Tehlikeli sular

07.08.2009 01:16

Gülay Göktürk

Ahmet Taşgetiren dünkü sütununda CHP'ye ve orduya kendi ifadesiyle "şaşırtıcı bir çağrı" yaptı.

Taşgetiren yazısında Kürt sorununun her gün biraz daha etnik zemine doğru kaydığı ve bu durumun ayrışma kaygılarını artırdığı varsayımından hareketle, sorunun etnik zemine kayması tehlikesine karşı İslam'ın birleştirici gücünün devreye sokulması ve İslam'ın Türkiye için stratejik anlamının masaya yatırılması çağrısı yapıyor.

Türk-Kürt kardeşliğinin laik mantığın arayış yöntemleri içinde çözülemeyeceğini; laik sistem "din"den hareket etmediği için onun yerine bir başka ortak payda üretmeye yöneldiğini, onun adının da "Türklük" olduğunu ama Türklük telkininin gittikçe daha çok karşı aidiyetlerin güçlenmesine hizmet ettiğini söyledikten sonra, çözümün tek adresinin İslam ortak paydasının ön plana çıkarılması olduğunu öne sürüyor.

Ve mealen, "AK Parti de biliyor çözümün burada olduğunu ama statükonun laik kuşatması yüzünden bu çözüme yönelemiyor; bunu siz yapın" diye sesleniyor CHP'ye ve orduya...

Taşgetiren'in bu çağrıyı yaparken taşıdığı iyi niyetten ve samimiyetten kuşkum yok. Öte yandan bu çağrının, yapıldığı cenahta herhangi bir titreşim yaratma ihtimalinin sıfır olduğundan da kuşkum yok.

Dolayısıyla bu çağrı pratikte fazla bir önem taşımıyor. Ama yazıda dile getirilen görüş dindar kesimde çok uzun süreden beri çok yaygın bir "çözüm formülü" olarak görüldüğü için önemli ve irdelenmesi gerekiyor.

Bugünkü yazımda Taşgetiren'in "sorunun giderek etnik zemine kaydığı" ve ayrışma eğilimlerinin ortaya çıktığı tespitleri ne kadar gerçek, ona bakmaya çalışacağım. "Çözümün tek adresinin İslam olduğu" görüşünün eleştirisini ise bir dahaki yazıya bırakacağım.

Aslına bakarsanız, sorun daha en başından bu yana zaten etnik zeminde cereyan etmekteydi. Hem PKK hem de devlet tam olarak etnik siyaset yapmaktaydılar; ama bu etnik siyaseti şiddet yoluyla yapmaktaydılar. Şimdi farklı olan, bu etnik siyasetin şiddetten arındırılarak barış zeminine kaydırılması çabasından başka bir şey değil ve zaten bu sayededir ki, dile getirilen "ayrışma" endişelerinin tam tersine; bugün Türkiye'de son 25 yıl boyunca hiç olmadığı kadar bir "birleşme" havası yaşanıyor.

Yıllardır ilk defa bölge halkı umut içinde birlikte yaşamayı mümkün kılabilecek demokratik reformları bekliyor. Ne için bekliyor bunları? Ayrılmak için mi; yoksa birlikte yaşamaya devam etmek için mi?

Cumhuriyet tarihinde ilk defa, bir başbakan Kürtler'in meşru siyasal temsilcisi ile kafa kafaya verip bu sorunu nasıl çözeriz diye konuşuyor. Hasımlığın yerini işbirliği isteği alıyor.

Yine yıllardır ilk defa, Ergenekon soruşturmasının Fırat'ın ötesini aydınlatma ihtimali Kürtler'i umutlandırıyor; bu devletin onların da hakkını, hukukunu savunan bir devlet olabileceği umudu yeşeriyor.

Gerek PKK gerek DTP uzun zamandır her ağızlarını açtıklarında bağımsız devleti düşünmediklerini, federasyon da istemediklerini bas bas bağırıp duruyorlar. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi yoluyla bölge yönetimine yerel katılımın artırılması dışında bir şey isteyen yok.

Ne Amerika ne Avrupa Kürtler'in ayrılıp ayrı bir devlet kurmasından yana. Tam tersine, kendi stratejik çıkarları da bugünkü sınırları içinde birleşik güçlü ve istikrarlı bir Türkiye'den yana. Yani dış konjonktür de ayrışmayı değil birleşmeyi teşvik ediyor.

Bırakın bizim Kürtler'in ayrılmasını, bugün Kuzey Irak'taki Kürtler Türkiye'yle bir biçimde birleşme hayalleri kuruyor.

Meseleye uzun vadede baktığımızda da, kaygılanmaktan çok iyimser olmak için sebepler var. Çünkü zaman, bölünmenin değil, birliğin lehine çalışıyor. Hem Türkiye'nin kendi iç entegrasyonu, hem global dünyayla ilerleyen entegrasyon, etnik temelde bölünmeyi daha da imkansız hale getiriyor. Evet, bu entegrasyonun, ekonomik ve sosyal gelişmenin çifte etkisi var

etnik milliyetçilik üzerinde. Globalleşme ve dünyayla artan iletişim bir yandan ekonomik ve sosyal entegrasyonu güçlendirirken, bir yandan da etnik aidiyet bilincini güçlendiriyor, bu doğru... Ama unutmayalım ki, gelişmişliğin bu düzeyinde ortaya çıkan etnik aidiyet bilinci hiçbir zaman kendini şiddetle ortaya koymaz, hiçbir zaman ırkçı fanatizme dönüşmez; etnik kimliğine sahip çıkma bilincini demokrasi mücadelesi içinde yürütmeyi seçer.

Bütün bu olgular alt alta konduğunda Taşgetiren'in "meselenin giderek etnik zemine kaydığı" ve ayrışma yaşandığı endişesini anlamak kolay değil.

İşin kötüsü bugünlerde bu fiktif "endişeleri" en yüksek sesle dile getirenlerin Kürtler'in temel haklarının karşılanmasından rahatsız olanlar ve demokratik reformların önünü kesmeye çalışanlar olduğunu da biliyoruz.

Dolayısıyla, Ahmet Taşgetiren gibi, Kürtler'in temel haklarının karşılanmasına karşı olmayanların "ayrışma tehlikesi" söylemini kullanırken, statükonun aynen devamını savunanların değirmenine su taşıma tehlikesine de dikkat etmesi lazım.

BUGÜN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim