Taksim meydanının vicdanı

03.05.2010 12:11

Mustafa Karaalioğlu

1 Mayıs nihayet Taksim’de de kutlandı ve her şey birkaç saat içinde yaşandı bitti. Ne korkulan olaylar yaşandı, ne de yıllardır Taksim’i kutsallaştıran örgütlerin hayal ettiği bir mucize oldu.

Türkiye’nin yasaklarla yaşamasının  kural olmadığı, zaruret hiç olmadığı bir kez daha görüldü.

İlk defa da olmuyor bu...

TRT Şeş’in yayına geçmesi, 1 Mayıs’ın bayram ilan edilmesi, Nazım Hikmet’e vatandaşlık verilmesi, Madımak’ın kebapçı ayıbından kurtulması, Romanlara vatandaş muamelesi yapılması... Ya da Meclis’ten sessiz sedasız geçen Kürtçe propaganda hakkı. Taksim’deki miting böyle bir şeydi; bu zincirin hak edilmiş bir halkasıydı.

Onyıllardır yasaklanan ve yasaklanması rejimin teminatı gibi yutturulan ne kadar vak’a varsa birer birer kanat takıp özgürleşiyor. Türkiye yasaklarından arınıyor. Her yasak kalktıkça görülüyor ki demokrasi ve özgürlüğü teneffüs etmek bu ülkeye daha çok yaraşıyor.

Çünkü, kalkan engeller toplumdaki “sen-ben”i ve “biz-öteki”yi de silip süpürüyor.

Solcu şaire vatandaşlık verilmesi sağcıları sokağa dökmüyor. Alevi açılım sünnileri kızdırmıyor, Taksim’e izin verilmesi o meydana gitmeyenleri öfkelendirmiyor, Kürtçe üzerindeki yasakların kalkması Türkleri deli etmiyor. Ahmet Kaya’nın hatırasından özür dilenmesi  Hasan Mutlucan’ı sevenleri yasa boğmuyor.

Kalkan her yasak, açılan her kapı toplumun hücrelerine sinmiş düşmanlığın bir parçasını da alıp götürüyor. Bir kesimin rahatlığı için başkalarının sıkıntı içinde, kısıtlamalarla, baskıyla yaşamasına gerek olmadığı anlaşılıyor. Tam tersine, herkesin rahatı için herkesin aynı özgür havayı teneffüs etmesi gerektiği anlaşılıyor.

İşte burada biraz duralım...

Zira, şimdi herkesin bir başkasının sorununa dürüstçe bakabilmesinin, kendisi gibi olmayanı anlamasının zamanıdır.

1 Mayıs’ta Taksim’i haklı olarak isteyenlerin; kanlı 1 Mayıs’la yolu açılan 12 Eylül’un bizlere dayattığı anayasaya karşı tavır koyabilmesinin zamanı... O anayasanın değişim çabasına demokrat bir tavırla yaklaşabilmesinin zamanı. “Benim demokrasim bana yeter. Başkasından bana ne” demeden, dürüstçe.

Mesela, Alevilerin bin yıllık mağduriyeti için adım atılırken, bu hakkı savunanların bir an durup çağın en saçma ve acımasız yasağı olan başörtüsü için de birşeyler söylemesinin zamanı... Nazım Hikmet’in mezarını kendi topraklarına davet eden Türkiye’de birilerinin de çıkıp bu toprakların bir yerinde meçhul bir göğün altında yatan Said-i Nursi’nin mezarı için birkaç cümle olsun sarfetmesinin tam zamanı.

Herkesin kendi derdine değil, bir başkasının derdine de; sırf insan hakkı için, sırf bir arada yaşama ideali için, sırf demokrasi ve hukuk için yanabilmesinin zamanı.

Yıllardır, insanlar “Hangi dünyaya kulak kesilmişlerse ötekine sağır”dılar. Şimdi, yavaş yavaş bir dünyadan başka dünyaların da sesi duyulmaya başladı.

Sıra, hükümeti-devleti aşarak sokaktaki insanın kendi vicdanına düşen payın hakkını vermesine geldi. İktidar iyi kötü, eksik fazla bazı yasakları kaldırıyor da toplum ne yapıyor; kendisi gibi düşünmeyene demokrasinin ne kadarını layık görüyor. Ne kadarını?

Dünyasında yasak olan ister sağcı, ister solcu, ister dindar, ister dinsiz olsun;  ister de Türk veya Kürt, birbirlerinden farkı yoktur. Yıllardır, bayram alanı kapatılan, şairi hani ilan edilen, kıyafeti yasaklanan, eğitimi engellenen, diline kelepçe vurulan herkes görünmez bir parmaklık arkasında bir arada ama bakışlarla üretilen öfkeyle yaşıyordu.

Şimdi, yasağı kalkan o parmaklıklardan sıyrılıp çıkıyor. Hakkaniyet hala parmaklık arkasında olanı unutmamaktır. Demokratlık da...

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim