1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ‘Terör varsa darbe de olur’u, ‘darbe olursa, terör de olur’ diye de okum
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Terör varsa darbe de olur’u, ‘darbe olursa, terör de olur’ diye de okum

A+A-

secakirgil@yahoo.com

12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi’nin 29. yıldönümü münasebetiyle yığınla yayınlar yapıldı, proğramlar ve protestolar düzenlendi ve askerî darbe karşıtlığı kendini büyük çapta hissettirdi..

Ama, bu arada, 12 Eylûl 80 öncesinin o korkunç anarşi ve terör ve birbirine öldüren binlerce genç insanların trajedisi hatırlanınca..

Bazıları da, ‘ama..’ diyerek, parantez açmak gerekliliğini duydular..

Bu bakımdan, yazının başlığında belirtilmeye çalışalan ‘Terör varsa darbe de olur!’ veya tersi bir denklem’in, mantığı üzerinde durulmalıdır.. Çünkü bu durum karşımıza,  ’Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?’ sualine verilecek cevabın mahiyeti gibi kendi içinde, bir fâsid daire  - kısır döngü manzarası çıkarır..

Nitekim, ülkede terör ve karışıklık olduğu için darbe yapıldığı açıklanır, ‘kurtarıcı’larca.. (Darbeciler başarılı olduklarında otomatikman kurtarıcı olarak nitelendiklerini söylemeyi tekrara bile gerek yoktur..)

Ama, gerçek şudur ki, darbecilerin, iktidara gelebilmek için, terör, anarşi ve karışıklığa şiddetle ihtiyacları vardır.. Ve ayrıca, hedef, genelde kendi ideolojik terörlerini sürdürmektir.

Nitekim, 12 Eylûl 1980 öncesinde 2. Ordu Kom. olan (müteveffâ) Org. Bedreddin Demirel, daha sonraları yayınlanan hâtıratında, ‘aslında darbenin Temmuz-1979’da yapılması planlanmıştı, ama, halkın darbeyi rahatlıkla kabul edebilmesi için, karışıklığın, anarşi ve terörün biraz daha yoğunlaşması gerektiğinden, 15 ay daha beklendiğini..’  yazmıştı.. Ve o 15 aylık sürede binlerce insan daha sokak savaşlarında öldürülmüş ve halk, ‘Yahu, asker nerede? Niye seyirci kalıyor, niye müdahale etmiyor?’ diye beklentilerini daha net bir şekilde dile getirmeye başlamıştı..

Nitekim, Org. Kenen Evren de, 12 Eylûl 1980 Darbesi öncesinde, Genelkurmay Başkanı olarak ve ülkenin bir çok yerinde ilan edilmiş Sıkıyönetim Komutanlıkları aracılığıyla en geniş kanunî imkanlara sahib iken, anarşi ve terörü engelleyememişti; ama, milletin kaderine ve geleceğine haksız olarak el koyup, milletin silahını millete çevirdiği zaman.. O anarşi ve terör kesilivermiş; terörden derin biri sosyo-psikolojik ylılgınlık içine sürüklenen topluma, kemalist-laik ideoloji terörü, bir deli gömleği gibi zorla ve daha da etkin şekilde giydirilmişti.

Yoksa, hedef, gerçekten de terörü , anarşiyi bertaraf etmek gibi bir hedef olsaydı, 12 Eylûl ve diğer bütün darbelerde, kanunî imkanlar vardı; olmadığı zaman da yeni kanunları çıkarmak imkanı..

Bunun içindir ki, aradan 2-3 sene geçince, kendisini biraz toplayan Demirel,  Ken’an Evren’e, 12 Eylûl  öncesi ve sonrasındaki o keskin değişikliği şüphe ile karşılayıp, medya aracılığıyla şu soruyu sormaktan kendisini alamamıştı, ‘Sen, 12 Eylûl’den önce Genelkurmay Başkanı değil de, Antalya’da Tapu Müdürü müydün yoksa?’ diye..

Evet, mes’ele, iktidara gelmek, iktidarı ele geçirmek şeklindeki; yani, 100 yıl öncelerden bu yana, ‘iktidara ulaşmak için her yol ve yöntem mübahtır..’ ve 1923’lerden beri de bir ‘kemalist jakobenizm’ / tepeden inmecilik mahiyetini alan İttihad- Terakkî anlayışı hâkim idi, ülkemizde..

Bu anlayışın gereği olarak, toplum huzuruna ‘kurtarıcı’ olarak çıkmak için, kitleler derin bir umutsuzluğa sürüklenmeli; can, namus ve mal güvenliğinin kalmadığı bir atmosfer oluşturulmalı ve iyice bunaltılan kitlelerini karşısına, sahnede ‘kurtarıcı’ olarak zâhir olunmalıydı..

Tabiatiyle, bu da, karanlık merkezlerden verilen emirlerle çekilen tetiklerden sıkılan mermilerle, artık sadece halk çocuklarını değil, yüksek tabakadan nicelerini de,  o zamanki terminolojiye göre sağ-sol diye nitelenenler arasından yüzlerce ismi alıp götürüyordu.. Özellikle son 100 yılımız, hep bu  şekilde geçti..

*

İlginçtir, 12 Eylûl’ün 29. yıldönümünün eşiğinde, 11 Eylûl 09 günü yapılan yargılamasında,  Kayseri eski Jandarma Alay Kom. Alb. Cemal Temizöz,  bu yüz yıllık fâsid daireyi hatırlatırcasına, ‘terörün olduğu yerde faili meçhul cinayetler kaçınılmazdır..’  diyordu..

Diyarbakır C. Başsavcılığı'nca hazırlanan 104 sayfalık iddianamede, 'Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak' ve 'Adam öldürmek ve adam öldürmeye azmettirmek'  ve 1993 yılında Cizre'de ’terörle mücadele ediliyor’ görüntüsü altında 'korucu, itirafçı ve uzman çavuşlardan oluşan bir grup oluşturmak’la ve Cizre’de işlenen yığınla ‘faili mechul veya yargısız infazlar’ suçlamasıyla yargılanan bu albay’ın bu sözü üzerinde durulmalıdır.. Çünkü, bütün darbeler de bu mantığın zâhiri haklılığına dayandırılmıştır.. Halbuki, sözü tersinden söylemek ve ‘Terör olduğu için mi, faili mechul cinayetler işleniyor’;  yoksa, ‘faili mechul cinayetler işlenmesi de mi terörün bir parçasını ve  dayanağını teşkil ediyor?’  mantığı da aynı şekilde geliştirilebilir..

*

‘Ergenekon Yargılamaları’ndan ortaya çıkan tablo da bu mânayı yansıtmıyor mu?

Üç sene önce, tek bir tabanca ile gerçekleştirilen Danıştay Saldırısı ile, ülke haftalarca sosyal bir gerilim içinde çalkalanmamış mıydı ve o cinayet ve saldırı, geniş kitlelerin rahatsız olduğu ‘İslamî örtü yasağı’na duyulan tepkiye dayandırılmamış mıydı?

Ve, ‘Ergenekon’  entrika yumağı henüz açılmadan yapılan yargılamada, Danıştay Saldırısı’nın failleri,  ağır cezalara çarptırılmış ve dosya kapanma eşiğine gelmişken.. Konunun, Temyiz ve ağır ceza mahkemelerinin görüşüyle ‘Ergenekon’la birleştirilmesine karar verilmesini gerektirecek derecede ciddî emare ve delillere rastlanması ilginç değil mi?

Kimbilir, hangi büyük çaplı karışıklıklarla, hangi hedeflere varılmak istenmişti.. İşin bu tarafı, henüz yargı safhasında..

Yani, 12 Eylûl 80 Askerî Darbesi’nin yıldönümünde, konu, sadece o zamanki darbecilerin yargılanması talebi üzerine oturtulur ve sosyal bünyemize musallat olan darbecilik / yeniçerilik hastalığının günümüzdeki yansımaları ve yöntem sorgulaması yapılmazsa, sadece geçmişe aid hâtıraları ve o gibi darbelere karşı nefretleri dile getirmek, neye yarar?

Bütün bu entrikaların temelinde, ülkenin kaderine darbecilik yoluyla elkoyan kemalist/ laik resmî ideolojinin bulunduğu görülmeli ve kitleler kendilerini kuşatmayı hedefleyen bu zorbalık yöntemlerine karşı şuûrlu bir tepki geliştirecek şekilde, teyakkuz haline getirilmelidir.. Yoksa, sadece hâtıra nakledilmiş olunur..

*

Laikler, her darbede daha çok kazandıklarını düşünüyorlar; ama..

Bu bakımdan, 12 Eylûl 1980 Darbesi’nin yıldönümünde yazılıp çizilenlerin, son 50 yılda tezgahlanan 4 askerî darbenin herbirisi için de sözkonusu olabileceğini görürüz.. Bu bağlantı kurulamazsa, sadece 12 Eylûl suçlamalarının fazla bir ‘kıymet-i harbiye’si kalmaz..

Ayrıca, bugün darbe karşıtı nutuklar çekenlerden nicelerinin, dünlerde, başka darbelerin oluşumu veya sonrasında postal yalamaya ilk koşanlar arasında yer aldığı da unutulmamalıdır. 

12 Mart 1971 Darbesi’nde ise.. Komünist ve diğer solcu gruplar, ilk anda  askerî darbeyi alkışlamışlar ve bu desteklerini belirten el ilanlarını bile dağıtmışlar; ama, iki gün sonra, faka bastıklarını anlamışlar ve karşı çıkmaya başlamışlardı..

Kaldı ki, bugün 12 Eylûl veya 12 Mart gibi askerî darbelere karşı çıkanlardan pek çoğunun, o darbeler geleneği içinde, en cinayetkâr örneği oluşturan 27 Mayıs 60 Darbesi’ne hâlâ da darbe bile diyemedikleri ve kezâ, 28 Şubat 1997 zorbalığı günlerindeki tavırları ortadadır.

*

Bu arada, müslüman halkın yanıltılması için başvurulan ‘liderleri kutsallaştırma manipulasyonları’nı da unutmamak gerekiyor..

Bu vesileyle, benim ilk gençlik yıllarımda gerçekleşmiş olan 27 Mayıs 60 Darbesi sonrasında, kahvehanelerde, o darbenin lideri General Cemal Gürsel için, ‘o bir veliyullahtır’ diyen, zâhiren dindar görünümlü, sakallı bir takım adamlar çıktığını ve kim oldukları bile bilinmeyen bu kişilere kimsenin itiraz edemediğini hatırlatmalıyım.. 1923’lerden sonra da, kemalist -laik rejimin, nice ateist hedeflerini, İslam yolunda cihad edenler’e verilen ‘gazî’lik veya ‘şehidlik’ gibi terimler aracılığıyla yapılan mistifikasyon ameliyelerini gerçekleştirmeye çalıştığını ve epeyce etkili de olduğunu görmedik mi?

Ama, kitlelerde bu husustaki oyunların mahiyeti, açıkça edilmese bile,  zihinlerde, bu rejimin hile ve entrika üzerine kurulduğu anlayışı giderek daha bir güçleniyor olmalı ki, her darbeden sonra, sosyal bünyemiz, daha bir darbelerin aksi istikamette yol alıyor..

27 Mayıs 60 Darbesi’nden sonraki milliyetçi-muhafazakâr yöneliş, 12 Mart 1971 Darbesi’nden sonra, daha net İslamî söylem talebleri dillendirmeye çalışan politik güçlerin sahneye çıkmasını sağladı..

12 Eylûl 1980 Darbesi’nden sonra ise, darbeci generaller, doğumunun 100. yıldönümünü bahane ederek, bütün ülkeyi, M. Kemal heykelleriyle doldururken, bu ve benzeri dayatmaların tepkisi başka türlü oldu.. Turgut Özal’la sembolleşen, kapitalistleşme ve liberalleşmenin daha bir globalleşmesine paralel çizgide gelişen bir muhafazakârlaşma ortaya çıktığı gibi; halkımızın büyük kesimlerine çok acılar çektirmesine rağmen, 28 Şubat 1997 Zorbalığı’nın, halkın genelinin hangi istikamette yönelmesine vesile olduğu ve -geniş kitleler asıl taleblerine kavuşamasalar bile,- bugün en çok da o darbeci ‘kemalist/ laik kadro ve çevrelerin hayıflanmasına yol açtığı da ortadadır..

*

Bir-iki ipucu-hâtırayla 12 Eylûl’e bakmak..

12 Eylûl’den söz ederken, Çağan  Irmak’ın ‘Babam ve Oğlum’ isimli filmi, babasının ve oğlunun, iki neslin arasında sıkışıp kalmış bir kayıp neslin acı dünyasını en çarpıcı şekilde yansıtsa da, birkaç küçük noktayı bu vesileyle hatırlatmak ilginç olabilir..

12 Mart 71 Askerî Darbesi’nden sonra günlük yazı hayatında yer almış ve 77’den sonra ise, daha bir kanlı anarşi ve terör sarmalındaki ülkede, kitleler hele de akşam karanlığından sonra sokaklara çıkamaz hale gelmişti.. (Bir anekdot: Özellikle hanımlar üzerinde oldukça etkili olan -Sultanahmed Câmii imamlarından- merhum Gönenli Hoca, 12 Eylûl’den sonraki etkili vaazlarında, Ken’an Evren’in Hz. Peygamber’in himaye kanadları altında olduğunu söylerdi.. Bunu kendisine Hicaz’daki bir karşılaşmamızda, Mina’da bir çadırda geçen uzuuun sohbetimizde, onu kırmadan, nâzikçe hatırlattığımda,  ‘Biliyor musun evladım,  yatsı ve sabah namazları için bile câmilere kimse gelemez olmuştu..’ demişti.. Yani, sosyal bünyenin o zamanki durumunu yansıtması açısından üzerinde durulmayı gereken bir tesbit..)

O günlerin müslüman gençliği arasında, bir avuç idealist arkadaşla birlikte, en dar imkanlar içinde bulunmamıza rağmen,  Şûrâ, Tevhîd, Hicret gibi etkili haftalık dergiler yayınlayarak, mutlak doğru olduğuna inandığımız değerlere, ölçülere göre bir dünya kurulması için, medya sahasında kendi çapımızda, çetin bir mücadele içindeydik..

Ve mahkûmiyetlerim dolayısiyle, değişik adreslerde kalıyordum..

Ve bir askerî darbenin gelebileceğini, herkes gibi biz de bekliyorduk ve geceleri de kulağımız kirişte uyuyorduk..

Nihayet, 12 Eylûl 80 Cuma sabahı, gece sabaha karşı saat 3.30 sularında, yan evlerdeki balkonlardan birbirine seslenen komşuların sesleriyle uyandım.. ‘Bu kez, Erbakan kellesini  kurtaramaz’ diyorlardı, kaygısız ifadelerle...

Hemen televizyonu açtım..

Evet, darbe olmuştu..

20 sene önceki 27 Mayıs Darbesi’nin, gecenin karanlığında radyodan, Türkeş’in tok sesinden  ilk açıklandığı anları Ankara’da bir yatılı okulda dinleyişim zihnimden geçti, o anda..

Bu üçüncü darbeydi, bizzat yaşadığım..

(Rahmetli) refikamı uyandırdım,  8 yaşındaki kızım da uyandı.. Benim kaygılı halimi görünce.. ‘Baba, dedi.. Atatürkçüler mi kazandı?’

‘Kızım, onlar zâten kaybetmemişlerdi ki..’ diye karşılık verdiğimde, kızım çok ilginç bir politik cevab vermişti:

-Biliyorum da baba, yani demek istiyorum ki, şimdi daha mı çok kazandılar?’

Kızımın yaptığı o yorumla, sokaktan gelen yorumun mahiyetine dikkatlice bakıldığında, elyordamıyla bir yerlere varılabilirdi.. Ve bu yorumları gün ışırken, olup bitenden ve ‘sokağa çıkma yasağı’ndan habersiz bir vatandaşı, herkese gözdağı olsun dercesine, askerler 10 dakika kadar, yerlerde yüksek kosesle verilen yat -kalk komutlarıyla süründürerek ve de tekmeleyerek cezalandırıyorlar, halkımız da, bu tabloyu pencerelerden, perdelerin arkasından korkulu gözlerle ve ‘asker böyledir, olur böyle vak’alar..’ gibi teslimiyetçi sözlerle temâşa ediyordu..

Siyasî partilerin liderleri başta olmak üzere, yüzlerce-binlerce insan daha ilk saatte tutuklanmış, kışlalara doldurulmuştu.. Ve onbinlerce insan zindanlarda çürüdü, yüzlerce insan darağaçlarında.. Onbinlerce insanın sürgünlerde geçen hayatı da, cabası.. Ve o darbecilerin süngüucu zorlamasıyla kabul ettirdiği anayasa ve diğer kanunlar hâlâ da hayatımızı şekillendiriyor ve bir türlü değiştirilemiyor, değiştirilmesi yönündeki kanun değişiklikleri, ‘yüce yargı’nın, kafaları, kırmızı cübbelerinin kocaman yakaları içinde kaybolan azametli yargıçlarının hükümleriyle, hukuka aykırı görülerek ibtal ediliyor..

*

Ama, şurası da ilginçtir ki, ‘Bu kez kellesini kurtaramaz..’ denilen Erbakan da, Kenan Evren de aradan 29 yıl geçtikten sonra, bugün yine hayattalar.. Demek ki, ömrü belirleyen, hayatın sahibi olandır..

Bu arada, bugün 12 Eylûl’e karşı nutuklar çekenlerden nicelerinin, darbelere, sırf kendi ideolojik veya politik hedef ve menfaatleri açısından karşı olduklarını da tekrar belirtmek ve bu konuda ilginç bir örneği hatırlamak yerinde olur..

Hatırlayalım.. 1992 başında Cezayir’de 30 yıllık bir sosyalist-laik rejimin zulümlerine karşı, müslüman halk kitleleri, Abbas Medenî liderliğindeki (FİS / Front Islamique Salvation) İslamî Selâmet Cebhesi’ne yüzde 85’le destek verdiğinde, hemen o gece, emperyalist güç odaklarının desteğiyle‚ laik generaller bir darbe yapıp, seçim sonuçlarını geçersiz ve FİS’i de kanundışı ilan edivermişlerdi..

O zaman, ülkemizde, kendilerini aydın diye niteleyen bazı çevreler, bu askerî müdahaleye karşı çıkıp, benzer bir durumda Türkiye’de generallerin öyle bir müdahalesini asla kabullenemiyeceklerini belirtmekteydiler.. Ama, o  darbe karşıtçısı görünümlü kişi ve çevrelerden nicelerinin 28 Şubat Zorbalığı günlerinde, kemalist/ laik düzenin korunması için, nasıl bir postalyalayıcılığı’na çıktıkları unutulmamalıdır..

*

Putlaştırma başka nasıl oluyor, Allah aşkına..

Filipinler’de,  Ferdinand Markos diye bir  devlet başkanı vardı, 1965- 1986 arasında.. Halkın seçimi ile gelmiş ve giderek bir diktatörlükle yönetmeye başlamıştı, ülkesini.. Eşi İmelda’nın korkunç harcamaları dünya medyasının dilinden düşmezdi.. Markos, o kadar acımasız bir diktatör idi ki, müslümanların yaşadığı Mindanao adasında meydana gelen bir depremde binlerce müslüman canverince, duygularını, ‘deprem öldürmeseydi, zâten biz öldürecektik..’ diyebilecekti..

Bu kişi, diktatörlüğüyle yetinmemiş,  ülkenin hemmen her şehrinin büyük caddelerine, her şehrin en büyük okullarına, hastanelerine, parklarına, bu kişinin ismi verilmiş, bütün resmî ve özel işyerlerinde resim ve büstleri yerleştirilmiş ve hemen bütün meydanlarda heykelleri dikilmişti..

Ama, bunlar onu tatmin etmemişti, daha fazlasını istiyordu.. Nihayet, bir gün, Manila yakınlarındaki bir dağın yamacındakı kayalara, dev bir röliyefini oydurmuştu ve bu rölief,

kilometrecelerce uzaktan gözüküyordu.. Ve, Markos’un o komiklikleri, hemen bütün dünyada kendisini putlaştırma, ilahlaştırma ameliyesi olarak değerlendiriliyordu..

Sonra, öyle bir devrildi ki, sürgün hayatı yaşadığı Havai’de öldüğünde, cenazesinin bile kendi ülkesine getirilmesine izin verilmedi.. Bütün o resimler, büstler, heykeller de yok oldu..

*

Evvelki gün, gazetelerde İzmir-Buca’da  AK Parti’li eski Belediye Başkanı’nın başlatıp, şimdiki yeni ve CHP’li Başkanın tamamlattığı ve 4 milyon liraya malolan ve bir dağ yamacındaki kayalara oyulmuş, 42 metre yüksekliğindeki bir M. Kemal röliefini görünce..

Hâfızamda, hemen Markos’un röliefi canlandı.. Çünkü, o da aynen bunu andırıyordu..

Bu röliefin açılış töreninde konuşan CHP'li yeni Başkan ‘Ben olsam yaptırazdım, 4 milyon TL'yi okul, yurt yapımına harcardım..’ demiş.. Eski ve AK Parti’li Belediye başkanı için, bundan daha utanç verici bir söz olabilir mi?

Bazıları, yahu, bu gibi çabaları, ‘putlaştırma’ olarak görmemek gerektiğini, bir sevgi ve saygı işareti olarak anlamak gerektiğini söylüyorlar ve yapılanı, bir san’at eseri diye göstermeye çalışıyorlar..

Ama, ‘bu putlaştırma değildir..’ diyenler, putlaştırmanın başka nasıl olduğunun da bir izahını yapabilseler.. Ve kanunî korumalarla, zorla sevdirme çırpınışlarıyla, bir halkı, ölümünün üzerinden 70 sene geçmiş bir siyasetçinin önünde eğilmeye zorlamanın ve milletin servetini, böyle lüzumsuz alanlarda çarcur etmenin ne mânaya geldiğini de bir düşünebilseler..
* İstanbul’da, 1860’larda Robert Kolej’in kurulması için Amerikalıların aradığı araziyi kimse vermeyince, Sadrâzam Ahmed Vefik Paşa kendi arazisini vermişti..

Bunun üzerine, gücünü Robert Kolej’in kurulmasına engel olmakta gösteremeyen Padişah’ın,  kızgınlığını, Paşa ölünce, onu, Robert Kolej’in duvarları dibine gömdürerek ve ‘burada, taa haşre kadar çan sesleri altında yatsın..’ diye gösterdiği bildirilir..

Şimdi, bunlara da öyle yapmalı..

AK Parti’li eski Belediye Başkanı’nı da, bu röliefin dibine gömseler, kendisi bu konuda , vasiyetini ona göre yazsa, ne kadar ibretli olur, değil mi..

Âkif merhûm, ne güzel söylemişti:

‘Evet, bütün beşerin hakkıdır, beqa’ emeli,

Lâkin bunu, ne taştan, ne de leşten beklemeli..

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum