Tarih, bugün ve yarına ışık tutmak içindir; düşmanlıkları canlı tutmak i

01.04.2010 01:17

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Bugünlerde iki önemli röportaj yayınlandı..

Her ikisi de, doğrularıyla, yanlışlarıyla, üzerinde durulmayı gerektirecek çapta...

*

Taraf’tan N. Düzel,  29 Mart 2010 günü yayınlanan ve ’Yakın tarihimiz sırlarla dolu. "Bilmemizi istediklerinden" daha fazlasını bilmiyoruz çünkü.. (…) İddialar ve tartışmalar arttıkça bizim de yakın tarihimizle ilgili merakımız artıyor. Son yüzyılda Anadolu'da ne oldu? ’Anadolu'nun Türkleşme ve Müslümanlaşma maceraları hangi aşamalardan geçti? Ermenilerin başına ne geldi? Abdulhamid'in politikaları neydi? Cumhuriyet nasıl bir politika izledi? İttihadçılarla Cumhuriyet'i kuranlar arasında nasıl bir ilişki vardı?’ diye sunduğu röportajda, tarihçi  Selim Deringil'le konuşmuş..

Bu röportajda, ’Biz buraya geldiğimizde Anadolu'da kimler vardı?’ sorusuna verilen ’Bizans İmparatorluğu Anadolu'da o sırada kimleri yönetiyorsa, onlar vardı. Yüksek sayıda Rum ve Ermeni vardı. Kürtler vardı. Araplar, Süryaniler, Keldaniler, Nasturiler, Yahudiler vardı...’  şeklindeki cevabı temel almak yanlış olmaz, sanırım..

Ve sonrasında dile getirilen, görüşler de hakezâ..

Bunlara kısaca bakmakta fayda var..

’Türkiye'de bugün kendine Türk diyen nüfus... "Orta Asya'dan geldik" diyoruz ya... Bugün artık genetik araştırmalar yapmak mümkün.  (…) Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bugün, TC'nin nüfusu içinde,  damarlarında gerçekten "Orta Asya'dan" denebilecek genleri taşıyanlar, yüzde üç gibi çok küçük bir oran...’ (…)  Çünkü Orta Asya'dan gelen insanlar, Anadolu'da buldukları nüfusla karışmışlar. Anadolu'daki yerli nüfus zamanla Müslümanlaşmış. Yani anlayacağınız şimdiki Anadolu ahalisi, çok uzun bir süreçte oluşmuş. (…)

Türkler Anadolu'ya geldiklerinde kaç kişiydiler?

Onu bilen kimse yok. Sayılar o kadar belirsiz ki. Bu konuda rakam söylemeye cüret edecek kişinin doğrusu ben tarihçiliğinden şüphe ederim. ’

Anadolu nasıl Müslümanlaştı?

(…) Osmanlı İmparatorluğu'nun kitleleri zorla Müslümanlaştırma diye bir resmî politikası hiçbir zaman olmadı. Çünkü Osmanlı'da "zimmî" diye bir kavram vardı. Müslüman olmayanlar devletin koruması altındaydı. Osmanlı, İspanyolların Güney Amerika'da yaptığını yapmadı. Rusların, gayrı-Rus nüfusa uyguladığı Ruslaştırma ve Ortodokslaştırma politikasını uygulamadı.’

Ancak, Deringil, daha sonra, ’Osmanlı'da Müslümanlaştırma’nın da istisnaî olarak yaşandığını’  söylemekte ve buna örnek olarak Bulgaristan'ı göstermekte.. 

*

Bulgaristan’da uygulandığı ileri sürülen a görüşleri bir tarafa bırakırsak, yukarıya aldığım görüşlerin genel çerçevesi, üzerinde dikkatle durulmayı gerektiriyor.. Esasen, bu satırların sahibi de 30 yıl öncelerden beri bu görüşleri dile getirmekteyim..

Çünkü, Anadolu yarımadası, binlerce yıldan beri, çeşitli kavimlerin gelip geçtiği ve hiç boş kalmıyacak kadar iklim elverişliliğine ve toprak zenginliğine sahib, daima hummalı çalışmalara ve iştah kabartıcı arzulara muhatab olmuş bereketli topraklardır.. Ve Sultan Alpaslan’ın güçleri, Bizans’ı yenilgiye uğrattıktan sonra, bu topraklarda, tarih, bir katliâm yapıldığından veya milyonları içine alan çok büyük çaplı tehcir (göçe zorlama) veya göç/ kaçış hareketlerinden bir haber vermiyor..

O zaman bu topraklarda yaşıyan milyonlarca insan n’oldu?

Bu insanlar, zaman içinde, kitleleri kendi potasında yeniden şekillendirmekteki özelliğiyle, İslam’ın cazibesine kapıldılar, müslümanlaştılar ve Selçuk türklerinin hükûmette asıl otorite durumunda bulunmaları hasebiyle, zamanla türkçeyi de öğrendiler..

Yani, Anadolu halklarını, 1071’deki Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya giren Selçuklu Ordusu’nun 100 bin civarındaki askerlerinin biolojik devamı olarak görmek, çok zorlamalı bir ihtimal olmalı..

Kaldı ki, Alpaslan’ın ordusunda sadece türkler değil, fars, afgan, peştun, tacik, beluc vs. gibi, nice müslüman kavimlerden askerler de bulunmaktaydı ve onların temel özellikleri ve birleştirici harcı, ‚müslüman’ olmalarıydı; ve kavimlerine göre bir ayırım sözkonusu bile değildi.. Onlar, ’küffar’ (Bizans) ile savaşmaya geliyorlardı.. Yani, Alpaslan’ın ve Selçukluların  türk kavminden olmaları, bütün ordunun müslüman olmasını gerektirmiyordu ve onlarca kavimlerin yaşadığı o coğrafyaları, o kadar uzuuun yolları sadece türk olarak geçmek de esasen kolay değildi..

Sayıları en fazla 70 ilâ 100 bin civarında tahmin olunan bu askerler Anadolu’ya gelince, Bizans’ın pençesindeki müslüman bir halk olan kürd halkıyla karşılaştılar ve bu yerli halk da Alpaslan’ın ordusuyla bütünleşince, zafer daha bir kolay elde edildi.

Böyleyken, Anadolu’daki, türkçe konuşan bütün halk kesimlerini Alpaslan’ın muzaffer ordusunun neslinden geliyor zannetmek, hiç de makûl görülmemelidir..

Ayrıca, Türkiye halklarının genel yapısına bakılırsa, biolojik olarak, Mâverâ-un’nehr insanlarının çekik gözlü yapılarının Anadolu halkları içinde biolojik olarak çok küçük bir grup tarafından devam ettirildiği görülür.. Ve Anadolu halklarının daha çok da, ’Mediterranien ırk(Akdeniz ırkı) denilen ve İran’dan Anadolu, Suriye, Yunanistan ve İtalya’ya kadar uzanan bir coğrafyadaki halkların ortak ırkî biolojik özelliklerini taşıdıkları kabul görmektedir..

O halde, Anadolu halkının çok büyük bir kısmının ırken türk olduklarını iddia etmek yanlış olup, bunların büyük bir kısmı, Anadolu’nun yerlisi olan ve zamanla müslümanlaşan ve Selçuklu ve Osmanlı hükûmet mekanizmalarının hâkim dili olan türkçeyi de öğrenmiş halklardır..

Ve bütün bu halkları kendi potasında eritip kaynaştıran İslam inancıdır ve bu inanca katılmamış olanlar da, ’zimmî’ statüsünü kabullenmişlerse, aynen müslümanlar gibi, müslümanların devlet mekanizmasının himayesindedirler..

*

Açıktır ki, hedef, halkların illâ da filanca kavimden olduklarını veya olmadıklarını isbatlamak çabası değildir.. İnsanların illâ da, türk, arab, fars, kürd, laz, rûm, yahudi, rus, bulgar, ingiliz, siyah, sarı veya beyaz derili vs. kökenli olduklarını da isbatın bir manâsı da yoktur. Çünkü, kimse, anasını, babasını, doğduğu zaman ve mekanı, coğrafyayı ve ırkını veya cinsini kendi iradesiyle belirlemedi; bu tamamiyle takdir-i ilâhî’nin eseridir..

Hem, kim ne olursa olsun, tarihin derinliklerine, karanlıklarına doğru gidildiğinde, varılacak başlangıç noktası, ’ilahî vahy’e dayalı dinlere inananlara göre, Hz. Âdem ve Havva’dır.. Temelde insan olarak kardeş iseniz, daha sonra illâ da bir takım kan ve soy ayrılıkları üzerine ve daha çok da dil beraberliklerini esas alarak bir başka dünya oluşturmak yerine; her şeyin yaratıcısı, Hâliq’ı olan Allah’ın ’kitab’ındaki, (Sizin en üstün olanınız, Allah’tan en çok sakınınızdır..) meâlindeki‚ ’İnne ekremekum indallahe etqâkum…’ âyetine tutunmak ve insanların maddî cevheri üzerine farklı ve sun’î /yapmacık değerler oluşturmamak gerekir.. Çünkü, hiç kimsenin maddî özü, diğerinden farklı değildir; hepsi de aynı özden gelmektedir.

*

Deringil’in Osmanlı’da istisnaî olarak yaşandığını söylediği müslümanlaştırma siyasetinden sözetmesi ve buna örnek olarak Bulgaristan’ı göstermesine gelince..

Bu konudaki iddialar gerçek-dışı olarak gözüküyor.. Çünkü, böyle bir ’müslümanlaştırma’, hem İslam’ın rûhuna, (dinde zorlama yoktur) meâlindeki, ’Lâ ikrahe fi’d-dîn’ âyetinin hükmüne aykırıdır ve bir kısım müslümanların yanlış yaptıkları sözkonusu edilebilecek olsa bile, bunlar İslam’a ve müslümanların tamamına nisbet edilemez ve ayrıca, kitlevî olarak da, müslümanlaştırmanın yapıldığına dair bir genelleme yapmak mümkün olamamalıdır..

Nitekim, bulgar kavmi içinden kendiliğinden müslüman olan -ki, onlara pomak denilir- bir avuç bulgar insanı hariç, büyük kitle gerisi hristiyan kalmıştır.. Üstelik de, Osmanlı hâkimiyetinde en uzun süre (550 yıl kadar) kalan halk, bulgarlar olduğu halde..

Deringil’in ’Boşnaklar da mı zorla Müslümanlaştırıldılar?’ şeklindeki soruya cevabı da, Bulgaristan üzerinde söylediklerini nakzedecek bir çelişki olarak gözükmektedir..

’Bosna,  çok kısa bir süre içinde kitlesel bir biçimde gönüllü olarak Müslümanlaşan yegâne bölgedir Balkanlar'da…(Burada, Arnavutları  da unutmamak gerekir..-SEÇ-) (…) Ama gene Osmanlı'da azınlıkların hayatı, Batı ülkelerine göre daha iyiydi.  Bir Protestan'ın Katolik bir ülkede uğradığı zulüm ve takibat Osmanlı'da pek yoktu.’ diyor Deringil..

Bu arada, Deringil, ’insanlar hangi nedenlerle din değiştirdiler?sorusuna karşılık verirken, İslam hukukunda ’ehl-i kitab’ denilen insanların, yani Yahudilerin ve Hıristiyanların, İslam devletinin kurallarını kabul ettikleri, koşullarını yerine getirdikleri ve vergilerini verdikleri müddetçe, o devlette "korunmuş topluluklar" olarak kendi ruhbanlarının denetiminde ve yönetiminde yaşama hakları, kendi mekteplerinde okuma özgürlükleri vardır.şeklindeki tesbitlerine rağmen;Tanzimat'a dek, Osmanlı'da askerî sınıfa dahil olmanın, yani devlete ve yönetici sınıfa girmenin tek yolu Müslüman olmaktı. Bu yüzden Müslümanlaşma, soyluların Osmanlı yönetici sınıfına girmeyi istemesiyle de yaşandı. Bir de gayrımüslim nüfus cizye diye bir vergi veriyordu ve bu vergi, kriz dönemlerinde çok ağır olabiliyordu. Cizye yükünden kurtulmak için de Müslümanlaşanlar oldu.’  gibi ididalarda bulunabilmektedir ki, bu gibi hususlar, bazılarının müslüman gözükmesinde etken olsa bile, bunların sorumlusu olarak müslümanları göstermek doğru olmaz herhalde..

Aynı şekilde, Deringil’in, ’Anadolu nasıl Müslümanlaştı?’ sorusuna karşı dile getirdiği, Aslında Anadolu'da en hızlı Müslümanlaşma 19. ve 20. yüzyılda yaşandı. Abdulhamid döneminde gerçekleşen 1895-1896 katliâmları sırasında bayağı büyük bir Ermeni nüfus zorla Müslüman yapıldı.’  iddiasını kabullenmek de mümkün değildir.. (Gerçi, başsız kalan ermeni çocuklarını himayelerine alan, evladlık edinen müslüman ailelerin onları müslüman olarak yetiştirmeleri sözkonusu olsa bile, bunun zorla müslümanlaştırma olarak gösterilmesi mümkün değildir..)

*Deringil’in, Osmanlı’da alevîlerin dışlandığına dair tesbitlerine ise, genel olarak katılmamak mümkün değil.. Ama, Abdulhamid döneminde, Müslümanlara Hanefîlik dayatıldı. Çünkü Abdulhamid'in başlıca amacı dışa ve içe karşı sırtını dayayabileceği güvenilir bir Müslüman nüfus yaratmaktı. Abdulhamid döneminde Hanefi inancını yaymak için seyyar medreseler kuruldu. Bu medreselerde genç ulemâ, misyoner olarak yetiştirildi ve bunlar Şiîleri Sünnîleştirmek üzere Irak'a, Suriye'ye gönderildi.’  şeklindeki iddiala vakıayı ne kadar yansıtmaktadır? Kaldı ki, Osmanlı’nın hâkim olduğu coğrafyalardan Kürdistan ve Mısır diyarlarındaki halkların genelde Şâfiî, Kuzey Afrika’daki halkların ise, daha çok Malikî mezhebinden oldukları gözönüne alınırsa, bu dayatma iddiası havada kalmaktadır.. Aynı şekilde, ’Osmanlı'da Türk, Kürt, Arnavut kökenli Şeyhülislam var, ama hiç Arab Şeyhulislam yok. (…) Çünkü Arabların devletin zirvesine gelmesine karşı bir direnç var.’ gibi görüşler de oldukça tutarsızdır.. Ki, mezkur tarihçe, arab diyarlarından gelip, devletin üst kademelerine kadar yükselmiş olan isimleri de, sanki o dönemlerde, insanlar kavimlerine göre farklı muamelelere tâbi tutuluyorlarmış gibi, farklı kavimlerden gösterme gayreti içinde çırıpınıyor ve ’Meselâ Tunuslu Hayreddin Paşa diye bir sadrâzam var. Ama, o da Arab değil, Çerkez köle. Mesela İttihadçıların sadrâzamı Said Halim Paşa.. O da Mısırlı, ama Arab değil, Çerkez.. Osmanlı, yönetimi Arablarla paylaşmıyor. sözü, çok mâsum ve gerçeği yansıtan izahlar gibi gözükmemektedir..

Sözkonusu tarihçinin ’Anadolu'daki toplam Ermeni nüfusu ne kadar o dönemde?’ sualine  verdiği cevaba gelince.. Diyor ki: ’Tehcir’ öncesi nüfus için, Ermeni Patrikhanesi iki milyon diyor, Osmanlı ise 900 bin rakamını veriyor. Nisbeten daha tarafsız araştırmalar, nüfusun, bir milyon 300 bin dolayında olduğunu söylüyor. (…) Ermenilerin toplam nüfusu daha çok Anadolu'da..

Bu arada, Deringil, Abdulhamid döneminde, ’Ermeni örgütlerinin, Batılı devletlerin dikkatini çekmek için İstanbul'da nümayişler başlattıklarına ve 26 Ağustos 1896'da Osmanlı Bankası baskınını gerçekleştirmelerine’ değinirken, Abdulhamid’in  bu tehdidi bertaraf etmek için Kürd aşiretlerinden oluşan Hamidiye Alayları'nı kurduğuna da değiniyor ve  bu alaylara,  "İstediğiniz kadar Ermeni kesin, mallarını yağmalayın, helaldir. Yeter ki bunu benim söylediğim zaman yapın" dediğini iddia ediyor ki, bu tam bir sorumsuzluk örneğidir ve bir tarihçi, böyle bir korkunç iddiayı belgesini göstermeden, delilsiz olarak zikredememelidir.. ’Hamidiye Alayları bu topraklarda 1915'teki tehcirden önce çok büyük bir Ermeni katliâmı yaptı..’ iddiasının, tarihî bir gerçeği yansıtıp yansıtmadığı bir tarafa; bir de, ermenilere uygulandığı belirtilen büyük baskı ve zulümlerin, türkler tarafından değil de, kürdler tarafından yapıldığı gibi bir iddiaya güç katmak için, son yıllarda bazı odaklarca özellikle kotarılmaya çalışılan bir çirkin iddia olduğunu, burada bir daha belirtmek gerekiyor.

*

'Bir müslüman, soykırım yapamaz!’

Değinmek istediğim ikinci önemli röportaj, Başbakan Erdoğan’ın (alman) Der Spiegel dergisine verdiği ve Angela Merkel’in 29-30 Mart günleri yaptığı Türkiye ziyareti esnasında yayınlanan röportajdır. Der Spiegel’in soruları son derece açık ve cür’etkâr ve hatta suçlayıcı ve de sert..

Ama, Erdoğan’ın cevabları da aynı şekilde, net ve kesin.. Bu röportajdan bazı bölümler: 

S: Sayın Başbakan, Türkiye son dönemde kafa karıştıran bir izlenim yaratıyor. Ülkeniz sizin göreve geldiğiniz döneme göre çok daha modern ve açık, ancak aynı zamanda toplum o döneme göre daha dindar ve İslamî bir yapıya sahip. Türkiye’yi nereye götürüyorsunuz; Avrupa’ya doğru mu Doğu’ya doğru mu?

Erdoğan: Türkiye son yedi buçuk yılda çok değişti, modernleşti. (…) Bunu yaparken bütün yönlere bakıyoruz. Batı’ya bakmak için sırtımızı Doğu’ya çevirmiyoruz. Bunu bir normalleşme süreci olarak görüyoruz.

S: İstanbul’da havaalanında pasaport kontrolünden çıkan bir yabancının dikkatini çekecek ilk şey duty-free shop’taki kocaman içki reyonları ve Picasso’nun son dönemine ait eserlere ev sahipliği yapan bir serginin afişleri oluyor. Öte yandan Alanya’da, kadınlar ve erkekler için ayrı plajları olan oteller var. Türkiye’de böyle bir otelin varlığı birkaç yıl önce akıllara bile gelmezdi.

Erdoğan: Havaalanında gördüğünüz şey, ifade özgürlüğünün güzel bir örneğidir. Alanya’da gördüğünüz şeyi ise, -ilk kez duyuyorum- eğer doğruysa, bu da ifade özgürlüğünün bir başka çeşididir. Bu bir otelin sahibi ve konukları saygı göstermek zorunda olduğumuz bir hakla hareket ediyorlar demektir.(…)

S: Hükümetiniz Türkiye’yi yeni bir bölgesel güce dönüştürmek istiyor. Neden artık Avrupa’ya ihtiyacınız yok?

Erdoğan: Mes’ele bizim neye ihtiyaç duyduğumuz değil, karşılıklı ihtiyaçlar. (…)

S: Türkiye gerçekten kendine güvenen bir ülke haline geldi ve siz de Atatürk’ten bu yana ülkenin en etkili liderlerinden biri olarak görülüyorsunuz. (Ki, bu kıyaslamayı önce Merkel yapmıştı..) Kendinizi, destekçilerinizin ve zaman zaman sizi eleştirenlerin dediği gibi, bir “sultan” olarak görüyor musunuz?

Erdoğan: (…) Padişah ya da sultan olmak gibi  bir niyetim de yok. İnsanların benim hakkımda iyi şeyler söylemeleri bana yeter.

S: Neden modern Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilere uyguladığı soykırımı tanımıyor? (…)

Erdoğan: Bir gazeteci soykırım kelimesini kullandığı zaman ilk önce konuya dikkatle bakmalıdır. Ermenilere karşı yapılanın soykırım olduğu asla söylenemez. (…)

S: (…)Soykırım sözcüğünü kullananlardan biri şu anki ABD Başkanı’dır.

Erdoğan: Eğer bu kelimeyi kullandıysa, hata yapmıştır. Bir Başkan’ın kullanması o kelimeyi doğru yapmaz. Öte yandan ABD bu konunun bir tarafı değildir. Diğer ülkeler gibi ABD de bu konuda sadece izleyici konumundadır. Tartışmanın iki tarafı vardır; biz ve Ermeniler. Bu bizim tarihimiz. Türkiye Cumhuriyeti 1915 yılında kurulmamıştı bile. (…)

S: Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu’nun yasal halefi değil mi?

Erdoğan: Türkiye’nin, Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalanların üzerine kurulduğuna şüphe yok. Hiçbir ulus atalarını inkar edemez. Aslını inkar eden haramzâdedir. Eğer geçmişte yaşananların tarihçiler tarafından incelenmesinin ardından ciddî bir sonuca varılırsa, tarihimizi kabul etmeye hazırız. Ancak Ermenilerin kendi tarihlerini kabul etmeye istekli olmaları da önemli. (…)

S: Neden Türkiye’deki yasadışı Ermenileri sınırdışı etme ihtimalini gündeme getirerek zaten zorlu olan bir tartışmayı iyice alevlendirdiniz?

Erdoğan: (…) Ben ne yapabileceğimizden bahsettim. Yıllar boyunca oturma izni olmayan Ermenilere hoşgörü gösterdik. (…) Bugüne kadar sınır dışı seçeneğini gündeme getirmedik ancak diaspora baskılarını sürdürürse, (….)

S: Soykırım terimini kabul etmiyorsunuz, ama, İsrail’i Gazze Şeridi’nde soykırım yapmakla suçladınız. Ayrıca bir Müslüman’ın soykırım yapamayacağını söyleyerek Sudan Devlet Başkanı Ömer Beşir’i savunuyorsunuz. Müslümanlar, Yahudilerden ya da Hıristiyanlardan daha mı iyi insanlar?

Erdoğan: Sözlerimi tamamen bağlamından çıkarıyorsunuz. Bu tuzağa düşmeyeceğim. Ben Gazze’de yaşananların bir noktaya kadar soykırım olarak tanımlanabileceğini söyledim: Orada pek çoğu fosfor silahı yüzünden olmak üzere 1,400 kişi öldü, 5 binden fazla kişi yaralandı, 5 bin aile evsiz kaldı.

S: Ya Sudan?

Erdoğan: O örnekte ben bir prensipten bahsediyordum. Ben bir Müslüman’ım, ama kendi dinimi asla başka dinlerle karşılaştırmadım. Ben bir Müslüman’ın, BM’in tanımladığı çerçeve içinde soykırım yapamayacağını söyledim. Müslümanlar, mâsum bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmekle eşit olduğuna inanırlar.

S: (…) Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK), İran'ın nükleer programının barışçı olduğu konusunda şüpheleri var.

Erdoğan: Yanlış... UAEK bu konuda asla sonuca varmadı.

S: (…) Tahran’ın, nükleer teknolojisini barışçı olmayan amaçlar için kullandığı ihtimalinin ortadan kaldırılması için yeterince işbirliği yapmadığı ifade edildi.

Erdoğan: Ben olayı daha farklı görüyorum. İran elindeki zenginleştirilmiş uranyumun başka ülkelere gönderilmesini ve karşılığında da yakıt almayı teklif etti. Şimdi sorulması gereken soru bu değiş-tokuşun nerede yaşanacağı. UAEK (…) bu alışverişin Türkiye’de yapılmasını önerdi. Amerikalılar ilk başta bu fikre karşı çıktı, ama sonrasında onlar da kabul etti. (…) Mes’eleye önce diplomatik bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. İran’a defalarca yaptırım uygulandı, peki sonuç ne oldu? (…)Ayrıca baskı yapanların kendi ellerinde nükleer silah yok mu? Türkiye bir nükleer güç değil, ama bu bölgede nükleer silah sahibi olan bir ülke var.

S: İsrail’i kasdediyorsunuz.

Erdoğan: İran’ın elinde şu an nükleer silah yok, ne olursa olsun. Biz çok açık söylüyoruz: Biz bölgemizde nükleer silah istemiyoruz.

S: Bunu İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a da açıkça söylediniz mi?

Erdoğan: Elbette, sizinle ne kadar açık konuşuyorsam onunla da o kadar açık konuşuyorum. Biz bu bölgede nükleer silah istemiyoruz.’

*

Evet, Tayyîb Erdoğan’ın bu röportajda verdiği mesajlar sadece Türkiye’yi değil, Ortadoğu müslüman coğrafyasını da, dünya barışını da temelden ilgilendiriyor..

*

Ermeni Cemaati: ’Diaspora uzaktan gazel okumasın!’

Öte yandan, Ermeni Mes’elesi’nin zirve yaptığı 1915 Hadiselerinin 95. yıldönümü olan 24 Nisan yaklaşırken; Türkiye’deki Ermeni Cemaati Başkanı Bedros Şirinoğlu ve beraberindeki hey’etin, 26 Mart günü, Başbakan Erdoğan’la görüştükten sonra, kaçak ermenileri sınırdışı etmiyeceğine olan kanaatini, ’Sayın Erdoğan’ın dili, kalbindeki yansıtmıyor.. O sözler, diplomasi gereği söylenmiş gibi geldi bana..’  sözleriyle belirten Şirinoğlu’nun medya mensublarına dile getirdiği hususlar da üzerinde durulmayı gerektiriyor..

Şirinoğlu, şöyle diyordu: ’1915'de olanlar, iki çok samimî arkadaşın, birbirini çok seven ortağın arasına nifak sokulmuştur. Bu nifak neticesinde birbirini çok seven arkadaşların kavgası maalesef kötü bitmiştir. Kavgaydı bu. Güvensizlik doğdu. Bu kavga 100 sene önce olmuştur. Bunu unutmak ve ileriye bakmak ve Türkiye'nin geleceği için çalışmak lâzım. (…) Bunun adı kavgadır. 1,5 milyon Ermeni vardır. Evet, muhakkak ki hem Ermeni tarafından hem Türk tarafından zayiat olmuştur. (…)  Ben 'bir şeyler olmamıştır' demiyorum. Ermenistan'daki soydaşlarımız da netice itibarıyla sıkıntı yaşamışlardır. Fakat bunu fazla eşelemekte fayda yok. Bunu eşeleyecek olsak, ilerimiz hep karanlık kalır, aydınlığa kavuşamayız. Muhakkak bir şeyler oldu. (…) 100 sene geçmiş üzerinden. Kin taşımaya gerek yok. Dünyada böyle olaylar çok olmuştur, harp de çok olmuştur, sıkıntı da çok olmuştur ama üstü kapanmıştır. Her nedense Türkiye'de, Osmanlı'da yaşayan Ermeniler ile süregiden bu olayın üstü kapatılmak istenmiyor. Niye kapatılmak istenmiyor, ben anlamıyorum. (…) Diasporadakiler, uzun süredir ülkelerinden uzak olanlar gelsinler, Türkiye'deki Ermeni vakıflarını, mal- mülklerini, okullarını ve Ermenilerin yaşayışını görüp, öyle karar versinler.’

*

’Yunan olunmaz, yunan doğulur!’

Bu cümlenin ’Türk olunmaz, türk doğulur..’ şeklindeki türkçe versiyonunu hatırlıyoruz, değil mi? Türkçü-ırkçılar bu sözü hemen her vesileyle tekrarlıyorlar..

Ve böylece de, hem ırkçılık yapmadıklarını söylüyorlar ve hem de, kendi kavimlerinin doğuştan, diğerlerinden üstün olduğunu iddia ediyorlar..

Bu, bulaşıcı bir sosyal hastalıktır.. 

Nitekim, şimdi görülüyor ki, aynı lafın grekçe versiyonu Atina’da da söyleniyor..

Yunanistan'ın Osmanlı'ya karşı bağımsızlığını kazandığı gün olan 25 Mart'taki kutlama törenlerinde bazı askerlerin Makedon ve Arnavutlara hakaret içeren sloganlar attığı, video görüntüleriyle belirlenmiş..  Bu skandal görüntülerde, deniz komandoları Atina'daki törenler sırasında, "Onlara Arnavut, onlara Üsküplü diyorlar. Ama ben kıyafetimi onların derisiyle dikeceğim", "Yunan olunmaz, yunan doğulur", "Arnavut domuzlar kanını dökeceğiz" sloganları attığı tesbit olunmuş..

Bunu yunanlılar sözkonusu olduğunda, kolayca ayıplayabiliriz.. Bir de onları aşağılayarak.. Halbuki, bir halkı aşağılamak da, bir kavmin, kendisini fıtraten üstün görmesi ırkçılığının bir başka tezahür şeklidir.. 

Ayrıca, bazı tv. kanallarında yayınlanan ve direkt TSK tarafından ya da onun izniyle hazırlanmış propaganda filmlerinde, hattâ daha fazlasıyla ve korkunç bir barbarlık duygusu içinde söylenenleri de hatırlamalı değil miyiz?

Aslolan, insan doğmak değil, insan olmaktır ve bu idrake bütün kavim ve insanlar muhtaçdır.

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim