1. YAZARLAR

  2. Ömer Taşgetiren

  3. 'Tanınma siyaseti' İslam'ı kapsayacak mı?
Ömer Taşgetiren

Ömer Taşgetiren

Yazarın Tüm Yazıları >

'Tanınma siyaseti' İslam'ı kapsayacak mı?

A+A-

Filozof Charles Taylor'ın kullandığı ve popülerleştirdiği "tanınma siyaseti" (politics of recognition) kavramı bir süredir dünya genelinde demokrasilerin meşruiyetlerini inşa ederken referans almaları gereken temel bir unsur olarak öne sürülüyor ve tartışılıyor.

Taylor, çok-kültürcü politikaları gerekçelendirirken, insanların kimliklerinin başkaları tarafından tanınmasının temel bir ihtiyaç olduğu fikrini öne sürüyor, ve bu kimlikleri tanımamanın 'insan haysiyeti' düşüncesiyle çelişeceğini, ve kimlikleri tanınmayan insanlara bir baskı unsuru haline geleceğini ifade ediyor. Taylor, bu argümandan yola çıkarak, grup haklarına ve farklılık siyasetine şüpheci yaklaşan liberalizmi eleştiriyor, ve liberal demokrasilerin farklı kimlikleri tanıyarak, 'tanınma siyaseti'nde mesafe kat etmesini savunuyor.

Ne var ki, birçok insan hakları savunucusunun benimsediği ve çeşitli grupların haklarını savunurken kullandığı bu teorik çerçeve, dinlerin ve özelde Müslüman grupların taleplerinin devletler tarafından ne kadar tanınabileceği ve bunlara ne ölçüde cevap verilebileceği sorusuna geldiğinde sekülerizm ve liberalizmin katı duvarlarına çarpıyor, ve dindar insanların 'tanınma talepleri' sekülerizmin ruhunu bozar, ya da liberal insan hakları anlayışıyla uyuşmaz gibi iddialarla kapı dışarı ediliyor. Etnik, dilsel azınlıklar, kadın hakları, ve eşcinsellerin konumu gibi konularda aktif bir savunma içine girenler, İslam'ın tanınması meselesine geldiğinde dışlayıcı pratikler ve söylemleri sahiplenmek konusunda tereddüt etmiyorlar. Amerika'da, Avrupa'da ya da Türkiye'de İslamofobik söylemler o kadar sorgulanmadan kabul edilir hale geldi ki, bir Müslüman'ın kamusal alanda konuşurken nerdeyse önce 'Müslüman olduğu için özür dilemesi' ve 'suçsuz' olduğunu ispatlaması, ve aslında isteklerinin kimseyi üzmeyecek, kırmayacak şeyler olduğunu ve küçük gettosunda sessizce yaşamak istediğini söylemesi gerekiyor!

Bütün bu dışlayıcı süreç içerisinde en ironik ve paradoksal olan taraf şu ki, liberalizm ve sekülerizm dinlere ve özelde İslam'a karşı uyguladığı kapı bekçiliğini demokrasinin selameti ve istikrarı açısından yaptığını iddia ediyor. Oysa kimse büyük bir toplum kesiminin talep ettiği bir şeyi dışlamanın ne kadar demokratik bir davranış olduğunu en başta sorgulamıyor bile. Taylor'ın kavramlarıyla ifade edersek, dinsel kimlikleri tanımamanın dindar insanların hayatlarında oluşturabileceği sorunlar göz ardı ediliyor ve bu baskı sürecinin dindar insanlara uyguladığı ayrımcılık ve dışlama hasıraltına itiliyor.

DİNDARLARIN TANINMA ÇABASI

Buna paralel olarak, insanlar 'liberal demokrasi' kavramını sorunsuzcasına kullanıyor, ve 'liberal' ve 'demokrasi' kavramları bir araya getirildiğinde hangisinin hangisini dönüştürdüğünü mütalaa etmiyor. Bireyciliği ve bireyin haklarını savunan bir ideoloji olarak 'liberalizm'le, halkın benimsediği değerlere bağlı olarak liberal ya da liberal olmayan bir şekilde tezahür edebilecek bir kavram olan 'demokrasi' arasındaki gerilim fark edilmiyor. Ve 'liberal'le 'demokrasi' kavramları bir araya getirildiğinde, liberalizmin nasıl da demokrasiyi biçimlendirici ve disipline edici, ve de liberalizmi her anlamıyla benimsemeyen bir toplumda toplumu adam etmeye yönelik bir misyon içerici bir rol oynadığı demokrasiyi sahiplendiğini iddia edenler tarafınca pek fark edilmiyor. İnsanlar, liberalizmin dünya felsefesini benimseyebilir ya da başka dünya görüşlerini sahiplenebilir. Fakat dindar insanlar 'tanınma talepleriyle' gündeme geldiklerinde bunları demokrasinin altını oyucu şeyler olarak takdim edip kapı dışarı etmek kim ne derse desin demokratik bir tavır değildir. Ve aynı şekilde demokrasilerin liberal politikaları uyguladığında 'normal' ve 'sağduyuya uygun' şekilde hareket ettiğini ifade edip, bu politikalardan ayrıldıkça da meşru olmayan bir yöne saptığını iddia etmek de Türkiye'de insanların çokça şikâyet ettiği vesayet sistemini başka bir formatta yeniden üretmekten başka bir şey değildir. Ve bu tavrın liberalizmin disipline edici ve buyurgan tavırlarından sıkılmış, başka bir dünya görüşüne bağlı insanlarca 'sahte evrensel' diye tanımlanması da haksız değildir.

Başlıkta, "'Tanınma siyaseti' İslam'ı kapsayacak mı?" diye sordum. 'Tanınma siyaseti'ni bir prensip olarak benimseyen ve savunan düşünürlerin ya da insan hakları aktivistlerinin, bir gün dindar insanların da 'tanınma' çabalarına kulak verip vermeyeceklerini zaman gösterecek. Ama şu bir gerçek ki; Fukuyama'nın tarihin sonu anlatısını benimseyip, insanları 'tarihin sonu'nda ve 'tarihin ortalarında ya da başında' yaşayanlar olarak tasnif edenler, ya da ortalıkta bol miktarca bulunan İslamofobik söylemlerden birini benimseyip Müslümanları 'iyi, ehlileştirilmiş Müslüman' ve 'kötü, henüz adapte olmamış Müslüman' terimleriyle tasvir edecek olanlar, dindar insanlarla disipline edici bir ilişki içine girmeye ve dindar insanların tanınma taleplerine bigâne kalmaya devam edeceklerdir.

Bütün bu söylenenler, Türkiye'nin demokratikleşmesiyle ilgili tartışmaların içeriğini yeniden tanımlama amacını güdüyor. Acaba bunca demokratikleşme tartışmalarına rağmen Türkiye'de derinleşen nedir, demokrasi mi, liberalizm mi? Türkiye'de demokratikleşme denince bu, hangi konuları kapsıyor ve hangi konuları dışta bırakıyor? Etnik kimliklerin tanınmasını tartıştığımız kadar İslam'ın tanınmasını tartışıyor muyuz? Türkiye'deki iktidar gerçekten Türkiye'de dindar halkın geçmişten getirdiği taleplerine tercüman olabiliyor mu, yoksa Cumhuriyet sonrası oluşan modernist statükonun salvolarına teslim mi oluyor? Bu yazı, bütün bu sorulara tatmin edici cevaplar verilmediği sürece, Türkiye'nin demokratikleştiği söylemlerine şüpheyle yaklaşmayı öneriyor. "Tanınma siyaseti İslam'ı kapsayacak mı?" sorusu cevaplanılmayı bekliyor.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT