Tarihi 'ıslah' etmek...

27.04.2010 13:46

Cengiz Çandar

Bir Amerikan Başkanı ki, ‘resmi Türkiye’ onun başkanlığa seçilmesini içten içe hiç istemedi; çünkü o defalarca 1915’in ‘soykırım’ olduğunu ifade etmiş ve o yönde de oy kullanmıştı ama Başkan sıfatını taşıyalı beri her iki 24 Nisan açıklamasında ‘soykırım’ sözcüğünü aleni ‘Realpolitik’ dürtülerle kullanmaktan kaçındı.
Bir ‘resmi Türkiye’ ki, Başbakan’ı Obama’nın 24 Nisan açıklamasından pek memnun; açıklamayı ‘Türkiye’nin hassasiyetlerinin gözetilmesi’ olarak gördüğünü belirtti. Aynı hükümetin Dışişleri Bakanı ise Obama açıklamasını, ‘soykırım’ sözcüğünü kullanmamış olmasına rağmen ‘kabul edilemez’ olarak bulduğunu bildirdi.
Görevi iki ülke arasında köprüleri kurmak ya da onarmak olan Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan ise, Amerikan Başkanı’nın açıklamasına yönelik en sert sözcükleri kullanan bir açıklama yaptı; ‘Amerikan vatandaşı, Türk milliyetçisi gruplara’ hitaben “Obama ne söylerse söylesin, kabul etmeyeceğiz. Çünkü bu herhangi bir bilimsel temeli olmayan siyasi bir açıklamadan başka bir şey değildir” dedi.
Sevgili dostumuz, değerli bir diplomat olan Namık Tan’ın 1915 konusunda ‘bilimsel veriler’e sahip bulunduğunu böylece öğrenmiş oluyoruz. ‘Resmi Türkiye’nin siyasi nitelikteki tarihi olaylara ilişkin ‘siyasi pozisyonlar’ karşı çıkarken ortaya koyduğu ‘bilim tutkusu’ başlı başına ironik bir durum.
Çünkü dün, bir köşe yazarımızın gayet isabetle dikkat çektiği gibi ‘Türkiye kadar, demokratik olduğunu iddia eden, fakat katı bir ‘resmi tarihçilik’ anlayışı çerçevesinde tarihini her yönüyle ‘siyasallaştırmış’ olan başka bir ülke var mı acaba?’
Tarihini her yönüyle siyasallaştırmış olan ülkenin resmi sözcüleri, ikide bir ‘bilimsel’ havalara bürünüp (örneğin Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu), ‘tarihin ancak ve tarihçiler tarafından araştırılabileceğine ve bu tür tarihi olayların, o tarihi olaylarla doğrudan ilgili ülkeler, toplumlar arasında konuşulabileceğine inanıyor ve bunun siyasal boyutu olmamalı’ diye oraya buraya lâf yetiştiriyorlar.
1915 yılında binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış olan ve gerek bu coğrafyanın, gerek bu coğrafyanın kültürünün her bakımdan ayrılmaz bir parçası olan 1 milyonu aşkın bir topluluktan, büyük bir ‘insanlık trajedisi’ sonucunda, bugün suskun ve bastırılmış 50 bin kişi kalmış durumda. Tarihimizin bu kara sayfası, herhangi bir ‘sosyal bilim’ konusu haline sokulmak isteniyor. Ve bu konu, her biri farklı telden çalan ve yorum yapan meslekten tarihçilerin ‘araştırması’na bırakılacak, kimse ağzını açmayacak. İstenen bu.
‘Vicdanlar’ da konuşmayacak bu konuda. ‘Vicdanlar’ın da konuşması yasak. Çünkü olay ‘tarihte cereyan etmiştir, dolayısıyla tarihçilerin işidir.’
Tarihçiler çeşit çeşit. Birinin ak dediğine, diğeri kara diyor. Hangi ‘tarihçiler’ araştıracak?
Eğer tarihte cereyan etmiş olaylar, sadece ‘tarihçilerin araştırma konusu’ olurlarsa, görevi yasa yapmak olan parlamentoların tüm milletvekillerinin de ‘hukukçu’ olması şartı aranmalı.
‘Tarihi tarihçilere bırakalım’ buna benzer bir demagoji.
Hem Obama’nın açıklamasına ilişkin Türkiye’nin tepkisi konusunda kimi esas alacağız? Başbakan’ı mı? Dışişleri Bakanı’nı mı? Türkiye’nin Washington Büyükelçisi’ni mi? Kimi?
***
Her şeye rağmen, 2010’un 24 Nisan’ı önemli bir ‘tarih virajı’nın dönüldüğü gün olarak kayıtlara geçti bile. Obama’nın basmakalıplaşan cinsten, ne Ermeni Diasporası’nı, ne resmi Türkiye’yi tatmin etmeyen açıklamasından ya da Türkiye’den ve milliyetçi Ermeni ortamından yükselen ezberlerin bir kez daha tekrar edilmiş olmasından ötürü değil tabii ki.
24 Nisan’ın 95 yıl sonra tarihte ilk kez Türkler tarafından bir ‘anma vesilesi’ haline getirilmesinden ötürü. Haydarpaşa Garı’nda ve aynı gün Taksim’de bu konudaki gösteriler, bir ‘tabu’nun kırılması, bir ‘eşik’in geçilmesi bakımından ‘çok büyük’ bir adımı ifade ediyorlar.
Türkiye ile Ermenistan, aralarındaki ilişkileri ‘normalleştirme’de ne ölçüde zorlanıyorlar, yarı-gönüllü davranıyorlar ve tıkanıyorlar ve karşılıklı olarak ‘süreç’i tıkıyorlarsa da, Türkiye’nin ‘sivil toplumu’ geleceğin temellerini atıyor.
Geleceğin temelleri ancak geçmişle dürüst biçimde yüzleşerek atılabilir ve Türkiye’nin ‘sivil toplumu’ yarın ‘resmi Türkiye’yi de ‘ezber bozmaya mecbur edecek’ tarihi adımlar atma olgunluğuna erişmekte olduğunu ortaya koyuyor.
Bu yöndeki ilk büyük gelişme, Hrant Dink’in cenazesiydi. Kimsenin hesaplayamadığı muazzam ve kendiliğinden ortaya çıkan 200 binlik vakur bir cenaze topluluğu, Hrant Dink cinayetinin arkasındaki hesapları bozmakla kalmadı, tarihi bir ‘kırılma noktası’nı ifade etti. Ocak 2007.
Ezber bozan ikinci büyük ve tarihi ‘sivil toplum’ hamlesi, Aralık 2008 tarihine ait. Onca hakaret, tehdit, kara çalma, şantaja rağmen, altına 30 bin kişiden fazla insanın imza koymaya çekinmediği ‘1915 nedeniyle Osmanlı Ermenilerinden özür dileme‘ kampanyası idi.
Zincirin mantıkî, doğal ve en anlamlı üçüncü halkası 24 Nisan 2010 tarihinde geldi. Haydarpaşa’da ve Taksim’de, 95 yıl önce ortadan kaldırılan Ermeni yurttaşlarının fotoğraflarıyla Türk aydınlarının sahneye çıkması.
Bu ‘üçlü’, Obama’nın ne dediği ve demediğinden de, Türk Dışişleri’nin proforma resmi 24 Nisan açıklamalarından da daha önemlidir. Bundan on yıllar sonra, tarih yazılırken, hiç kimse 24 Nisan 2010 günü Obama’nın açıklamasına ilişkin Türk Dışişleri’nin ya da Ermenistan hükümetinin değerlendirmesine yer vermeyecek ve hatırlamayacak ama 95 yıl sonra Türklerin ilk kez 24 Nisan’ı andığını kayda geçirecek ve unutmayacak.
Türklerin, Talat Paşa’dan, Bahaettin Şakir’den, Veli Küçük’ten, Ogün Samast’tan, Kemal Kerinçsiz’den ve benzerlerinden oluşan bir topluluk olmadıkları, büyük bir ulus oldukları kanıtlanacak ise, bunun şerefi, bu tür ‘sivil toplum’ girişimleriyle kendi tarihlerine ‘ahlâk ölçüsü’ koyan Türklere ait olacaktır.
En değerli yurtseverlik de budur. Yurtseverlik, zaten öncelikle, yurttaşlarının acılarını paylaşmaktan geçer ki, 1915’te ortadan yok olan Ermeniler, bizim yurttaşlarımızdı.
***
48 saat önce ‘1915 Tehciri’nin ‘son durağı’ olan Suriye çölündeki Zor bölgesindeydim. Fuat Dündar, ‘Modern Türkiye’nin Şifresi-İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918)’ adlı mükemmel eserinde Zor bölgesini şöyle anlatıyor:
“Resulayn ve Nusaybin kazaları Zor bölgesiyle, Osmanlılar için sadece iklimsel sınır değil aynı zamanda ‘medenileşme’ sınırı olarak algılanır. 1890’larda Osmanlı medeniyetinin sınırını daha güneye, Zor’a kadar indirmek için, Osmanlı idarecileri geniş çaplı bir ‘ıslahat’ kararı alırlar... Osmanlı ‘ıslahat’a iki misyon yüklemiştir: toprağın ve halkın ıslahı...
(1915’le birlikte) Önceleri nadir de olsa tek tük siyasi sürgünün gönderildiği bölge şimdi bir halkın toplu olarak gönderildiği bir bölge olur. Bir milyon civarında bir halk, farklı bir yaşam biçimine sahip ve farklı bir ortamdan (iklim ve topog-rafik), çölümsü bir ülkeye sürülürler. Yani Ermeni tehciri, ‘ıslah’ edilemeyen bir halkın ‘ıslah’ edilemeyen bir bölgeye sürülmesi olarak özetlenebilir.”
Zor bölgesi 1915’te bizim
için bir ‘vatan toprağı’ idi. Artık başka bir devletin egemenlik
alanında. Komşu Suriye’nin.
O dönemde ‘ıslah edilemeyen’ bir bölge olarak görülen Zor, benim gözüme 2010’da bile ‘ıslah’ edilemez bir yer olarak göründü. Topografyası ‘ıslah’a engel.
95 yıl önceki ‘resmi Türkiye’nin gözündeki ‘ıslah edilemeyen’
bir halk, Osmanlı Ermenileri oralara sürüldü. Yok edildiler. Bir milyon aşkın bir halk, binlerce yıl yaşadıkları topraklarda 50 bin kadar kalmışlarsa, yok edildiler demektir.
95 yıl sonra ise Türkler, en azından tarihi ‘ıslah’ edebileceklerini gösterdiler.
Haydarpaşa ve Taksim’in önemi ve bir ‘gelecek güvencesi’ oluşturmasının önemi buradadır...

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim