1. YAZARLAR

  2. Asım Öz

  3. Tasavvuf’la Tehlikeli İlişkilerin Bir Boyutu Olarak Laik Tasavvuf
Asım Öz

Asım Öz

Yazarın Tüm Yazıları >

Tasavvuf’la Tehlikeli İlişkilerin Bir Boyutu Olarak Laik Tasavvuf

A+A-

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Kültür Bakanı, eski büyükelçi, şair, yazar, akademisyen Talat Sait Halman, kamuoyunun yakından tanıdığı bir isim. Telif, çeviri birçok yapıta imza atan Halman'ı şiir severler daha çok çevirdiği şiirlerden tanırlar. Türk(çe) şiirin değişik dönemlerinden ve türlerinden İngilizceye en az 2.500 şiir çevirip yayımlamış olması burada hemen hatırlanmalıdır.

Bense Talat Sait Halman’ı öğrencilik yıllarımda TRT 2'de Mustafa Şerif Onaran, Erendiz Atasü ile birlikte hazırladıkları "Sözün Büyüsü" adlı programla tanıdım.

Talat Sait Halman İstanbul doğumlu olsa da kökeni Karadenizli olduğu için Karadeniz insanının zekâ ürünü fıkralarının yitip gitmemesi için şiirleştirirken o topraklara vefa borcunu da ödediği "Şiirlerle Laz", "Hepimiz Lazük" adlı kitapları ile bu tanışıklık biraz daha arttı.  Onun şiir "meşk etme" sinin bir başka özelliği, girişte değindiğimiz Türk(çe) şiiri geniş ölçüde İngilizceye çevirerek bu edebiyatı yabancıların ilgisine sunmasıdır. Türkçe yazan pek çok şairin dış ülkelerde tanınmasında, sevilmesinde onun önemli katkısı vardır.

Bütün bu emeklerin arkasına çekilen Halman'ın şiiri,  düşünceler ve bunlarla bağlantılı olarak gündeme gelen laik tasavvuf çerçevesinde dile getirdikleri ise nedense görmezden gelinmiştir.

Koca Ragıp Paşa, "Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir" diyor.

 Gerçekten, yerine göre tek bir dize hatta bir söyleşi bile, bir (baş)yapıt özelliği taşıyabilir sözünü ettiğimiz konu çerçevesinde.

12 Mart 1972 döneminde Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı olması da onun biyografisinin ayrılmaz özelliklerinden biridir. Cumhuriyetin, kültür temeline oturacağına inanan bir anlayış çerçevesinde Kültür Bakanlığı'nın kurulmasına, bakanlıkla ilgili ilkelerin saptanmasına yardımcı olması için Talat Sait Halman'ın bakan seçilmesine olanak tanınmış ama, ancak 5.5 ay gibi kısa bir zaman diliminde bu görevinden ayrılmıştır.

Talat Sait Halman, basmakalıp geleneksiz bir laik kültürü uygulamadan yana değildir. Kültür yozlaşmasının karşısına gelenekten yararlanmış, ama geleneğin laik kültürle sorunlu olarak gördüğü yönlerini tırpanlamaktan yanadır. Batı kültürünü mevcut Türkiye koşulları içinde geliştirmekten yana bir kültür politikasından yanadır:“Türk aydınlanmasının Doğu erdemlerini akılcılıkla bütünleştirmek ülküsüne ben de yöneldim. Böyle bir sentezde ne dereceye kadar başarı kazandım, söylemek zor. Ama, ben daha geniş bir sentezi özledim aslında; Doğu-Batı bileşimi yetersiz göründü bana. Her yönü kapsamaya, Kuzey ve Güneyin değerlerini, bu arada uygarlık tarihinin ilk çağlarından bu yana oluşan erdemleri içermeye, akılcılığın yanı sıra özlü ve özgün bir ruh yaşamı sürdürmeye önem verilmesi gerektiğine inanç duydum. Mutlak egemenlik kurmak isteyen dinlerle totaliter ideolojilere ömrüm boyunca karşı geldim. Bütün bunları hiç kimseye önermiyorum. Bir doktrin değil bu, bir kültür reçetesi değil. Yalnızca benim bireysel sentezim. Benim kendi dinamik arayışım, o kadar. Akıl, ruh, aşk, bilgi, ahlaki değerler için kişisel yönelişler.” Bu düşünceleri gerek düzyazılarında gerekse şiirlerindeki temel izlek incelendiğinde rahatlıkla görülecektir. Talat Sait Halman tasavvuf anlayışını, bir felsefe dizgesi içinde, Batı'nın akılcı, uygulamacı anlayışıyla yoğurup yeni bir bileşime vardırmaya çalışır. Bunun yanında ilk çevirileri de bunu doğrulayan bir başka boyut olarak önümüzde durur. Talat Sait Hamlan bu çerçevede Yunus Emre'yi, Mevlana'yı Batı dünyasına tanıtmayı amaç edinmiştir. Mistik şiirin gönüllü kültür elçisidir o.

Adnan Binyazar onun kültürel tasavvuru ve tahayyülü hakkında derli toplu yorum yapabilen nadir yazarlardan biridir. Binyazar’da onun mistik yanına özel bir önem atfeder:   Halman, halk kaynağından beslenen Yunus Emre ile Fars kültür geleneğinden gelen Mevlana'nın insancılıkla özdeşleşen mutasavvıflığını kültürel varlığımızın kaynağı sayıyor. Osmanlı'ya da, toplumların özünde yarattığı kültürel ve sanatsal birikimler yönünden yaklaşıyor. Batı'ya benzetme heveslilerinin güttüğü bir hümanizm anlayışında değildi; kültürel birikimlerimizin özündeki hümanist düşünceyi ozan duyarlığıyla, sezgileriyle gün yüzüne çıkarma çabası içindeydi. Soneler'ini çevirirken Shakespeare'i daha iyi anlayıp yorumlamasında, Anadolu kültür yaratımının yetiştirdiği Yunus'un gizemciliğinin etkisini ileri sürmek abartı sayılmamalıdır. Bu, onun Doğu'dan Batı'ya kendi yordamıyla çizdiği kültürel bir iz'dir. Sonelerin anlamsal derinliğindeki mistik deyişe bu iz'i sürerek varmıştır. Şiirinden günlük yazılarına, Halman, devlet adamı, sanatçı, yazar, gazeteci, çevirmen, eleştirmen olarak da bu izi sürmüş; kültürü ulusları birbirine kaynaştıran bir insanlık şemsiyesi olarak algılayıp değerlendirmiştir. Ortak insanlık beğenisinin, insandaki gelişmişlik aşamasının kültürlerin birbirine yaklaşmasıyla yaratılacağı kanısındadır. Bir kültür adamı olarak amacı, insana, özünü yitirmemiş kültür ortamında bir barınak yaratmaktır. Çağdaş uygarlık aşamasıyla eski kültür birikimleri arasında köprüler kurmaya çalışmasının nedeni buna bağlanabilir.” (Kültür ve sanatla yoğrulmuş bir yaşam Talat Sait Halman, Cumhuriyet Kitap 14-12-2001)

Halman uzun yıllar Amerika'da yaşamış ama Türkiye'de yaşayan bir yazardan çok dergilerin, gazetelerin arasında dolaşması da oldukça önemli. Arada adı Hisar, Türk Edebiyatı  son yıllarda Hece gibi dergilerde de görünse, yazıları ve şiirleri genellikle Türkiye'nin ‘ilerici’ dergilerinde yayımlanmıştır. Edebiyatın her alanıyla, her kesimiyle  “adam ayırt etmez” bir tutumla ilgilenmiştir denilebilir belki.

Gölgede kalmış şair yanına biraz ışık tuttuğumuzda hem ölüm izleği hem de tasavvuf felsefesinin izlerine rastlarız:

"İlkin
yokluğa sığınmak duygusunu
içine sindirmeli insan
yeni bir aşkın ürpertisiyle

Sonra
iştahla tutmalı ölümü
bir kutsal meyveyi soyar gibi"

"İnsan yapayalnız ölmeli,
başucunda dünden hazır dualarla
nöbet tutsa da matem güvercinleri
Tanrıyla hesaplaşan onu sorgulayan bir ses,

"İlk kez seviyor Tanrı umutsuzca... ve ilk kez
Ne ölümsüzlük istiyor, ne ölüm..."

"Sevmiş olsaydı Tanrı yoksulları,
Onların sevdiğince kendisini"

"Babam güneşe çıkar çıkmaz
belli belirsiz dualara dalar giderdi
Hurafesiz bir devrime inanmış yüreğinde
Muhteşem ya da bezgin
Bir yankı mıydı masallardaki kuyulardan?
Umutsuz bir barış türküsü mü? "

Ölümün bir tür olgunlaşma, yeni bir aşama olarak verildiği bu dizelerde tasavvuf felsefesinin izlerini görüyoruz. Bu bağlamda şunları söyler: “ Ölüm, benim şiirimde egemen olan bir izlek... Varlık-yokluk ikileminin odağı olarak, sonsuza uzanan bir anın dramı olarak, huzur ve cennet özlemi olarak, manevi yaşamımızın doruğu olarak, son trajik adalet ve asalet yaşantımız zorunlu olarak... Ben, çok uzun gözüken ömrüm içinde, nice ölümler yaşadım, yaşıyorum. Sevdiklerim öldüğünde ecele isyan ettim, ama, onları bağrına bastığı için ölümü sever oldum. Belki son bir kavuşma umuduyla. Bunda tasavvufun izleri görülebilir, ama kesinlikle "fenafillâh" değil bu.”

 Talat Sait Halman’ın toplu şiirleri üzerine yazdığı bir yazıda Mustafa Şerif Onaran Halman’ın düşünce dünyası itibariyle “Tanrı doktrininin ortodoks türleriyle arasının açık olduğunu sezdiren” bir şair oluşuna özel bir önem atfeder. Mistik materyalist ateizmden izler taşıyan Canevi şiir kitabı Arkoun’un çokça önem atfettiği antropolojik bir Allah imgesine özel bir yer ayırır. Elbette din seçiminde zorlama olamaz. Bundan dolayı şairin seçiminin yanlış olduğunu doğruya yönelmesini dileriz,  ama burada çok saçaklı hale gelen tasavvufi söylemin edebiyat dünyasındaki bir başka görünüm biçiminde dikkat çekmek istediğimden dolayı bu yorumlara da dikkat kesilmek durumundayım.   Sessiz Soru'daki birçok şiirde gündeme gelen ölüm temasının “örgütlü dinler” ile hesaplaşma üzerine kurulduğu görülür. Halman'ın bu şiir toplamının “bir ecelle hesaplaşma programının ögelerini içermesi boşuna değil”dir. "Ölümü seçeceğim günlerden bir gün/ Tanrı hiçliğine çağırmadan beni" diyerek ecele meydan okuyan şair, son derece köktenci bir açılımla "Öleceğim ecelsiz varlık uğruna" diye seslenir ("Güneşten Kopardığım Çiçek"). Buradaki 'ölüm arzusu',  ve ecelle ‘hesaplaşma’, “tasavvufla da bağlantılı (ve pagan anlamındaki) bir tür neoklassisizmin yolunu açmaktadır.” "Camiler[in] Tanrıya kapanık" oluşu, şaire göre, kesindir ("Oynasana"). Şu muzip dizelerde de aynı tavrı görmek mümkün: "Tanrıdan ne gelirse/ Onda/ Bir hayır vardır" ("Kargış"). 'Öte dünya'ya kapalı fakat tasavvufî bir yaşam-merkezililiğe açık bu şiirler laik tasavvufun başka açılımları olarak okunabilir.  

Erendüz Atasü bu şiirlerde dile gelen söylem için “deyim yerindeyse laik bir tasavvuf" diyordu. Talat Sait Halman’da bunu onaylıyor ve şöyle devam ediyordu:  “ "Laik tasavvuf" tanımlamanız çok hoş. Ama, buradaki "laiklik ötesi", adeta "tanrıtanımaz tasavvuf"... O bakımdan, "İslami sofi gelenek"ten ayrı, başka tektanrılı dinlerin mistisizminden de... Benim şiirlerimdeki "tektanrı", "çoktanrı", "tanrısızlık", "tanrı-boşluğu", "tanrı-yokluğu" kavramları, karmaşık, hatta kargaşalı görünümler vermektedir. Sanırım, hiçbir Türk şairi, dinler dışında ve tanrı(lar) ötesinde böyle bir bireysel teknolojiye yer vermiş değildir. Bir eleştirmen, bu konuya eğilse ilginç sezgilere ve bulgulara varabilir. Benim şiirlerim bir yana, tasavvufun günümüz şiirinde derin etkileri var zaten. Nazım'ın eserini ileri bir tasavvuf olarak yorumlamak mümkündür. Marksizm-Leninizm, Nâzım'daki mistik-romantik ruhun bir uzantısı gibiydi. Dağlarca, özellikle "Çocuk ve Allah"ta ve "asu"da, bir çağdaş mistik hüviyeti taşır. "İkinci Yeni"nin en güçlü şiirlerinden birçoğunda tasavvuftan izler vardır. Bugün de, Mevlâna ve Yunus'u dillere pelesenk olan söylemlerle değil de derin anlamlarıyla, Divan tasavvufunu ve Tekke şiirini gür kavramlarıyla algılamak çabasına girişebilsek, Türk şiiri ruhsal coşkular ve incelikler bulabilir. Tasavvufun manevi yaşamı ve felsefi zenginliği -bu arada, şunu vurgulamak isterim: Ben, "tasavvuf felsefe değildir," yargısına katılmıyorum, sofizmi sistemli ve dinamik ve felsefe olarak görüyorum- bir "liberal din", bir "hümanist iman", bir "alternatif İslam" yaratabilir.” ( Cumhuriyet Kitap7 Ekim1999) Öte yandan Allah’ı daima insanı yaratan olarak değil yöneten olarak algılamanın getirdiği bir yönelimle laik bir reformun gerekliliğine yöneldiği görülür.(( Aklın Yolu Bindir Talat S. Halman Kitabı Söyleşi: Cahide Birgül; Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2003:289) Karıncayı incitmeyi istememekle tanımlanan Halman özellikle "Milliyet"teki siyasal eleştirileri ile özellikle de İslam söz konusu olduğunda bir akrep, bir yılan bir çıyan olabildiğini Doğrusu / "Milliyet"ten 100 Yazı(YKY, İstanbul, 1999)kitabında görebiliriz. İslami kültürek kodlardan rahatsızlık duyduğunu yineleyen Halman bir tür home reformicus’tur. Ama oldukça sığ bilgilere yaslanır bu yaklaşım. Örneğin Kur'an’a bir çok ayetin sonradan ilave edildiğini düşünür(.(( Aklın Yolu Bindir Talat S. Halman Kitabı Söyleşi: Cahide Birgül; Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2003:188) Ne diyelim “Yaşasın entegre cehalet”(Cengiz Coşkun)

Talat Sait Halman'ın çok yönlülüğü içinde yer alan tasavvufi söylemi daha ayrıntılı ele almak gerekebilir ama ben bir yazıya  bu kadar sığdırabildim. Bu nedenle, nispeten az kişinin bildiği laik tasavvuf anlatısını çevreleyerek,  tasavvuf mozayiğinin bir köşesine birkaç parça koymaya çalıştım.

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum