Tanırım, ama iyi çocuktur diyemem

05.03.2012 17:49

Namık Çınar

 

Yaşar Büyükanıt’ı tanırım. Ama o beni, Şemdinli’dekiler gibi sağa sola bombalar atanlardan olmadığım için, muhtemelen hatırlamayacaktır.

Üzerinde ot bitmeyen toprakların üst üste binen alüvyonsuz ve zehirli katmanları gibi peş peşe yapılagelen askerî darbeler yüzünden, yılgınlığa düşerek ilkin Yunanistan’a oradan da Paris’e göçecek olan Lefter’in, daracık kapılardan geçilerek inilen Beyoğlu Çiçek Pazarı’ndaki meyhanesinin, henüz var olduğu yıllardı.

Ne hikmetse, hayata sadece kederle bakan hüzünlü insanların doluştuğu o küçümencik meyhaneyi, alçak gönüllü bahşişler peşindeki Çingeneler, darbukaları, gırnataları ve oynak kızlarıyla aniden basarak şenlendirmiyorlarsa, kalan zamanda köşesinden havaya, kolu çevrildikçe Rembetik şarkılardan tınılar saçan bir laternanın eşliğinde, artık ayakta durmayı dahi zor beceren Tanaş, koreografisi pagan ritüellerini aratmayan dansıyla, yere koyduğu rakı kadehini eğilip ellerini kullanmadan ağzıyla alacak ve doğrulup ayağa kalkarken, kafasını arkaya atarak fondip yapacaktır.

O yıllardaki siyasal bilincin, ilericilik ufkunun ve estetik hazların heykel diye kondurabildiği, Atatürk siluetinden başkaca, ancak bir “kasatura” düzeyiydi, aynı zamanda. O yüzden, Taksim Meydanı’nın orta yerine koskocaman bir “süngü” dikilmişti, yontu niyetine.

Yeni alınan kitapların yaprakları bıçakla açılarak birbirinden ayrılır; bütün bildiği parçaları akordeonuyla üstünkörü çalan Madam Anahit’in “Pasaj”ı ile “BacanakBirahanesi”, tıklım tıklım dolarlar; “Atlantik”in safranlı pilavı tepsiler dolusu tüketilir; ufukta fast-food namına kimsecikler görülmez; bugün artık seri dükkânlara dönüşmüş o günkü muhallebiciler, en fazla tavuklu pilav ya da dipleri kararmaya yüz tutmuş tek kişilik eğri büğrü alüminyum tavalarda sahanda sucuklu yumurta yaparlar, dükkânlarının zeminlerini de talaş dökerek temizlerlerdi.

Georges Politzer’in işçiler için yazdığı Felsefenin Başlangıç ve Felsefenin Temel İlkeleriisimli kitaplarını okumanın; Nâzım’dan, Hasan Hüseyin’den şiirler ve Ruhi Su’dan türkülerle süslemenin komünist olmaya da, devletin hışmına uğramaya da yetebildiği ve ayrıca; bir yandan da, dağarında hamasetten başka kırıntı olmayan öteki varoş çocuklarının, ilk gençlikteki ezilimler altında hâlledemedikleri çıkmazların bıçkınlıklarını, milliyetçi tedhişlerle telâfi etmeye kalkışacakları, karşı bir cephenin örüldüğü günlerdi de, o günler.

Sene 1972’ydi ve ben gençliğimin baharında Kâğıthane’de, belki de Lâle Devri’nin Sâdabâd günlerine tanıklık etmiş gürbüz çınarların gölgelediği tümen karargâhındaydım. Sonraları daha net algılayacaktım ki, solculuğumdan dolayı ordudan atılmadan önce, gözönünde tutulmak için, bölük komutanı olduğum kışladan beni koparıp almışlar, tümen karargâhındaki lojistik şubede ıvır zıvır işlere vermişlerdi.

Yaşar Büyükanıt ise, Harp Akademisi’ni yeni bitirmiş çiçeği burnunda bir kurmay yüzbaşı olarak, tümenin “Eğitim ve Harekât Şube Müdürü”ydü. Zaten karargâhta iki tane kurmay subay vardı. Diğeri de, tümenin “Kurmay Başkanı” olan Kurmay Binbaşı Hasan Kundakçı idi. Bu ikisi, tümen karargâhının belkemiğini oluştururlar; diğer şube müdürlerinin büyük bölümü de, her türlü sınıfın albaylarından, yarbaylarından meydana gelirdi.

Akşamüzerleri mesaileri bitince onlarca otobüsü dolduran bu subayların amiri, çoğunun rütbesi kendisinden büyük olmasına rağmen, o kurmay başkanıydı.

Ben, mesleğimin henüz başında idealist bir teğmen olarak, bu durumu fazlasıyla yadırgar; lâfa geldi mi mangalda kül bırakılmayan “askerî terbiye”nin nasıl ayaklar altına alındığını, her gün hayıflanarak seyreder dururdum.

Şube müdürü konumlarındaki koca koca albaylar, imzaya çıkma saatine doğru kurmay başkanının kapısı önünde sıraya dizilirler; binbaşının makamına girdiklerinde de, bir ast gibi başlarıyla selâma dururlar; kurmay başkanı da onları, artık bu statüye alıştırmış olmalı ki, ayağa filân kalkma gereği dahi duymaz; kendisine sunulan dosyadaki evrakları incelerken, oturduğu koltuğun sol gerisinde ayakta tuttuğu o albaylara, yeri geldi mi haşlarcasına, “şu olmamış, bu niye böyle, bu ne biçim yazı”diye kızgınlıklar göstererek, kâğıtların üstüne sinirli sinirli çizikler atar ve hışımla, “kaç defa söyleyeceğim albayım, gene olmamış, gene olmamış” diye çıkışır, adamları çoğu zaman kös kös, gerisin geriye gönderirdi.

Bu yakışıksız durumu, bir keresinde Büyükanıt’a, altında birazcık hınzırlık da yatan bir safiyanelikle sorduğumda, gözlerini hafifçe kısarak, yüzüme istihza ile bakmakla yetinmişti.

Fakat asıl, hemen yanı başındaki odada kaldığım bir yıla yakın zaman zarfında, niçin harcanacağımıbir kez olsun merak etmeyip, ya da her seferinde önce havada birkaç kez provasını yapıp, deri kaplama kapısının ahşap pervazını ancak böyle bir özenle tıklatarak odasına girebildiği kurmay başkanına, “bu genç teğmeni, ne yapmış ki atıyoruz, komutanım?” demediğini, belirgin duyarsızlığından anlıyordum.

Ama o, yıllar sonra kalkıp, Genelkurmay Başkanlığı’nı dahi şaibeli kılacak bir riskle, Şemdinli’deki Umut Kitabevi’ni bombalayarak ölümlere sebep olmuş ve bu yüzden kırkar sene hüküm giymiş o iki astsubayı, aralarındaki dağlar kadar mesafeye rağmen, üstelik onlara kefil olacak kadar iyi tanıdığını söyleyip kurtarmaya çalışmışsa, bu benim özel olarak da ilgimi çeker.

Oysa bomba atanlardan değil de, aydın olmaya gayret edenlerden biri olarak, yanı başındayken ordudan atılmamı kayıtsızlıkla seyreden Yaşar Büyükanıt için şimdi de ben diyorum ki, “Tanırım, lâkin iyi bir çocuk olduğunu söyleyemem!”.

cinarnamik@hotmail.com

TARAF

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim