1. YAZARLAR

  2. Adnan Küçük

  3. Tek çare halkın devreye girmesi
Adnan Küçük

Adnan Küçük

Yazarın Tüm Yazıları >

Tek çare halkın devreye girmesi

A+A-

Nasıl 367 kararı alındığı gün Anayasa'nın bittiği noktaya gelindiğinde, halk 22 Temmuz'da devreye girerek bu düğümü çözdüyse, şimdi de benzer bir durum söz konusudur. Artık bütün Anayasa'nın bittiği noktaya gelinmiştir

Anayasa Mahkemesi (AYM), Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapan 5735 Sayılı Kanunu iptal ederek yürürlüğünün durdurulmasına karar vermiştir. Konuya ilişkin olarak yapılan kısa açıklamadan kararın Anayasa'nın 148. maddesi yanında bir de 4. ve 2. maddelerinde yer alan laiklik ilkesinin değiştirilmezliğine ilişkin hükme dayandırıldığı anlaşılmaktadır. Ortada bir AYM kararı var ve bu karar Anayasa'nın 153/4. fıkra hükmü gereğince bütün kamu ve özel hukuk kişileri bağlayıcı niteliktedir. Fakat bu bağlayıcılık, kararın demokratik bir toplumda hiçbir şekilde eleştirilemeyeceği anlamına gelmemektedir.

HUKUK DEVLETİNİN SONU

Değişiklik, AYM'nin anayasal yetki sınırlarını aşan bir yetki kullanımıdır. Biz buna "kaynağını Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisi kullanımı" diyoruz. Kısaca meseleyi anayasal açıdan değerlendirmek gerekirse:

* Anayasa'nın 153/1. maddesine göre AYM'nin "iptal kararı gerekçesi yazılmadan açıklanamaz". Bu, Anayasanın amir bir hükmüdür. AYM, başta bu hükmü ihlal ederek, iptal kararına ilişkin derhal bir açıklama yapmıştır.

* Hiçbir yerde AYM'ye "yürürlüğü durdurma" kararını verme yetkisini öngören bir hüküm mevcut değildir. AYM, 1993 yılına kadar verdiği kararlarında hep yürürlüğün durdurulması yönündeki talepleri, "bu konuda bize Anayasa ve kanunlar tarafından verilmiş bir yetki bulunmamaktadır" diyerek reddetmiştir. Fakat 1993 yılından itibaren, aslında konuya ilişkin hiçbir hukuki değişiklik olmadığı halde, -kendisinin de ifade ettiği üzere- verilmeyen bu yetkiyi kullanmaya başlamıştır.

* Anayasa'nın 148. maddesine göre AYM, Anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından denetler. Şekli denetim, "teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır". Burada açıkça şekli denetime ilişkin bir özgüleme vardır. Şekli denetimin sadece bu durumlarla "sınırlı" olduğu vurgulanmaktadır. Nitekim AYM 1982 Anayasası döneminde verdiği (bu yöndeki en son kararını 2007 yılında verdi) çeşitli kararında, şekli denetim konusunda 148. maddeyi esas almış ve yetki taşımına gitmemişti. Fakat şimdi bir içtihat değişikliğine giderek, Anayasa'nın ilk 4 maddesi kapsamında da anayasallık denetimi yapabileceğini belirtmiştir. Bu, AYM'nin "içtihat yoluyla kendisi lehine yetki ihdas etmesi"dir. Bu konuda "yetki verme" yetkisi tamamen TBMM'ye ait olduğu halde, AYM, yasamanın yetki alanına girerek kendi yetki alanını genişletmiştir. Bunun anlamı, AYM'nin yasama organının yerine geçerek Anayasa'yı değiştirmesidir.

KARAR 367'DEN DAHA VAHİM

Kararın sonuçlarını şu şekilde sıralamamız mümkündür:

* Bütün bunlardan "Anayasa'nın üstünlüğü ve Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve (AYM de dahil olmak üzere) yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır (AY. md. 11)" hükmü zarar görmüştür. AYM, bu tutumu ile kendisini Anayasa ile bağlı hissetmemiştir. Temel işlevi Anayasa'ya uygunluğu ve onun üstünlüğünü sağlamak olan bu mahkemenin böyle bir tavır sergilemesi, gerek bu organ, gerekse anayasal sistem açısından ciddi sorunlara sebep olacaktır. Kendisini Anayasa ile bağlı hissetmeyen bir organ, diğer organlardan bunu nasıl isteyecektir.

* AYM'nin, 148. maddedeki yetkisini taşarak, Anayasa'nın ilk 4 madde kapsamında denetim yapması yanında, benimsediği yorum da Anayasa'nın özünü otoriterleştirici niteliktedir. Anayasanın 2. maddesinde öngörülen salt "laik Cumhuriyet" değildir; "İnsan haklarına saygılı, demokratik, hukuk devleti" nitelemeleri ile birlikte bir "laik Cumhuriyet"tir. Anayasal demokrasiler, insan haklarının en geniş manada tanındığı ve Anayasa ile teminat altına alındığı rejimlerdir. AYM, Anayasa'nın 2. maddesine ilişkin yorumunda, "insan haklarına saygı, demokrasi ve hukuk devleti" nitelemeleri görmezden gelmiş; bu yorumda bunlardan yoksun bir "laik Cumhuriyet" tasarımı ortaya çıkmıştır. Çünkü anayasal demokrasilerde cari olan laiklik anlayışına göre, din ve vicdan hürriyetinin alanının genişletilmesi Laiklik karşıtlığı olarak değerlendirilemez. Din ve vicdan hürriyeti, laikliğin teminatı altındadır. Dini inancın gerekleri de bu kapsamda yer alır. Çin'de bile laiklikle çelişik görülmeyen başörtüsü serbestîsinin, bizde laik cumhuriyetle çelişik görülmesi, bizdeki laiklik anlayışının Çin'dekinden de otoriter olduğunu göstermektedir.

* Verilen bu kararın neticeleri o kadar kapsayıcı boyuttadır ki deyim yerinde ise tüm sistemi tıkayıcı niteliktedir. Bu itibarla da meşhur 367 kararından çok ileri boyutta sonuçları bulunmaktadır. Çünkü 367 kararı, sadece o zaman itibariyle 7 yılda bir yaşanabilecek Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecini tıkayıcı nitelikte iken, bu son karar tüm Anayasal sistemi tıkayıcı niteliktedir. Artık yapılacak her bir Anayasa değişikliği ayrıca bir de Anayasa'nın ilk 4 maddesi çerçevesinde yapılacaktır. Burada sistemin tıkanmasının en büyük sebebi AYM'nin 2. maddeye ilişkin olarak benimsediği yorumdur. Yüksek Mahkeme'nin bu maddeye ilişkin geliştirdiği yorum anayasal demokrasi ekseninde olsa, belki bu denetim genişliği Anayasa'ya aykırılığına rağmen fiili bir sempati görebilir. Ama benimsenen yorum anayasal demokrasi ilkeleri ile çelişme arz etmekte, tamamen otoriteryen bir yorum esası benimsenmektedir. Kısaca bu karar ile AYM'nin benimsediği otoriter yorum akabinde artık Anayasa da otoriter bir ruh ve öze bürünmüş olmaktadır. Demokratik Cumhuriyetin yerini bürokratik otoriter Cumhuriyet almıştır.

* Bütün bunlar, başta AYM olmak üzere anayasal kurumların toplum nezdinde yıpranması, meşruiyetlerinin tartışılır hale gelmesi neticesini doğuracaktır. Belki de AYM'nin kurulduğu günden bu yana meşruiyeti bu boyutta tartışılır olmamıştır. Bunun ne ülkeye, ne topluma, ne bizzat bu kuruma faydası vardır. Bilakis, bunun neticesinde yaşanan sistem tıkanıklığı tüm toplumun içini karartmaktadır.

HALK DEVREYE GİRMELİ

Peki, bütün bunlardan sonra yapılması gereken nedir? Ben bu son gelişmeleri "1982 Anayasasının bittiği nokta" olarak değerlendiriyorum. Artık Türkiye'nin bu şartlarda bu Anayasa ile devam etmesi mümkün görülmemektedir. Elbette demokrasiler çok sayıda çarelerin olduğu rejimdir. Ülkemizde de az-çok bir demokrasi birikimi ortaya çıkmıştır. Nasıl 367 kararında deyim yerinde ise bu sorun özelinde sistem tıkanarak Anayasa'nın bittiği noktaya gelindiğinde, halk 22 Temmuz'da devreye girerek bu düğümü çözdüyse, şimdi de daha kapsamlı bir şekilde benzer bir durum söz konusudur. Artık bütün Anayasa'nın bittiği noktaya gelinmiştir. Yapılacak olan yine bellidir: "Halkın devreye girdirilmesi". Demokrasinin gereği de budur.

Burada yapılması gereken rastgele bir erken genel seçim değildir. Artık bu Anayasa'nın kökten değiştirilmesini sağlamak temel hedefli bir meclis oluşturmak üzere bir seçimin yapılması gerekir. Bu meclisin oluşumu öncesi seçim çalışmalarında temel, belki de tek politika Anayasa'nın yapılması merkezli olmalıdır. "Ey saygıdeğer Türk Halkı sizden yeni bir Anayasa yapacak Meclis oluşturmanızı istiyoruz" denmelidir. Bu Meclis kurucu meclis gibi çalışarak yeni bir Anayasa yapmalıdır. Artık siyasi partiler de tüm seçim çalışmalarında, yapılacak yeni Anayasa kapsamında neler yapmak istediklerini halka izah etmeli, gerçekten yeni bir Anayasa yapacak bir meclis oluşturulmalıdır. Bundan Türkiye yarar görecektir. Tıkanmış Türkiye'nin gideceği istikamet ileri değil geridir.

Tabii ki bu iş yapılırken rövanşist bir tavır sergilenmemelidir. Türkiye'nin huzuru için, sistemdeki tıkanıklığın giderilmesi için, mümkün olduğu kadarıyla bir toplumsal konsensüs oluşturarak yeni bir Anayasa'nın yapımı sürecinin başlatılması, bu amaca yönelik ilk adımı teşkil eden seçim kararının alınması gerekir. Bu karar AK Parti kapatılsa da kapatılmasa da alınmalıdır. Mesele artık AK Parti'nin kapatılıp kapatılmaması meselesi olmaktan çıkmıştır; mesele Yüksek Yargı tarafından tıkanan ve Türkiye'nin gelişimini sekteye uğratacak boyutta olan sistem tıkanıklığının giderilmesi meselesi haline gelmiştir.

* Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

Yeni Şafak gazetesi

YAZIYA YORUM KAT