Tekçi anlayıştan çoğulculuğa var misin Türkiye?

13.08.2009 06:18

Ümit Kardaş

Bağımsızlık ve özgürlük mücadelesiyle sınırları çizilen Türkiye coğrafyasında yaşayan çeşitli dinsel, etnik ve kültürel farklılıklara sahip yurttaşlar tarihten gelen barış içinde özgürce bir arada yaşama arzu ve iradesini her türlü kışkırtmalara rağmen devam ettirmektedirler.

Bu toplumsal mutabakat, doğuştan var olan insan hak ve özgürlüklerini, sosyal adaleti, her koşulda farklılıkları korumak ve farklılıklarla birlikte bir arada barış içinde çoğulcu, katılımcı ve şeffaf bir toplumda yaşamak isteğini gerçekleştirmek iradesine işaret etmektedir. Bu toplumsal mutabakattaki amacı gerçekleştirecek olan devlet ise bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini korumak ve kullanılmasını sağlamak, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmek ve yoksulluğu aşmak için hukuk içinde hareket etmek üzere oluşturulmuş, ideolojisi bulunmayan bir aygıt olarak yeniden yapılandırılacaktır.

Bu düşüncenin temel noktası çoğunluk da olsa herhangi bir başat etnik kimliğe vurgu yapmaksızın Türkiye coğrafyasında yaşayan herkesin din, dil, ırk, mezhep ve kültür farkı olmaksızın Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmasıdır. Başta Kürt sorunu olmak üzere, Alevilere ilişkin sorunların da, Müslüman olan ve Müslüman olmayan yurttaşların da sorunları ancak yukarıda belirtilen bağlamda ve hep birlikte çözülebilir. Kürt sorununu salt Kürtlere ilişkin sorunların çözümüyle sınırlı tutmak Türkiye'nin demokratik hukuk devleti olma ihtiyacını göz ardı etmek olur. Böyle bir yaklaşım Kürt sorununu da çözemez. Kürtlere tanınacak göstermelik birkaç hak düzenlemesi Kürtler dâhil kimseyi mutlu etmez. O halde sorun her birey için ve her kesim için genel bir demokratikleşme ve hukuk devleti sorunudur. Cumhuriyet'in kuruluşunda öngörülen monist (tekçi) anlayışın (tek etnik kimlik, tek din, tek mezhep, tek dil, tek kültür) bugünün Türkiye'sinde toplumu kucaklaması, ileriye taşıması, mutlu ve huzurlu kılması mümkün değildir. Tekçi anlayıştan çoğulcu anlayışa geçişin kolay olmayacağı görülmektedir. Tekçi, tepeden dayatıcı, seçkinci, dogmatik, sorunlara inkâr ederek yaklaşan, bireysel ve toplumsal talepleri baskı, şiddet ve hukuk dışına çıkarak bastıran ve bu nedenle hem kurumların hem de rejimin çürümesine yol açan bir anlayışın temsilcilerinin kendi kudret, iktidar ve imtiyazlarını bırakmaları zordur. Ancak dünyanın bir parçası olan Türkiye toplumunun barış ve özgürlük içinde ve hukuk güvenliği altında yaşamak istediği açıktır. Bu toplumsal iradeyi görmeyen her siyasî aktör bu istemin altında ezilir. Bu nedenle CHP ve MHP yöneticilerinin içi boş günlük siyasetin dışına çıkarak Türkiye'nin bulunduğu kritik eşikte Türkiye'yi tekçi anlayış ve rejimden çoğulcu anlayış ve rejime taşımada tarihî bir işlev görmeleri bu topluma olan vicdani borçlarıdır. Bu yeni bir toplumsal mutabakat, çoğulcu anlayışın üzerinde şekilleneceği yeni ilkeler demeti yani yeni bir anayasadır. Kendi coğrafyasında yaşayan tüm yurttaşlarına değer veren, kimlik ve kültürlerine saygı duyan, farklılıkların zenginliğini ve gücünü özgürlük ve hukuk güvenliği altında yüksek evrensel değerlere ve ekonomik refaha dönüştürmenin yollarını açan bir Türkiye'nin dünyadaki saygınlığı ve gücü de artacaktır. Bürokratik vesayetin ve ona eklemlenmiş bir siyasetin attığı monist ideolojik çığlıkların, iç-dış düşman hezeyanlarının, tamamen demagojik vicdan ve akıl dışı tutarsız yaklaşımların Türkiye'yi güçsüz ve itibarsız kılacağı açıktır. O halde zaman yeni bir fırsatı toplumun önüne koymuştur.

Bir darbe ürünü olan 1982 Anayasası devleti yücelten, kutsayan, bireyi korumasız bırakan, tam bir geriye gidişi ifade eden, devlet otoritesini ve askerî vesayeti pekiştiren, hak ve özgürlükleri sınırlamalarla kullanılamaz hale getiren bir anayasa olmuştur. Aslında Batı'da görüldüğü gibi anayasalar bildirilerde yer almış hak ve özgürlükler temeline dayanmaktadır. Anayasaların felsefesi ve yapılış amacı kişilerin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak, onlara hukuk güvenliğini sağlamak, devlet aygıtını bu amaca hizmet eder şekilde oluşturmak, demokratik, özgürlükçü ve barışı öngören bir toplumsal mutabakatı sağlayacak ilke, kurum ve kuralları düzenlemektir. Bu amaca ve felsefeye hizmet etmeyip, tersi amaca hizmet eden metinleri anayasa olarak değerlendirmek söz konusu olamaz. Bu nedenle 1982 Anayasası'nı hem içeriği, hem yapılışı ve oylama biçimi göz önüne alındığında bir anayasa metni olarak kabul etmek zordur. 1982 Anayasası askerî vesayetin sınırlarını daha da genişletmiştir. Bu anayasada AB ilerleme raporları doğrultusunda yapılan değişiklikler bu anayasanın felsefesinin, ruhunun, amacının değişmesini sağlayamamıştır. Dili, içeriği, felsefesi ve yapılış şekli bakımından düzeltilmesi olanaksız, kişilere ve topluma deli gömleği gibi giydirilen, demokratik, laik, sosyal hukuk devletini klişeleştiren, ilerlemenin, demokratikleşmenin, özgürleşmenin önünü tıkayan bu yükten kurtulmanın zamanı gelip geçmiştir. Ama yeni, çağdaş ve demokratik bir anayasa nasıl oluşturulmalı ve neleri içermelidir?

Anayasanın içeriği kadar oluşturulması yöntem ve süreci de nitelik ve toplumsal mutabakat bakımından önemlidir. Toplum içinde anayasaların tarihi, niteliği, içeriği ve işlevi açısından bir bilgilendirme çalışması yapılmalıdır. Bu çalışmada hükümet kadar siyasi partilere, meslek örgütlerine, medyaya ve STK'lara görev düşmektedir. Bu bilinçlendirmeyle birlikte öncelikle hangi amaçlara, hangi ilkelerle varılacağı tartışılmalıdır. Anayasanın maddeleri üzerindeki tartışmalara sadece Meclis ve üniversiteler değil, sivil toplumun da katılması sağlanmalıdır. Acele etmeden, anayasa metnini bir parti veya hükümet tasarısı haline getirmeden, topluma mal ederek oluşturmak önemlidir. Bu anayasa azınlıkta olanların da, marjinallerin de "benim anayasam" diyebilecekleri içerikte olabilecek şekilde tartışılmalıdır. Bu anayasa demokratikleşmeyi, özgürleşmeyi ve farklılıklarımızla birlikte barış içinde bir arada yaşamayı, dinsel ve ırksal gerilimleri aşmayı sağlayacak bir yöntemle oluşturulmalıdır. Örgütler, gruplar, kümeler, tek tek bireyler görüş ve önerilerini ortaya koyabilmelidirler. Kuşkusuz anayasa bir çatıdır. Bu çatının dayandığı sütunlar (mevzuat) eğer demokratik ve özgürlükçü değilse anayasanın bir anlamı kalmayacaktır. Anayasayla birlikte temel yasalarda anayasal düzenlemelere uygun değişiklikler hemen öngörülmelidir. Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, Sıkıyönetim Kanunu, OHAL Kanunu, Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu, Basın Kanunu, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Dernekler Kanunu, Asayişe Müessir Bazı Fiillerin Önlenmesi Hakkında Kanun, İl İdaresi Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu gibi.

Yeni anayasanın felsefesini ve ruhunu yansıtacak bir başlangıç metni olmalıdır. Bir yurttaş olarak gönlümden geçen öneri şudur: "Bağımsızlık ve özgürlük mücadelesiyle sınırları çizilen Türkiye coğrafyasında yaşayan çeşitli etnik, dinsel, mezhepsel ve kültürel farklılıklara sahip yurttaşlar tarihten gelen barış içinde özgürce bir arada yaşama arzu ve iradesini tekrar ederek ve yenileyerek toplumsal bir mutabakata varmışlardır. Bu toplumsal mutabakat doğuştan var olan insan hak ve özgürlüklerini, sosyal adaleti, her koşulda farklılıkları korumak ve farklılıklarla birlikte bir arada barış içinde çoğulcu, katılımcı ve şeffaf bir toplumda yaşamak isteğini gerçekleştirmek iradesini, devletin, bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini korumak ve kullanılmasını sağlamak, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmek ve yoksulluğu aşmak için hukuk içinde hareket etmek üzere oluşturulmuş, ideolojisi bulunmayan bir aygıt olduğu düşüncesini temel alır.

Birey–yurttaşların ve toplumun katkılarıyla hazırlanan, parlamento tarafından kabul edilen ve halk tarafından onaylanıp, yürürlüğe giren bu anayasa demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin yaşama geçirilmesi, bireyin ve toplumun özgürlük ve barış içinde yaşaması ilkelerinin gösterildiği örnek bir metin olarak küresel demokrasi idealine yönelik bir çabaya da katkı sunacak tarihsel bir açılımın başlangıç noktasını oluşturacaktır."

Yeni anayasada yurttaşlık tanımına gerek yoktur. Ancak bir tanım yapılmasında ısrar edilirse önerim şudur: "Türkiye Cumhuriyeti'ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes din, mezhep, ırk ve kültür farkı olmaksızın Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır." Bunun dışında anayasada siyasî birlik vurgusu altında idari ve siyasi özerkliklere olanak sağlayan (yerelin ve merkezin yetkilerini belirleyerek), resmi dil dışındaki dillerin ve tüm kültürlerin gelişmelerini ve korunmalarını güvence altına alan düzenlemeler yapılmalıdır.

Ayrıca MGK anayasal bir kurum olmaktan çıkarılmalı, kanunla Dış Güvenlik Kurulu oluşturulmalıdır. Askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri anayasal organ olmaktan çıkarılarak kanunla düzenleme yapılmalıdır. Askerî Yargıtay kaldırılarak görevi Yargıtay'a, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi kaldırılarak görevi idari yargıya devredilmelidir. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu anayasal organ olmaktan çıkarılmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı anayasal bir organ olmaktan çıkarılarak, tamamen kaldırılmalıdır. YÖK anayasal organ olmaktan çıkarılmalı, kanunla üniversiteler arası koordinasyonu sağlayacak bir kurul oluşturulmalıdır.

Sıkıyönetim düzenlemesi yeni anayasada yer almamalı, kanunu da kaldırılarak bundan böyle sıkıyönetimli bir dönemin yaşanması olasılığı düşünülmemelidir. Sıkıyönetimlerin askerî darbelere zemin hazırladığı unutulmamalıdır. OHAL, yeni anayasanın felsefesi, hak ve özgürlükler bağlamında demokratikleştirilmelidir. Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanları doğrudan Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanmalıdır. YAŞ kararları yargı denetimine açılmalıdır. TSK, Polis, Jandarma, MİT gibi güvenlik sektörü kurumlarının şeffaflaşmalarına yönelik denetim mekanizmaları yeni anayasada açıkça gösterilmelidir. Bu sektörün ve savunma harcamalarının yurttaşlar, parlamento ve medya tarafından denetlenmesi demokrasi, hak ve özgürlükler ve sosyal refah açısından yaşamsal önemdedir. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin hazırlanma, kabul edilme, denetlenme usul ve mekanizmaları yeni anayasada yer almalıdır. Kamuoyunca tartışılması, parlamentoda tartışılıp karara bağlanması ve parlamentoca ve hükümet dışı örgütlerce de denetlenmesi gereken bu belgenin demokrasi ve insan hakları açısından önemi açıktır. Tekçi anlayıştan çoğulculuğa haydi Türkiye.

ZAMAN

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim