Terörle Mücadelede PKK’ya Can Suyu Olacak Aşırılıklar Var mı?

22.05.2016 19:34

Merve Şebnem Oruç

Hakkında fezleke bulunan milletvekillerinin dokunulmazlıklarını bir kereliğine kaldıran Anayasa değişiklik teklifinin TBMM'den referanduma gerek kalmayacak şekilde geçmesiyle, terörle mücadelede yeni bir evreye geçildi.

Selahattin Demirtaş'ın 'Kürtlerin Obama'sı', 'Türkiye'nin Chipras'ı' ilan edildiği, Figen Yüksekdağ'ın Türkiye'nin en önemli kadını olarak portrelendiği geçtiğimiz yaz, PKK'nın ateşkesi bozmasıyla, 2013'te başlayan Çözüm Süreci buzdolabına konmuş ve yoğun bir terörle mücadele dönemine girilmişti. O günden bugüne, Ak Parti'ye destek veren çevrelerde bu konuda farklı görüşler hakim. Uçlardaki görüşlerden biri çözüm sürecinin tamamen bir hata olduğu şeklinde özetlenebilirken, diğeri de terörle mücadele sürecinde izlenen yöntemlerin çok sert olduğu yönünde.

İkinci uca dahil ya da yakın olanlar, örgüte destek veren akademisyenlerin yargılanması ve dokunulmazlıkların kaldırılmasının aşırıya kaçmak olduğunu, 80'li, 90'lı yılların yanlışlarını örnek vererek savunuyor; ya da PKK ile 40 yıl savaşıldığını, 40 yılda kazanılamayan savaşın bugün de kazanılamayacağını düşünüyor. Bu kesim, geçmişle benzerlik kurmada cömert davranırken, farklılıkları ortaya koymada elini korkak alıştırıyor; bu da analizin sağlıklı yapılamamasına neden oluyor.

Zannediyorum ki, devletin bugün terörle mücadelede sürdürdüğü yöntemlerin eskiyle uzaktan yakından alakasının olmadığını görmek, ya da Kürtlerin hak ve hürriyetleri açısından o dönemle bu dönemin kıyaslanmasının bile abes olduğunu bilmek yeterli değil. Oysa bugünü geçmişten farklı kılan en büyük girişimin, yani iyi niyetle, samimiyetle ve büyük riskler alınarak başlatılan çözüm sürecinin kendisinin ve türlü provokasyonlara rağmen devamı için gösterilen sabrın ortaya çıkardığı değişken unutuluyor. İçinde bulunduğumuz coğrafyada ve Suriye özelinde yaşanan gelişmeler, çözüm süreci tecrübesinden önce bu noktaya gelseydi, hiç şüphe yok ki, PKK'nın bugün Güneydoğu'da halk nezdinde bulduğu karşılık farklı olacak, ve belki de Türkiye bazılarının arzu ettiği üzere korkunç bir iç savaşın pençesinde olacaktı.

Yine çözüm süreci tecrübesi olmasaydı, Kürt halkı, geçmiş travmalarının örgüt tarafından istismar edilmeye çalışılması karşısında savunmasız kalacak, 'devlet mi haklı örgüt mü' sorgulamasında devletin karşısında, örgütün yanında duracak, Serhildan çağrılarına cevap verecekti. Devlet çözüm sürecini başlatmasaydı, 4-5 yıl önce Batılı istihbarat raporlarında ve think-tank'lerin Orta Doğu analizlerinde altı çizildiği üzere, Suriye'nin kuzeyinde başlayan iç savaş içindeki iç savaş, Türkiye'yi bugünle kıyaslanmayacak şekilde etkileyecek ve 'Kürt Baharı' adı verilen ayaklanma sürecinin başlamasına neden olacaktı. Ve devlet çözüm sürecinden önce vazgeçen taraf olsaydı, önemli sayıda Kürt, “Ak Parti'nin IŞİD'e destek verdiği” yönündeki korkunç propaganda sürecinde yalanlara, masadan önce kalkanın devlet olduğunu göz önünde bulundurarak inanacak ve PKK'nın yanında saf tutacaklardı.

Tüm bu olasılıklar büyük ihtimalle çözüm süreci değişkeni sayesinde olmadı. Ancak bu demek değil ki, çözüm süreci, terörün bitmesi için derhal dönülmesi gereken bir dönem. Barışa doğru atılan en somut adımları, kalıcı çözüme yönelik en büyük fırsatı dahi, Türkiye'nin düşmanlarından ve rakiplerinden bulduğu destekle bir kenara atan örgütü, yenilmeden, yeterince zayıflatılmadan, kafasına koyduğu amacından vazgeçmeden, barış bayrağı kaldırmadan tekrar nasıl ve niye karşınıza oturtacaksınız ki?

Barış, elbette ki, dostlarla değil, düşmanla yapılır. Ama barış, savaş devam ederken değil, savaşın sonunda varılan bir durumdur. Nitekim bir tarafın bozguna uğradığı, diğerinin kazandığı tüm savaşların sonunda imzalanan sözleşmelerin adının başında 'barış' ifadesi vardır. PKK her gün bomba patlatır, saldırı düzenler ve savaşı sürdürürken barıştan bahsetmek, çözüm aramak falan değil, olsa olsa PKK'ya teslim olmak ya da kaybettiği gücünü toparlaması için fırsat sağlamak demektir.

Çözüm süreci, köprüden önceki son çıkışa benzetilebilir. PKK'ya bir fırsat verildi ve bu fırsat tüm Türkiye'ye ilan edildi. Bu fırsatı herkesin gözünün önünde elinin tersiyle iten örgüt yenilmeden ya da pes etmeden barıştan bahsetmek, uğruna bu kadar kanın aktığı bir meseleyi çocuk oyuncağına çevirmek, inandırıcılığını kaybetmek ve bir aptal durumuna düşmek olur.

PKK terörünü aklayan akademisyenlere, örgüt için silah taşıyan milletvekillerine sert davranıldığını düşünürken, bunu eski Türkiye'de yaşanan mağduriyetlerle karşılaştırmak veya benzeri görüntülerin oluştuğunu iddia etmekse, ana dilini konuşamayan, temel haklarından mahrum olan ve sadece Kürt olduğu için kötü muameleye maruz kalanların yaşadıklarını hafife almak demektir. Nitekim dokunulmazlık meselesinde , HDP'li vekillerin siyaset yapması engellenmek istenseydi, parti kapatma yoluna gidilir ve böyle bir süreçte maalesef bu da kabul edilebilirdi. Milletvekilleri açısından olan siyaset yolunun kapatılması değil, terörle arasına mesafe koyamayanların adalet önüne çıkarılması; akademisyenler açısından olansa ifade özgürlüğünün kısıtlanması değil, teröre verilen açık destek hakkında kararı yargının vermesinden ibarettir. Eski ceberut devlet politikaları sayesinde, PKK'nın buralardan mağduriyet oluşturup bugün de köküne can suyu bulabilmesi için, her şeyden önce devletin eski devlet olması gerekir. Oysa öyle değildir.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim