Tehlike hep vardır! Çare: Yeni bir anayasa!

07.04.2008 02:06

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

General Kenan Evren ve arkadaşları, milletin silahını, milleti ve ülkeyi kurtarmak adına millete doğrultup, Orhan Aldıkaçtı başkanlığındaki bir heyete, dikte ile yazdırdıkları Anayasa ile milletin son 30 yılına musallat olmuşlardır.. Ve bu anayasa için, ’süngüucu zorlamasıyla, hile, ikrah ve cebr kullanılarak kabul ettirildiği için, ’keenlemyekûn’, /(bütünüyle yok sayılmalıdır.’  diyenlerden birisi de, eski Yargıtay Başkanı Sâmi Selçuk’tur.

Süngüucu zorlamasıyla kabul ettirilen ve asıl hükümlerinin değiştirilmesi de çeyrek yüzyıldır gerçekleştirilemiyen bu anayasada yapılacak her esaslı değişikliğin Anayasa Mahkemesi’nce  geçersiz hale getirileceği de, ap-açık ortada.. Kararlarına karşı, bir itiraz mercii bulunmayan bu en üst mahkeme varken; bir takım anayasa değişiklikleriyle bugünkü buhranın bertaraf edilmesi, -neredeyse- muhâldir..

Tehlike daima vardır.. O halde, bütün tehlikeler göze alınıp, tek çarenin yeni bir anayasa hazırlamak olduğu görülmelidir.. Her halukârda tökezlenme ihtimali varsa, başkalarının yanlış telkınlerine kapılıp tökezlemek yerine, kendi kararımızla tökezlemeyi göze alabilmeliyiz.

Bu yeni anayasa, modern bir toplumun yaşaması için, ’temel insan hakk ve  özgürlükleri’nin garantilerini sağlayan ve bu temel çerçeve içinde, milletin iradesiyle değiştirilemiyecek hiç bir maddesi olmayan; 40-50’den fazla maddeyle sınırlı kısa bir metin olmalı ve o genel çerçeve içinde, ülkenin yönetimi, cumhur’un, halkın iradesini yansıtan Meclis elinde olmalıdır.

Ki, son yazılarımda bu konuya değinirken, ısrarla, günü kurtarmaya yönelik çabaların yanlışlığına değinip şöyle demekteydim:

’(…) Bu noktada, uzlaşma tuzağına düşmek, bunca kazanımların yitirilmesi demektir.. Uzlaşma’yla kazanacak olan millet değil, ’taife-i laicus’dur, ’resmîleşmiş çete’dir.  Türkiye içerde, ’taife-i laicus’un, gizli iktidarını yitirmemek için, ’harâmîler çetesi’ metodlarını andıran entrikalarla muhtemel bir kargaşanın eşiğindeyken, Anayasa Mahkemesi’nin ülkeyi mi, yoksa, laiklik diye sunulan bir zorbalığı mı korumaya alacağı görülecektir. (…) Yargının bağımsız olduğu iddiası, bu iddianâme ile bir kez daha ağır bir darbe yemiş ve ‘müstemleke tipi bir laiklik’ anlayışının milletin üzerine, bir kez daha çullandığı, milletini kalbini hedef aldığı, çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.. (…) Gerçi, öncesinde de, Yargı hep, şeklî değil, gerçek iktidarı elinde tutan güçlerin emrinde olmuş ve onların zorbalıklarına ’adâlet’  kılıfı geçirerek, kitlelere sunmak gibi bir fonksiyon ifâ etmişti. Ama, ’28 Şubat 1997’den sonra, emirle değil, zâhiren kendi inisiyatifiyle ve ’Bu laik rejimi sadece askerler değil, biz yargıçlar da koruruz!’ anlayışı geliş(tiril)miştir. Esasen, mâlum ’ilke ve devrimler’i, ’hukukun kaynağı olarak kabul eden bir yargıdan ne beklenir?  (…) Baykal, ’Laiklik millete sorularak mı kabul edilmiştir?’ derken, bunu hatırlatıyor, gerçekte.. (…) Halbuki, gerçek bir ’Cumhûriyet’  sisteminde, en temel ilke,  ’cumhûr’un iradesi’dir.. İşte bu noktada, ’Ya, cumhûr iradesi adına diktatörlük kurulursa!’  korkusu dile getiriliyor. (…)Ama, bunun çaresi, ’O halde, halk iradesi adına birileri dikta rejimi kuracağına biz kuralım!’ değildir. (…) Türkiye işte bu fâsid daireyi kıramıyor. (…) Çünkü, bütün çirkinlikler, karanlık ilişkiler ’atatürkçülük/ kemalizm’ adına gerçekleştiriliyordu. Bu tahakküm mekanizması kırılmadıkça, karanlık ilişkiler de bitmez..’

Ve bir yeni anayasa’nın kaçınılmazlığını da 2 Nisan yazımda şöyle değinmiştim: (…mevcud anayasada yapılacak bir) değişikliğin ibtali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuracağını CHP şimdiden açıklamıştır. Ve öyle bir dâvanın sonucu da belli.. (…) yapılması gereken, mevcud ’darbe anayasasında değişiklikler yapmak’ değil, her türlü tehlike ihtimalini de göze alarak, modern bir devlete yaraşan yeni bir anayasayı, halkın reyine, referandumuna sunmaktır. Anayasa Mahk. de, ancak öyle bir yeni anayasa ile tabiî yerini bulabilir. Yoksa, bu rejim kendisini korumak adına, daha nice kanunsuzlukları hukuk kılıfı içinde tezgâhlayacak ve egemenliğini sürdürmek istiyecektir..’ Bu görüşlerimi lüzumuna binaen; tekrarlıyorum..   

Evet, bazı faydaların korunması adına, milletin temel ihtiyaçları geçiştirilmeye çalışılmamalıdır. Ve bu basit bir iktidar kavgası değildir, 200 yıllık bir mücadeledir..

Bu uğurda, ’taife-i laicus’, her şeyi göze almıştır.. Millet ve onun temsilcileri, bu ’resmî ideoloji çetesi’nden korktuğunun işaretini verirse, milletin esareti daha da ağırlacacaktır.

*Ilginç bir soru.. ’haksoz.net’ internet sitesinde, Radikal’den aktarılarak verilen ve İ. Selçuk’un sorgusunda sözkonusu olduğu ileri sürülen bir metnin yayınlanması üzerine, bir okurun 5 Nisan günü yazdığı bir yorum dikkatimi çekti.. Önce belirtmeliyim ki, o metnin bütünüyle uyduruk olması ihtimali, neredeyse sıfır.. Çünkü, bunlar İ. Selçuk’un kendi yazılarında veya dinlemeye takılmış konuşmalarında da geçen ve kendisinin de şakalaşma olarak geçiştirdiği hususlar.. 

Sözkonusu okur ise, diyordu ki:’Şunu samimî olarak soruyorum: Bir kişi, müslümanların düşmanı olsa bile, bu durum, müslümanların, o kişi hakkındaki yalan haberleri benimseyip yaymasına cevaz verir mi? İ.Selçuk’un bizim inanç değerlerimize karşı olması, polisin medyaya verdiği haberleri gerçek gibi kabul etmemiz mümkün müdür? Bu durum, bizim adâlet anlayışımızla çelişmez mi?’

Bu kaygıyı,  bu müslüman hassasiyetini saygıyla selâmlamak gerek.. Çünkü, müslüman, sadece kendi işine geldiği zaman değil, gelmediği zaman da; hakk ve adâletin gereğini içten, benimseyerek, herkes için de ister, istemek zorundadır.. Bu bakımdan o suali yersiz değildir.

Ancaak, polis tarafından sızdırılan bilgilerin mutlaka yalan/ uyduruk olduğu söylenebilir mi? Nitekim, nice soruşturma safhası bilgileri geçmişte de, bir şekilde ele geçirilip, medyada gürültülü şekilde topluma yansıtılmış ve nicelerine bu yolla, ’yargısız infaz’lar uygulanmıştır.

Kaldı ki, geçen gün, bir tv. kanalındaki tartışma proğramında,  ’Polis Akademisi ve Jandarma’ya istihbarat eğitimi verdiğini söyleyen Önder Aytaç isimli bir istihbarat uzmanı akademisyen, (özetle), ’Ortaya yığınla iddialar atılıyorsa, soruşturmada hazır bulunanlar, ülke menfaati açısından gerekli gördüklerinde, o soruşturma bilgilerini, geride bir iz bırakmadan dışarıya sızdırılabileceğine dair dersler verdiklerini’ de açıkça söyledi..

Ayrıca şunu da unutmamak gerekiyor ki, bugünkü durum, bizim hakk ve adâlet anlayışımıza göre şekillenmemiş olan, güce dayalı bir ’sistem’ içindeki güç savaşlarının bir yansımasıdır..

*Bu vesileyle, yazılarında ’anti-amerikancılık’ şampiyonu gözüken İ. Selçuk’un, tedavi için Amerikan Hastahanesi’ne gitmesinin ironik bir durum olduğunu hatırlatanlar, ’ironi’nin de ötesinde asıl görülmesi gerekenin; S. Demirel’in, kendisini 45 yıl boyunca, hep ’Morisson Süleyman’ ve ’Amerikan uşağı’ laflarıyla suçlayan bir İ. Selçuk’u hastahanede ziyaret etmesi olduğunu görmelidir..

Yaşananlar, basit bir iktidar mücadelesini değil, ideolojik bir saflaşmayı yansıtmaktadır..

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim