1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. TC’deki gelişmeleri, emperyalist dünya dikkatle izlerken..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

TC’deki gelişmeleri, emperyalist dünya dikkatle izlerken..

A+A-

secakirgil@yahoo.com

*’Korkmayın, İslamcılar gelmiyor..’

Müslüman coğrafyasının kalbi mesabesinde olan Ortadoğu’da ve özellikle de coğrafyanın en stratejik noktaları olarak görülen Mısır, Türkiye ve İran’daki gelişmeleri emperyalist dünya  dikkatle ve çok sistematik bir şekilde izliyor ve eline fırsat geçtiğinde, gelişmeleri istediği şekilde yönlendirmeye veya istemediği gelişmelerin de yolunu kesmek için en akıl almaz yöntemlere başvuruyor..

Türkiye’de son zamanlarda yaşanan olağandışı gelişmeler üzerine, emperyalist dünyanın yaptığı tahlillere bakılacak olursa; bu tahlilleri, çoğu müslüman kitlelerin ve grupların bile bu derece titiz şekilde yapmadıkları bile söylenebilir..

Şimdi, bu gibi tahlillerden bir demet derleyip, onların bizim hakkımızda neleri, nasıl düşündüklerini anlamaya çalışalım.. (Elbette ki, onların doğruları veya yanlışları kendilerinedir, bunlar bizim için ölçü olmaz.. Ama, nasıl bir bakış açılarının olduğunu bilmekte fayda olsa gerek.. En azından, G. Fuller’in dediği gibi, Türkiye siyasetini izlerken, nasıl bir heyecan duyduklarını anlayıp, bizim de aynı heyecanı müslüman coğrafyalardaki gelişmeler konusunda bizim de aynı hassasiyet ve heyecanı duymamız gerektiğini belirtelim..)

*

Uluslararası politika dergisi olan Foreign Policy’nin Ocak 2010’un ikinci yarısında yayınlanan, "İslamcılar gelmiyor" başlıklı analizinde, ’Müslümanların yaşadığı ülkelerde serbest seçimlerin ve demokrasinin gelişmesinin, radikallerin işine yaradığı’ iddiasına karşı bazı istatistik araştırmalar öne çıkarılıyordu. USA-North Carolina Uni.’den Prof. Charles Kurzman ile İclâl Naqavî'nin kaleme aldığı analizde, halkının çoğunluğu Müslüman olan 20 ülkede son 40 yılda yapılan 86 seçimin sonuçları değerlendiriliyor ve nice Batılı uzmanlarla, müslüman ülkelerdeki nice yöneticinin, ’Eyvah, İslamistler / İslamcılar geliyor!'  şeklindeki endişesinin yersiz olduğu,  "Atatürk ve (İran Şahı) Pehlevî gibi otokrat (diktatör) laiklerin, demokrasi yanlısı İslam’ı / (müslümanları)  radikalleştirdiği" dile getiriliyordu..

Foreign Policy, birçok Batılı uzmanın ve müslüman coğrafyalarındaki çoğu yöneticilerinin, "Müslümanlar otomatik olarak İslamcı partilere oy verir" zannının da bir yanılgıdan ibaret olduğu, İslam dünyasında "dindar partiler’in eskiden gösterildikleri gibi "canavar" olmadıklarının vurgulandığı analizinde, bu partilerin ’seçim kazanamazlarsa bile liberalleşmeye başladıkları’ değerlendirmesinde bulunuyor ve  ’radikal partiler’in ise, zannedildiğinin aksine "açık ve demokratik seçimlerde" en kötü sonuçları aldıklarına dikkat çekiyordu.

Sözkonusu dergi, bu değerlendirmesini bir takım gözlemlerle, istatistiklerle ve bazı müslüman ülkelerindeki sosyo-politik gelişmelerden örneklerle destekliyor ve buna örnek olarak da, Mısır'da Müslüman Kardeşler / İkhvan-ul’Muslimiyn’in devrimci yönteme karşı çıkmasından sonra, Usâme Bin Laden ve yardımcısı Eyme Zevahirî tarafından ölümle tehdid edilmelerini gösteriyordu. Zevahirî yayınladığı tehdid mektubunda, "Kim kendini Müslüman demokrat ya da demokrasi çağrısı yapan Müslüman olarak nitelendirirse, kendisini Hristiyan Müslüman ya da Yahudi Müslüman gibi nitelendirmiş olur’  diyordu.

Gerçi, Zevahirî’nin veya bir başkasının benzer değerlendirmeleri üzerinde, itiqadî veya ideolojik bütünlük açısından durulmalıdır, ama, o gibi nitelemelerden çıkarılması gereken manâ, o mu ve öyle mi  olmalıdır?

’Foreign Policy’ analizinde, İslam dünyasında demokrasinin 20'nci yüzyılda gelişmemesinde sadece demokrasi karşıtı / radikal teröristlerin rol oynamadığı ifade edilerek, "Mustafa Kemal ve Rıza Pehlevî gibi otokrat / diktatör laikler, demokrasi yanlısı İslamî hareketlere de baskı uygulayarak onları hep yer altına iterek radikalizmin gelişmesine sebep oldular"  iddiasında bulunuyordu.

*’Türkiye'de savaş baltaları topraktan çıktı..’

İngiliz gazetesi The Timesda 1 Mart günü özetle şu görüşlere yer veriliyordu: “Eğer Erdoğan’ın ılımlı İslamcı hükümetiyle ordu arasında yaşanan çatışma bir darbeye yol açar ya da siyasi veya dini kargaşaya yaratırsa; Batıyla ilişkiler, bölgesel istikrar ve Türkiye’nin gelişmekte olan bir ekonomik güç olma umutları açısından ortaya çıkacak kayıpları hesaplamak mümkün olmayacaktır..” 

The Times’a göre bugün genel olarak Müslüman dünyasındaki ülkelerde şu soru soruluyor: “Ilımlı bile olsa, siyasi İslam demokrasiyle, devlet otoritesiyle ve laik kurumlarla bir arada yaşayabilir mi?”  (…) Türkler bugüne kadar sivil yetkililer için erişilmez oldukları düşünülen subayların darbe planları kurdukları gerekçesiyle tutuklanmalarını şaşkınlıkla izliyor.

AK Parti ise ordunun hükümeti düşürmek için planlar yaptığına emin. İki yıl önce Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle yaşanan gerginliğin ardından Anayasa Mahkemesi’den partiyi yasadışı ilan edip kapatma, Erdoğan ve arkadaşlarını da siyasetten yasaklama çabaları gelmişti. Erdoğan seçime giderek generallere cevap vermiş ve önemli bir çoğunluk elde ederek yerini sağlamlaştırmıştı.  

“Bu, Erdoğan’ın kazanması gereken bir çatışma yorumunu yapan The Times başyazısını Erdoğan’ın  “öfkeli askerî seçkinlerin Türkiye’yi sürüklemek istedikleri karmaşayı durdurmak için” incelik, sabır ve kararlılıkla hareket etmesi gerektiğini eklemeyi de ihmal etmiyordu..

 

*Erdoğan, kaldıramayacağı bir yükün altına mı girdi?

 

Geçen hafta içinde iktidar karşıtı planlar kurdukları gerekçesiyle yüksek rütbeli düzey subayların tutuklanması Türkiye’deki laik elitlere ağır bir darbe vurdu.’ diyen, tirajı milyonlarla ifade edilen alman dergisi Der Spiegel ise, 2 Mart 2010 tarihli sayısında, Ancak diyor, bazıları Başbakan Erdoğan’ın altına girdiği ağır yükü kaldırıp kaldıramayacağını sorguluyor.’

Der Spiegel, ’1960’dan bu yana Türkiye’de dört askeri darbe yaşandığını hatırlattı. Tutuklamalardan bu yana pek çok kimse, ordunun misilleme yapıp yapmayacağını soruyordu: Başbakan  Erdoğan fazla ileri gitmiş olabilir miydi?’ Der Spiegel, ’hükûmetin ordudan çekinirmiş gibi görünmediğini, Erdoğan’ın ülkeyi önünde herhangi bir engel olmaksızın yönetmeye devam ettiğini’ belirtip ekliyor: “Asıl gergin görünen taraf ordu.”

’Tutuklamaların ardından, Org. İlker Başbuğ, Mısır ziyaretini ibtal etmesine rağmen, İspanya’da bulunan Erdoğan’ın “yargı süreci işliyor” yorumunu yapması, Başbakan’ın soğukkanlılığını ortaya koydu.’ diyen Der Spiegel,  devam ediyor: ’Dahası, tutuklamaların yaşandığı 22 Şubat tarihi Türkiye’deki İslamî hükümet ile laik askerler arasındaki güç mücadelesinin doruk noktasını oluşturdu. (…) Generaller kontrol altına alındı. Başbuğ’un, Erdoğan’ın eşinin başörtüsü yüzünden iki yıl önce askerî hastaneye kabul edilmeyişinden dolayı özür dilemesi, bir dönüm noktası oldu.

(…) Generaller, Erdoğan’ın yaptığı pek çok şeyin modern Türkiye’nin temellerine yöneltilmiş bir saldırı olduğunu düşünüyor. Ancak generallerin Erdoğan’ı yerinden etmek için ellerinde kısıtlı sayıda kanunî  ve siyasî araç kaldı. Eski usûl yöntemlerle gücü ele geçirmeye çalışmak da artık bir seçenek olmaktan çıktı.

Der Spiegel, ’Türkiye Cumhuriyeti tarihinin belki de en güçlü başbakanı Erdoğan, gerçekten kusursuz bir demokrat mı?” sorularını da sordu. Der Spiegel daha sonra, bazı gazetecilerin, ’sadece ordunun demokratikleşmesiyle nasıl bir demokrasi inşa etmiş oluruz ki? İslamî bir demokrasi mi?” sorusunu sorduklarını da alıyordu, sahifelerine.. 

*Türkiye'de ordu kan kaybediyor, dengeler değişiyor

Emperyalist dünyanın kamuoyunu oluşturmakta etkili yayın organlarından olan New York Times ise 2 Mart 2010 tarihli sayısında, Türkiye ile ilgili olarak  yayınladığı iki sahifelik uzuuun tahlilinde, özetle şöyle diyordu:  Türkiye'de sonucu belli olmayan tarihi bir değişim yaşanıyor. Ordunun siyasetteki etkisinin azalması 'demokratikleşme' adına atılan önemli bir adım olarak görülüyor. Ancak bu sürecin sonrasında neler yaşanacağının belirsiz olması toplumda tedirginlik yaratıyor.’

’Sabrina Tavernise’ imzasıyla yayınlanan bu yazıda, ’Geçtiğimiz hafta Türkiye’de üst düzey subayların tutuklanmasının tarihe geçecek bir olay olduğu, Türk ordusunun uzun bir süre boyunca dokunulmaz bir konumda olduğu, ancak şoke edici bir kesinlikle önceki siyasî konumunu kaybettiği’ savunuluyordu. 

Tavernise’e göre, Türkiye bilinmeyen bir yere gidiyor. Bu da Başbakan Erdoğan’ın haklarını kısıtlayacağından korkan milyonlarca laikte bir tedirginlik yaratıyor. Bu korku 22 Şubat günü yaşanan tutuklamalarla daha da derinleşti.

Ülkenin bu kimlik krizini nasıl çözdüğü sınırlarının dışında da yankılanacak..’

 

’Laik elitler kendisinden nefret etse de, güçlenmekte olan dindar ezilmişlerin temsilcisi’ diye değerlendirilen Erdoğan’ın, etkili laik güç odaklarıyla mücadelesine yer verilen tahlilde, ’Kamuoyunun bir kısmı Erdoğan’a muhalefet edebilecek tek kurum olan yargının da yakında İslamcıların eline düşeceğinden endişe ediyor.’ deniliyor ve ’Erdoğan, kendisi demokrat olmasa bile, demokratikleştiren bir güç’ olarak değerlendiriliyor.. Yazıda ayrıca, ’yeni bir Türkiye oluşturma projesine sahib olanların ancak İslamcılar olduğu; laiklerin ise, bu konuda beceriksiz ve gönülsüz oldukları’na değiniliyordu.. Bu arada, Baskın Oran’ın iktidarın tadına varan müslüman kesimler için, ’Bu insanlar burjuva sınıfının bir parçası haline geldi. Her zaman Müslüman olacaklar, ama hiçbir zaman İslamcı olmayacaklar’ şeklindeki değerlendirmesini aktarıyor ki, üzerinde durulması gerekiyor, herhalde..

*Türkiye ‘kültür çatışması’ yaşıyor

Almanya’nın önde gelen Türkiye uzmanlarından Dr. Heinz Kramer ise, darbe planı soruşturmasıyla yaşanan krizi, yaşanmakta olan iktidar mücadelesini ve ordunun siyasetteki rolünü değerlendirirken, 26 Şubat günü (Almanya’nın Sesi Radyosu) Deutsche Welle (DW)’ye şöyle diyordu, özet olarak:

’Türkiye’deki siyasî gelişmeler aslında iki yıldır, hattâ biraz daha uzun süredir bildiğimiz şekliyle gelişiyor. İç siyasete, önceden olduğu gibi, eski kemalist elit kesim ile yeni İslamî muhafazakâr elit arasındaki“kültür çatışması” damgasını vuruyor. Gerilimin özünde bir değişiklik yok. Yani, gerilim “Doğru Türkiye’nin ne olduğuna kimin karar vereceği üzerinde odaklanıyor. Çatışmanın zemini son dönemlerde kaydı. 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki (müdahalesinde uğradığı) büyük yenilginin ardından Türk ordusunun siyasî etkide bulunma kabiliyeti oldukça zayıfladı. Şimdi kemalist direniş yüksek yargı tarafından yürütülüyor. Yani mücadeledeki bu zemin değişikliği ile yargının ne kadar güce sahib olduğu, ne yapabileceği, ne kadar etkisi olduğu gibi konular gündeme geliyor.

AK Parti, yüksek yargıda güvensizlikle karşılanan kapsamlı bir yargı reformu programını duyurdu. Güvensizliğin nedeni bu sürecin elit yargıçların güçlerini kaybetmelerine yol açabileceği korkusudur.

Bu çatışmanın nasıl sonuçlanacağı belirsiz. Dönem dönem bir taraf diğerine fark atıyor. Yargıda da bütüncül bir yaklaşım olmadığını görüyoruz. Erzincan’da savcılar arasında yaşananlar bunu ortaya koydu.

(…) İlkesel olarak da AKP’nin güçlü olduğu bir Türkiye’nin AB ve Avrupa ile mutlaka sorun yaşamak zorunda olduğunu da düşünmüyorum. Demokratik ilkelere bağlı kaldığı sürece, bu ilkelere azınlıkların korunması ve muhalefete saygı gösterilmesi dâhil; ayrıca Türkiye’yi İslamlaştırmak istemediği müddetçe -ki böyle bir gelişme ben görmüyorum- sorun olmaz..

Türk muhalefeti kendisine şu soruyu yöneltmeli: ‘Bizler Türk seçmenlerin çoğunluğunu AK Parti’den daha iyi olduğumuz konusunda ikna etmek için nasıl bir siyasî öneri hazırlamalıyız.’

Bu gayet tabiî, Türk ordusu ya da yüksek yargıya sırt dayayarak, ‘Biz yapamıyorsak onlar kurumsal güçleriyle bunu başarırlar’ diyerek yapılamaz. Kanımca Türkiye’deki muhalefet çok başarı sağlanamayacak bir yolda.. (…)

Türk ordusunun içinde bulunduğu koşullar son yıllarda çok ciddi boyutlarda değişti. 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki büyük yenilgi onlara eski tarzda siyasete müdahale edemeyeceklerini açıkça ortaya koydu. Bu nedenle benim açımdan mevcut gerilimde bir darbe yapılması söz konusu değil. Çünkü ordu böyle bir darbenin halkın çoğunluğunun desteğini almayacağını fark etti. İlker Başbuğ ve üst düzey komutanlar bunu biliyor ve bu nedenle kendilerini frenliyorlar. Çünkü başka seçenekleri yok…(…)

*Alman siyasetçiler Balyoz’u nasıl yorumluyor?

Türkiye’de devam eden Balyoz Planı soruşturması, Almanya’da da yakından takib ediliyor. Alman siyasî partilerinin dışsiyaset sözcüleri Deutsche Welle’ye verdikleri ve 27 Şubat günü yayınlanan görüşlerinde özet olarak şunları söylüyorlardı: 

Hrıstiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Dış Politika Sözcüsü Thomas Silberhorn laikliğin güvencesi olarak görülen ordu ile hükümet arasındaki gerginliğin yeni olmadığını ve Türk toplumunun geleneksel kemalizmi savunanlar ve hükümet yanlıları olmak üzere ikiye bölündüğünü’ söylüyor, ’bu tartışmanın demokratik hukuk devletine uygun yöntemlerle yürütülmesi çok önemli..(…) Ama biz bu gerilimin artabileceğinden kaygı duyuyoruz.’  diyordu..

Hür Demokrat Parti (FDP) Dış Politika Sözcüsü Rainer Stinner ise, ’Türkiye bir değişim süreci yaşıyor. Türkiye’nin bölgede kendine farklı bir yön belirlediği görüyoruz. Türkiye’nin artık yönünü Batı’ya çevirmekten uzaklaştığını gözlemliyoruz. Bu belki Avrupa Birliği’nden duyulan hayal kırıklığı ile ilgili, elbette çeşitli nedenler mevcut..  (…)  Günümüzde kemalist düşüncenin ne anlama geldiğinin de sorgulanması’ gerektiğine işaret etti.

Sosyal Demokrat Parti (SPD) Dış Politika Sözcüsü Rolf Mützenich, ’Türkiye’de hükümetin darbe iddialarını açıklığa kavuşturmak için cesaretli davrandığını, askerî darbe iddialarının soruşturulmasını ”memnuniyet verici bir gelişme” olarak değerlendiriyor ve,  Bu hem Türkiye hem de kanımca Avrupa için anlamlı bir gelişme. Çünkü bence burada hukuk devleti yöntemlerini kullanarak, bu tür faaliyetlerle mücadele eğilimi sürüyor. Geçmişe kıyasla orduya karşı tereddütlü bir tavır izlenmiyor. Bu memmuniyet verici bir gelişme.   diyordu..

*

Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile ilişkileri tanzim eden eski üyelerinden Joost Lagendjik de "Türkiye’de, Ordunun rolü ve siyasete müdahalesi, Avrupa'daki genel anlayışa karşı.. Sonuçta, dokunulmaz olan orduya dokunuluyor’  diyordu.

Avrupa Birliği'nin ve Amerika'nın son gelişmelere karşı tepkisini değerlendiren Joost Lagendijk iki taraf arasında net farklar olduğunun altını çiziyor ve Amerika'nın son gelişmelere yönelik göreceli sessizliğini iki ülke arasındaki stratejik ilişkilere bağlayıp, ’Stratejik ilişkilerin de ağırlıklı olarak askeri temelde olduğunu’ vurgulayarak şöyle diyordu: "Hatırlarsınız 2007 yılında Türkiye'de e-muhtıra verildiğinde Avrupa sert çıktı ama Amerika ses çıkarmadı, Washington, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni rencide etmek istemedi..

* Türkiye’yi izlemek heyecan verici

Evet, emperyalist dünyadan Ortadoğu ve bu coğrafyanın en önemli noktalarından olan Türkiye’yle ilgili olarak yapılan değerlendirmeler, genel hatlarıyla böyle..

Amerika, Türkiye'de Balyoz Operasyonu çerçevesindeki gelişmelere karşı temkinli yaklaşımını sürdürürken bazı uzmanlar  geçen hafta, Washington'da bir araya geldi ve son gelişmeleri değerlendirdiler.

Houston kentinde bulunan Turquoise Center adlı kuruluş tarafından Washington'daki Kongre binasında düzenlenen toplantıda uzmanlar Türkiye'nin iç ve dış meselelerini tartıştı. Tartışmaya, darbe planladıkları iddiasıyla bazı komutanların gözaltına alınması ya da tutuklanması haberleri ağırlığını koydu. Bu konuya, Avrupa Birliği'yle Amerika farklı mı yaklaşıyor? Bu soruya verdikleri uzmanların cevabı farklı oldu.

CIA'nin Ortadoğu ve Türkiye uzmanlarından Graham Fuller  Türk politikasındaki olayları izlemenin, kendisine heyecan verdiğini’  söyledi.

"Askerlerden, yalnızca kürdlere karşı değil, siyasete karışma gibi hukuk üstü müdahalelerinden dolayı hesap vermesinin istenmesi de, çok büyük bir krize yol açtı," diyen Fuller ayrıca Türkiye'de derin devlet vardı, ama kimse bunun ne kadar derin olduğunu bilmiyordu, şimdi bu da masaya yatırıldı’  diyordu.

*Müslümanlar, iç savaş’lara sürüklenmeli

Evet, emperyalist dünyanın seçkinlerinin görüşlerinden bir demet..

Biz, onların iç siyasetlerine kendi dünya görüşümüz açısından bu kadar baktığımızı söyleyebilir miyiz, o bir ayrı konu.. Ama, kendi mes’elelerimize bile, onlar kadar kadar dikkatli bakıyor muyuz?

Ve unutmayalım ki, 17 Aralık 2009 günü, yani henüz 2,5 ay önce, New York Times gazetesi, hiç perdelemeye gerek duymadan, müslüman coğrafyalarındaki tahakkümlerini, entrikalarını sürdürebilmek için, alınması gereken temel teedbirlerden birisi olarak, ’Müslümanlar iç savaşa çekilmeli!’ diye bir makale yayınlayabiliyordu. The New York Times'tan Thomas L. Friedman imzalı bu makalede İslam dünyasının 19. yüzyılda Birleşik Amerika’nın yaşadığı iç savaşın benzerini yaşaması gerektiği belirtiliyor ve şöyle deniliyordu:

"Kendimizi kandırmayalım. Gerçek Afganistan’ın ABD’nin ulusal güvenliği için oluşturduğu tehdit ne olursa olsun, ‘sanal Afganistan’ son derece büyük bir tehdit. Sanal Afganistan, genç Müslümanlara USA ve bütünüyle Batı’ya karşı cihad ilham ve eğitimi veren, onları saflarına katan yüzlerce cihadçı internet sitesinden oluşan bir ağ. Gerçek Afganistan’a ne kadar asker takviyesi yaparsak yapalım, fiilen Müslüman topraklarında ve sanal Afganistan’ın internet dünyasında şiddet yüklü cihadçılığı teşvik edenlere karşı arab ve diğer Müslüman liderlerce paralel bir takviye yapılmadıkça, kalıcı bir başarı şansı hiç yok. (…)
Obama ekibi, Afganistan’daki koalisyonda kaç ‘müttefikimiz’ olduğundan bahsetmeyi pek seviyor. Kusura bakmayın ama, daha çok Tâlibân ve El’Qaide üyesi öldürmek için, daha fazla NATO müttefikine ihtiyacımız yok. Ama, onların aşırılıkçı fikirlerini öldürmek için daha fazla Arab ve diğer Müslüman müttefike ihtiyacımız var.

İslam içindeki fikir savaşları ancak arablar ve diğer Müslümanlar tarafından verilebilir. 19. asrın ortasında Amerika’da iç savaş yaşadık, çünkü ten renklerinden dolayı insanları köleleştirebileceğinize inananlar vardı. Bu fikirleri yendik ve bunu öyle bir gaddarlıkla yaptık ki, beş nesil sonra onların torunlarının bazıları hâlâ Kuzey’i affetmedi.

İslam’ın da benzer bir iç savaşa ihtiyacı var.

İslam içinde kötü şeylere inanan ve şiddete başvuran bir azınlık var:

Onlara göre sadece gayrımüslimleri değil, en katı Müslüman hayat tarzını kabul etmeyen ve Müslüman bir halifenin egemenliğine boyun eğmeyen Müslümanları öldürmekte de mes’ele yok.

Asıl korkutucu olan şu: (…) Pek az dinî ve siyasî lider onlar aleyhinde açıkça konuşuyor. Laik arab liderleri bu gruplara, şunu söyleyerek müsamaha gösteriyor: “Bize saldırırsanız sizi tutuklarız, fakat bizi rahat bırakır ve başka yere saldırırsanız mes’ele yok.”
Cihadçılar diğer Müslümanları onar onar öldürdüğü ve kimse tepki göstermediği sürece Afganistan ve Pakistan’da düzgün ve kalıcı bir şeyleri nasıl inşa edebiliriz? 11 Eylûl 2001 Saldırıları’nden bu yana çürütücü bir zihniyet güç kazanıyor. Buna göre arablar ve diğer Müslümanlar kendi dünyalarındaki hiçbir şeyden sorumlu değil ve her şeyden sadece biz sorumluyuz. Onlara çocuk muamelesi yapıyoruz. Oysa, arab ve diğer Müslümanlar özne. Kendi dünyalarının sorumluluğunu almak istiyorlar, bunu yapabilirler ve yapmaya da mecbur bırakılmalılar."

*

Evet, emperyalist-şeytanî güçler böyle düşyünürken; bu gibi, kendimizle ilgili konularda müslümanlar neleri, nasıl düşünmeli?

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum