlıştır.

HALK PKK’DAN BIKTI GÖÇ EDİYOR

Hendeklerin amacı ne, bölgeyi ve insanları nasıl etkiliyor?

Hendek kazmak, aslında yeni bir eylem tarzı değil. 6-8 Ekim Olayları’ndan sonra, bilhassa Cizre’de yoğun bir şekilde karşımıza çıktı. PKK -gençlik örgütlenmesi YDG-H eliyle- hendekler kazarak hem gücünü göstermek, hem de savaşı şehirlere taşımak istiyor. YDG-H kentin çeperlerindeki yoksul mahallelerde hendek kazıyor ve içlerini patlayıcılarla dolduruyor Güvenlik güçleri bu hendekleri kapatmaya geldiğinde çatışma çıkıyor. Çatışmalar kente cereyan ettiği için de siviller çatışmaların ortasında kalıyor. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar başta olmak herkesin bir kör kurşuna kurban gitme ihtimali büyüyor. Yani PKK bir taraftan devletin giremediği ve sadece kendisinin kurallarının geçerli olduğu alanlar yaratmak, diğer taraftan da buralarda halk ile devleti karşı karşıya getirmek istiyor.

Hendeklerin etkisine gelince; hendekler, tek kelimeyle, halkı perişan ediyor. Hendeklerin kazıldığı yerlerde, insanların gündelik hayatlarını sürdürme ihtimalleri kalmıyor. Güvenlik güçleri bu mahallelere operasyon yaptığında, insanlar iki ateş arasında kalıyor ve hayatını kaybediyor. Yoğun bir göç yaşanıyor. Mesela Diyarbakır’ın Sur İlçesinde 500 ailenin –yaklaşık 6000 kişinin- göç ettiği belirtiliyor. Cizre, Yüksekova, Lice, Silvan gibi ilçelerde ise göç edenlerin sayısı 10 binlerin üzerinde. Göç etmek zorunda kalan bu insanlar, ekonomik açıdan toplumun en dezavantajlı kesimleri. Yoksullar, olanakları son derece kıt. Bu da göçün vahametini büyütüyor. Buna rağmen insanlar, istemedikleri bir savaşa dâhil olmaktansa, ellerindeki avuçlarındaki bırakıp göç ediyorlar.

PKK HDP’YE PATRON BENİM DİYOR

2014 yerel seçimlerinde PKK ile irtibatlı siyasi partiler HDP, DBP, BDP 102 yerde belediye başkanlığını kazandı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş adaydı, yüzde 9 oy aldı. Eğer yeterli oyu alsaydı, teorik olarak, TC’ye Cumhurbaşkanı olacaktı. Genel seçimlerde de yüzde 13 küsur oyla 80 vekille şu TBMM’de üçüncü büyük gruba sahip HDP. Meşru siyasetin yolu sonuna kadar açık yani bu siyasi çizgiye. Hal böyleyken neden sivil siyasetin imkânlarını değil silah kullanıyor PKK? PKK ne yapmak istiyor?

Meselenin bam teli burası. 7 Haziran sonuçları gerek Kürt ve gerek Türkiye kamuoyunda siyasi aktörlerin öne çıkması, silahlı aktörlerin ise geriye gitmesi yönünde büyük bir beklenti doğurdu. Olması gereken, üstünlüğün sivillere geçmesi, silahlı olanların ise bir adım geriye çekilmesiydi. Lakin PKK, buna hazır değil. Siyasi alandaki kararların siyasilerce alınmasını tasavvur edemiyor. Bu nedenle kendi denetiminin gevşemesi anlamına gelecek herhangi bir adıma müsaade etmiyor, patronun kendi olduğunu gösteriyor. Bunu da bildiği en iyi yolla, silahla ve şiddetle, yapıyor.    

TÜRKİYELİLEŞME İÇİN ÖLMEYE ÖLDÜRMEYE GEREK YOK

Diğer “Kürt partileri”nden HAKPAR federalizmi, PAK (Partiya Azadiya Kurdistan) ve TKDP ise bağımsızlığı savunuyor. PKK/HDP özerklik istiyor hatta hâlihazırda bunu dayatıyor. Bu durum bize ne söylüyor?

Federasyon talep eden veya bağımsız bir Kürdistan isteyen siyasi partiler bunun mücadelesini demokratik yoldan veriyorlar. PKK ise, federasyon ve bağımsızlık peşinde değil. Özerklik istiyor, hatta Türkiyelileşmek ve bir Türkiye partisi haline gelmeyi arzuluyor. Ama bunun için silahlı mücadele yürütüyor. Yani bağımsızlık isteyenlerin burnu kanamazken, Türkiye ile bütünleşmek isteyenler ölüyor ve öldürüyor.

Absürt bir durum bu. Aynı zamanda silahlı mücadelenin anlamını yitirdiğinin de işareti. Çok açık ki, özerklik için doğru olan, silahla dağlarda çatışmak değil, 80 vekille parlamentoda ve 102 belediyeyle yerelde siyaset yapmaktır. Yine çok açık ki, Türkiyelileşme ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için Kürt gençlerinin dağlarda ölüme gönderilmesinin ahlaki ve siyasi bir gerekçesi yoktur.

PKK HDP’NİN RAKİPLERİNİ BASKI ALTINA ALIYOR

Türkiye genelinde güçlü olan partilerden sadece AK Parti’nin bölgede bir karşılığı olduğunu biliyoruz. Ama onun dışında da bölgenin kendi özelliklerinden ve taleplerinden doğan “Kürtçülük” esaslı çok sayıda partisi var. HAKPAR, TKDP, PAK ve HÜDAPAR var, bir de PKK partileri var HDP, DBP, BDP gibi. Sorum iki kademeli: 1) Bu partilerin açılma, programında istediğini ilan etme özgürlüğü bölgede istediği gibi örgütlenme ve propaganda özgürlüğü var mı? 2) PKK’nın bu partilere bakışı yaklaşımı nasıl, çoğulculuk ve “öteki”ne tahammül açısından?

Ben de iki kademeli cevap vereyim. İlkin, çözüm süreci ile birlikte bölgede bir siyasi çoğulculaşma da yaşandı ve çok sayıda parti ve siyasi hareket gün yüzüne çıktı. Bunlar programlarını diledikleri gibi oluşturabilirler. Birçoğunun talepleri, PKK’nin taleplerinden daha radikal. Hatta milliyetçi bazı gruplar, PKK’yi Kürt ve Kürdistan davasına hizmet etmediği gerekçesiyle sert eleştirilere tabi tutuyorlar.

İkinci olarak PKK’nin bu parti ve hareketlerle ilişkisi, bunların sahip olduğu güçle ilgili. Toplumsal tabanları zayıf olan ve potansiyel bir tehlike oluşturmayan parti ve hareketlerin çalışmalarında ve örgütlenmelerinde herhangi bir sıkıntı yaşanmıyor. Ama gücü olan ve rakip olarak görülen parti ve hareketler ise baskı altına alınmaya çalışılıyor. Nitekim PKK, belli bir tabanı bulunan AK Parti ve HÜDA-Par ile hep gerilimli bir ilişki içinde bulunuyor. 

SÜREÇ YENİDEN BAŞLAR MI?

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Ben çözüm süreci kaldırılmıştır demedim, buzdolabına konulmuştur dedim. İşler yolunda giderse, süreç yeniden gündeme gelir" dedi son olarak. “İşlerin yoluna girmesi” şu dakikadan sonra herhalde sınır dışına çıkışla, silahlara beton dökmekle mümkün. PKK/HDP siyasi çizgisi bu yolun neresinde?

Her ne kadar mutlak silah bırakma ve silahların betona gömülmesi sık dile getirilen bir söylem olsa da, devletin de bu aşamada PKK’nin silahları tamamen bırakmayacağını bildiğini düşünüyorum. Kanımca sürecin tekrardan işlemesi için devletin iki şartı var: Biri, şehir yapılanmalarının tasfiyesi ve şehirlerin normale dönmesidir. Diğeri ise, PKK’nin silahlı unsurlarını yurt dışına çıkarmasıdır. PKK, bunları yaparsa süreç tekrardan rayına girer. Ama PKK bu noktada değil. PKK ilk etapta atacağı adımı çatışmasızlığa dönmekle sınırlı tutmak istiyor.

MUHASEBE İÇİN SİLAHLARIN SUSMASI ŞART

Çatışmazlık ilan edildi. Bu nasıl etkiler?

Evet, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı yazılı bir açıklamayla eylemsizlik kararını aldığını duyurdu. Hükümet, buna mesafeli. Yalçın Akdoğan, bunun yeterli olmayacağını ve PKK’nin mutlak bir eylemsizlik kararı almasını ve Türkiye’yi terk etmesi gerektiğini belirtti. Aradaki makasa rağmen, ben eylemsizlik kararının olumlu ve önemli olduğu kanısındayım. Zira silahların sesinin kesilmesi ve ölümlerin durması, yeni bir değerlendirme yapma ve yeniden sürece dönme için olanaklar yaratabilir.  

KÜRTLERİN PSİKOLOJİSİ ALT ÜST OLDU

Serhildan çağrılarına, devrimci hendek siyasetine-savaşına HDP’ye oy vermiş bölge halkı tarafından da itibar edilmediğini biliyoruz görüyoruz. Ama sizden dinlemek isteriz, Kürtler bu olaylara, sonuçlara nasıl bakıyor? PKK saldırılarına operasyonlarla cevap verilmesi bölge halkını nasıl etkiledi etkiliyor?

Hendek kazma ve özyönetim ilanı ile girilen dönem, Kürtlere büyük bir zarar verdi. İnsanlar hayatını kaybetti. Kentler yakıldı yıkıldı. Ekonomi çöktü. Psikoloji alt üst oldu. Her alanda muazzam bir tahribat yaşandı. Kürtler, PKK’nin savaş öngören stratejisine destek vermedi, bundan uzak durdu. Halk, hakların siyasi yoldan da kazanılabileceğini ve şiddete gerek olmadığını tecrübe etti. Bu nedenle gayet net bir mesaj verdi: “Siyaseti desteklerim, ama savaşa destek vermem.” PKK’nin de bu mesajı alması lazım. Keza halk, askeri operasyonlarla da bu meselenin çözülemeyeceğini biliyor ve mümkün olan en kısa sürede tekrardan sürece dönülmesini diliyor.

TOPLUM YENİ SÜRECE DESTEK VERECEKTİR

Türkiye kamuoyu “birlik beraberlik projesi”, Habur süreci, Oslo süreci, İmralı süreci adıyla çözüm için yürütülen sürecin evrelerine tanıklık etti bir şekilde. Hiç değilse haberdardı ve her seferinde bu politikayı yürüten partiyi iktidarda tutarak onayladı. Ama her seferinde PKK, şiddeti yeniden başlattı. Ve bu durum, bu tekrarlar, Türkiye genel kamuoyunda daha önce yaşanmamış yeni bir ruh halini beraberinde getirdi. Teröre büyük bir öfke, çözüm fikrine zikrine tahammülsüzlük, PKK’nın silah bırakmayacağına dolayısıyla tek çözümün askeri yöntem olduğuna inanç, sivil siyasetin yani HDP’nin etkisiz yetkisiz dolayısıyla çözüm fikrinin hedefsiz olmasının verdiği umutsuzluk… Sürecin taşıyıcısı olan her iki liderin de gücünün siyaseten “aşınması”… Bu kez “deniz bitti” mi yoksa gerçekten?

Hayır, deniz bitmedi, bitmez. Bakın, çatışmalar başladıktan sonra süreci toptan itibarsızlaştırmaya çalışan bir hava doğdu. Oysa çözüm süreci çok değerliydi. Başarılı olması halinde, toplumsal barışı hâkim kılacak ve Türkiye’yi prangalarından kurtaracaktı. Bu itibarla denilebilir ki, Cumhuriyet tarihinin en önemli projesiydi. Süreç, 2.5 yılda çok önemli iki şeyi başardı: Barış düşüncesini toplumsallaştırdı ve meselenin siyaset ile çözülebileceğini gösterdi. Toplum da bunu gördü ve kabul etti. Artık hiç kimse bu yaşananları hiç olmamış ve süreç hiç hayatımıza girmemiş gibi davranamaz. Nitekim yapılan araştırmalar, son 2.5 aydaki toza dumana rağmen, halkın hala büyük bir kısmı sürecin doğru olduğunu düşündüğünü ve süreci desteklediğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla çatışmalar durduğunda ve çözüm masasına geri dönüldüğünde, halk buna tepki göstermeyecek, aksine destekleyecektir.   

PKK, HDP VE AK PARTİ NE YAPMALI?

Tek başına iktidar olup olmayacağını bilmiyoruz ama 1 Kasım’a giderken iktidara en yakın parti yine AK Parti. Çözüm sürecinin ve şu an operasyonların da yürütücüsü. Bu kanlı dar boğazdan bir an evvel çıkmak için PKK’ya, HDP’ye ve AK Parti’ye, ne dersiniz?

PKK: Silahın devri bitti. PKK, silahlı Türkiye’nin gündeminden çıkarmalı, Türkiye’ye karşı silah kullanmaya son vermeli. Sosyolojik ve politik gerçekliği görmeyen maksimalist taleplerle sorunun bir çözüme kavuşturulamayacağını görmeli.

HDP: Vakit, siyaset vakti. HDP, siyaseti egemen kılmak için PKK’ye karşı da inisiyatif almalı. Silahın devreden çıkması gerektiğini, silahlı bir mücadeleyi kabul etmeyeceklerini yüksek sesle dillendirmeli. Kendi kavgalarını Kürtlerin sırtından yürütmek isteyen kesimler var, HDP bunların perspektifine teslim olmamalı. AK Parti karşıtlığını, siyasi varlığının temeli ve amacı haline getirmemeli.

AK Parti: HDP’yi kriminalize etmeye çalışmamalı. Siyasi kanalları hep açık tutmalı. Devletin eski alışkanlıklarıyla bu meselenin sulha kavuşturulamayacağını aklından çıkarmamalı. Süreç konusunda utangaç olmamalı, net ve açık bir şekilde arkasında durmalı. Aksayan yönlerden dersler çıkarmalı; zamanlaması, hedefleri ve varış noktası belli olan bir süreç planlaması yapmalı. 

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim