Taksim-Gezi Parkı Amel Defteri Soldan mı Verilecek Yoksa Sağdan mı?

26.06.2013 06:09

M. Said İpek

Sayın Dücane Cündioğlu;

Neredeyse 15 yıldır sizin yazdıklarınızı takib etme fırsatım olmadı. Geçen süre zarfında, kültürel zenginliğinize zenginlik katmış, mânâ âleminin ufuklarında attığınız kulaçlarla “A’raftayım, ve yalnızım.” noktasına kadar gelmişsiniz. Yazılarınızla sizi Kur'an eksenli güzel çalışmalarınızla tanımıştım. Son zamanlarda Y.N. Öztürk'le aynı kefeye konduğunuzu görünce, “…bu kadar yılda ne oldu da böyle bir aynîleşme olmuş olabilir?!” diye sordum kendi kendime... Bir gezinti yaptım; bu iddianın sahipleri doğruyu mu söylüyor diye...

Hira ve Sebat dergilerinde yazdığım yıllarda (İdris Çeliker ve daha başka imzalar da dahil) toplumun muhtelif kesimlerinin ilginç tepkileriyle karşılaşır ve sürekli gözden geçirme yoluna giderdim. Esasen ortaya konan her tez, karşıtları tarafından cerh edilmedikçe sağlam dayanaklara kavuşup sağlam bir temele oturamaz. Kur'an'ın üslûbundan hatırlarsınız, meydan okuyuculuğu... Eğer doğru sözlü iseniz, getirin delilinizi!.. Zât-ı Zülcelâl Hazretleri, bütün o kudretine, yenilmezliğine, kibriyâsına rağmen, kendini sorgulatma özgürlüğü vermiştir insana...

‘Cündioğlu'ndan Taksim Manifestosu’ serlevhasıyla yayınlanan merkumeniz, çok geniş kapsamlı bir muhtevâya sahip ve bu yüzden de birkaç satır ile yorum yapmak imkânsız... Felsefe, mimârî, irfan, şeriat, modernleşme, nefsin mertebeleri ve daha pek çok konuyu ihtivâ ediyor.

Bütün bunları gördükten sonra, isminizi Y.N. Öztürk'le yanyana zikredenlerin birkaç cümleye takılıp aceleci bir tavırla yargıya ulaştıkları kanaatine vardım.

Elbette ki, yazdıklarınızdaki manâ derinliği, herkesin kulaç atamayacağı okyanuslara dalışı gerektiriyor.

“Ah, kibir ve tekebbürün hâlelediği düşünce ve davranışlara yine kibirle karşılık vermekten ne de hoşlanır şu insan nefsi! Hitabetin şehvetine kapılmaktan meselâ, hele hele göze göz, dişe diş keskinliğinde nârâlar savurmaktan!”

Bu cümlelerle hakikatte çok zarif nüktelere işaret etmişsiniz ve merkumenizin pek çok yerinde bu denli zarif nüktelere sık sık rastlamak mümkün...

Lâkin, okuma boyunca, hep bir boyutun gözardı edildiğini hissettim ve bu, bir tür açlığa dönüştü.

Nihayetinde, sizi suçlayanlarla aynı kanaate ulaşamadım ve ancak, gözardı edilmiş boyutun (veya nüktelerin) hatırlatılması bâbından şu haşiyeyi yazmaya karar verdim.

Bilirsiniz, Kur'an eksenli İslâm düşüncesi bir bütünlük arzeder. İsteyen istediği gibi kendine çekiyor olsa da, doğru olan bu değildir.

Nefsin letafet ve nezâkete ulaşmasının yanında dişe diş göze göz kısas emri de vardır. “Kısasta sizin için hayat vardır.”

Biliyorum, pek çok müslüman, küçük cihadı büyük cihada tercih eder; yere devirdiği pehlivanın tükürmesi üzerine, nefse uymamak adına onu öldürmekten vazgeçmeyi pek az kimse düşünür. Zaten bugün müslümanlar olarak bizler, böylesi bir ahlâka sahip olabilse idik, Hayber'in kapısını indirmek şöyle dursun, milyarların yürek kapılarını indirmeyi bile başarırdık. Lâkin, realite ve imtihânın mantığı perspektifinden baktığımızda, olmayan bir şeye öykünerek varolanı hiçe saymayı veya yitirmeyi göze almayı kabullenemeyiz.

İslâm düşüncesinde, şeriat+tarikat+hakikat üçlüsünden birini eksik aldığımızda, zulüm başlar. Veya şeriat+irfan+hakikat de diyebiliriz bu üçlüye...

Kavramlara gereğinden fazla takılarak klişeleşmiş zihinlerin ajite olmaması için, herkesin kabul edebileceği, anlayabileceği biçimde söyleyecek olursak, madde ve manânın tüm vechelerine yönelik İlâhî belirlemelerin herhangi birini hafife aldığımızda, karşılaşacağımız durum dengesizlik olacaktır.

Gel gelelim, modernleşmeci, kalkınmacı müslüman mantığının karşısına çıkarken, ne tür bir önerimiz var?!

Şairâne veya filozofane bir şekilde, eleştiride bulunmak kolay... İran İslâm Cumhuriyeti'nde -ki İslâmî yönetim açısından bir tür laboratuar oldu ve oluyor- filozof ve şâir ağırlıklı küçük bir grup insan, yıllardır, modernleşmenin tezahürlerine karşı çıkıp örnek olarak Mercedes'e binmenin müslümanlara yakışmadığını, sürekli üretim, büyüme, lüks tüketim gibi ideallerin ortaya konulması suretiyle müslümanların dünyevîleştiğini sık sık dile getirirler... Ama, bunların, üretim ve büyüme olmasın, bunun yerine şu olsun dediğini görmedim. İşsizlik sorununu neyle çözecekler diye kafa yorduklarını görmedim. Arifâne bir yaşam tarzıyla insanın daha az ihtiyacı olacağını, daha az ihtiyaç için de daha az çalışmak gerektiğini, daha az çalışınca da daha az üretim ve tüketimin olacağını savunur dururlar. Sâde ve zahidâne yaşamayı, ben de bir ideal olarak görürüm. Buna diyecek bir şey yok... Bazen, insanoğlunun koca koca binalar, köprüler, yollar yaparken, nasıl da dünyada ebedî kalacakmış gibi yaşadıklarını düşünürüm. Dünyayı imâr ederken hınçla çalışan insanların, âhireti abâd etmek için neler yaptıklarına bakarım. Yaman çelişkiler dolu bir dünyayla karşılaşırım. Ama zaten imtihânın özünde yaman çelişkiler yok mu?

Allâh dilese, herkesi zengin veya herkesi fakir, herkesi akıllı veya salak yaratamaz mı?

Herkesi ârif veya filozof olarak yaratamaz mı?

İşte meselenin nirengî noktası buradadır. Burayı kaçırdığınızda, kendi manâ dünyanızı başkalarına tahmil etmeye yönelir ve bu dünyayla çelişenleri eleştirmeye başlarsınız.

İdealizminizi anlıyorum; ama başkalarını kendiniz gibi düşünmediği için eleştirirken, daha başka yanlışlara düşebildiğinizi görmüyor musunuz?

Haftalardır, Taksim'de bir sivil darbe denemesi sahnelenirken, duruşunuz, Allâh'ın huzurunda çelişkilere düşmenize sebep olmuyor mu?

Manâ dünyanızı bu denli geliştirmiş ve hattâ Mansur'a kadar uzanmışken -ki ben bunu çok büyük bir kazanım olarak görüyorum- sizin de manâda derinleşmiş diğer bazı kişiler gibi (Fethullah Gülen ve Ali Bulaç gibi sözgelimi), evleviyyetler ve evveliyetler silsilesinde yaman bir mantık yanlışına düşmeniz, sizce bir eksiklik değil mi?

Muhterem Fethullah Gülen, ehli tarafından bilinir ki, ilmiyle, irfanıyla fikrinin letâfet ve zerâfetini, bir ipek kozası oluşturma ustalığıyla geliştirmiş ve bu yolda büyük adımlar da atmıştır. Ancak 28 Şubat sürecinde de olduğu gibi, İslâm'ın maslahat kuramına ters düşen çıkışlarıyla, pek çok müslüman kesimin tepkisini çekmiştir. Kimi tepkiler rijit ve haksız olsa bile, sonuçta insanların vicdanını incitmiştir.

Gönül ister ki 5-10 yol kesici veya gaspçı yolumu kesip beni ve eşimi hırpaladığında, oradan geçen Fethullah Gülen Hocaefendi, bir müslüman kardeşim olarak yardımıma koşsun, beni o eşkiyanın şerrinden kurtaramıyorsa bile, en azından bana destek olsun. Öyle bir durumda iken, bunu yapmak yerine, Hocaefendi kalkıp bana tezhib-i nefs dersi verecek olursa incinirim. Önce beni zulümden kurtar, sonra ne istiyorsan kabulümdür. Aksi takdirde vicdanım yara alır ve kardeşlik duygularım hırpalanır.

Evet...

Şehirden kente dönüştürmeye, betonlaşmaya, manâyı maddeye feda etmeye karşı çıkalım; ama bundan daha öncelikli durumlar olduğunda onun da gereğini yapmak müslüman olmanın gereği değil midir?

Meşhurdur, özetle ve mazmunuyla geçeceğim; Hz.Hüseyin'in şehid edildiği dönemde, bir müslüman âlime sivrisinek kanının hükmü sorulduğunda verilen cevap çok manidardır: Peygamber'in torununun ve yanındakilerin pâk ve masum kanları dökülüyor, sesiniz çıkmıyor da, sivrisineğin kanının hükmünü mü soruyorsunuz?

Taksim'de meselenin üç-beş ağaç veya sizin de isâbetle işaret ettiğiniz betonlaşmaya karşı çıkmaktan ibaret olmadığını herkes biliyor, görüyor.

Hakk kelimeyle bâtılın murâd edildiği böyle bir şartlar manzumesinde, “Savaşı durdur!” diye Hazret-i Ali'nin (devirdiği pehlivanın tükürüğüne afv ve ihsanla karşılık veren böyle bir arınma abidesinin) boynuna kılıç dayayıp Malik Eşter'i son darbeyi vurmaktan alıkoyan Haricîler nerede hata yaptı?

Hangi suçları işlediler de, fitnenin kalıcılaşmasına katkıda bulundular?

Kerbelâ hadisesinin tohumları işte böyle fitne zamanlarında atıldı. Müslümanlar çok yanlışlar yaptılar maalesef...

Bugün de farklı değildir. Allâh, aynı Allâh'tır... İmtihân da aynı imtihân... Allâh'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın!..

Ve bizler duruşlarımız ve tutum alışlarımızla sınanıyoruz.

Bugün Taksim'den benim aldığım mesaj, Allâh'ın yarattığı tabiata sahip çıkma mesajı değildir. Şairâne bir üslûb ile beton şehre manâ katma ve irfanla yoğurma arayışı değildir.

Tayyib Erdoğan'ın kimine göre kibir ve kimine göre dik duruşuna karşı geliştirilmiş bir ‘Hakk'a ve tevazu'a davet’ mesajı değildir.

Ya nedir?

İrfanla otoritenin veya ma’rifetullah ile siyâsetin birbirinden iyice ayrılmasıyla izmihlâle doğru sürüklenen bir imparatorluğun bakiyesi üzerinde kurulmuş bir azınlık diktasını, bir zulüm düzenini, hoyratça tüm İslâmî değerleri ayaklar altına alan müstemleke temsilciliğini geri getirme çabasının tezahürüdür. Bunu görmemek basiretin körelmesidir.

Oysa Muhterem Fethullah Gülen, fıkıh usûlünü de çok iyi bilir, irfanı bildiği gibi; tarihi de çok iyi bilir, siyâseti bildiği gibi...

Gerçi, bu dostlar, son günlerde ‘Erdoğan'ı yeme operasyonu’nda tarafsız kalmanın doğru olmayacağı kanaatine ulaşmış bulunuyor. Ancak vicdanlarda bırakılan yaralar kabuk bağlayacak mı?!

Neden?

Neden müslümanlar, bir meyveye sahip çıkalım derken, o meyvenin durduğu ağacın altına testereyi dayayanı görüp te ona engel olmaz?!

Niçin tarih tekerrür etsin?!

Sayın Cündioğlu!..

Eğer gerçekten, Tayyib Erdoğan'ın tevazu' sahibi olmasını istiyorsanız, bugünkü durumda yalnız bıraktığınızda, yarın ona söyleyecek sözünüz kalmaz.

Bir insanı yere yıkmak için onca eşkiya toplanmışken, sen niçin saçını iyi taramadın denmez!

Elbette ki tezhib-i nefs, Kur'an'ın ahlâkıyla ahlâklanmak başta olmak üzere pek çok manâ âlemine ait faziletin (erdemin), betondan da, iktidârdan da daha önemli olduğunu biliyor ve buna inanıyorum. Ama eğer içinde oturacak bir evin yoksa, “Acaba evin hangi köşesinde tezhib-i nefs ile uğraşayım?” diye düşünmek veya söylenmek veya bununla uğraşmak abestir.

Adını doğru koyalım; kimileri beğenmese de, Tayyib Erdoğan'da simgeleşmiş AKP, bugün hoyratça zulümlere uğramış, elindeki Kur'an'ı suç unsuru sayılmış, mağduriyeti bir asra yaklaşmış müslümanların tarafındadır.

AKP'ye, yöneticilerine, Recep Tayyib Erdoğan'a eleştirilerimizin olması, kimi yönlerini İslâm'la bağdaştıramıyor olmamız mümkündür.

Ama “Başörtüsü teferruattır.” diyen bir fıkıh bilgininden, teferruatı usûle fedâ etmemesini beklemek gerekmez mi? Bu sözün söylendiği zaman da, çoğunluk, bu sözün derin manasını anlamadı. Hem siyasî idi ve hem de fıkha dayanıyordu. Zamanlaması isâbetli değildi ve mecburiyet karşısında söylenmiş bir sözdü; ama doğru bir sözdü. Ayaklar altına alınan usûlümüzün (dinin esaslarının) karşısında başörtüsü teferruattır; tam da 28 Şubatçılar’ın İslâm ve Kur’an’a karşı topyekûn bir savaş başlattığı dönemde, bir usûl-i fıkıh inceliğini hatırlatmak, çok zekice olsa da, kendini Allâh’a adamış bir fıkıh bilgininin sözlerini milyonlarca müslüman, böyle mi anladı?! Fıkıh önderlerinin davranışlarını örnek almak gerekmez mi idi? 28 Şubat canavarlarının şiddetli öfkesini bir nebze hafifletmek için milyonlarca müslümanın vicdanına atılmış bu çentik, her ne kadar İslâm’ın mantığından yola çıkmış ise de, bir bütün içinde değerlendirildiğinde, zamanlaması yanlış bir sözdür.

Oysa bugün, tam da bu mantığın işletilmesi zamanıdır.

Ayyaşa ayyaş, çapulcuya çapulcu demek, teferruattır. Başbakanı bu sözleri söylediği için eleştirmenin zamanı şimdi değildir. Evet, İslâm ahlâkı bize ayyaşa ayyaş demeksizin, ayyaşı ayyaşlıktan kurtarmaya sevk eder. Cami duvarına pisleyeni sopalarla dövmeden güzellikle yanlışının farkına vardırmaya sevk eder. Taksim’deki eylemleri sırasında, biber gazından kaçmak için câmiye sığınarak, ömürlerinde bir kez olsun, ezkaza, Allâh’ın evine girenleri, girerken de ayakkabılarla üzerinde namaz kılınan halılara basmalarını, alkol almalarını (ki henüz tartışma konusudur ve ispatlanmayı bekliyor; ama alkol aldıklarını varsayarak söylüyorum) ve hattâ Allâh’ın evine karşı hürmetsizlik yapmalarını linç etmeksizin doğru yola çağırmaya sevk eder. Ancak İslâm’dan bîhaber bedevîlere karşı takınılacak tutumlarla, bilerek, kinle ve nefretle saldıranlara karşı takınılacak tutumların bir olamayacağını da İslâm ahlâkı vaz’eder. Yani üzerinde namaz kılınan halılara ayakkabıyla basmanın saygısızlık olduğunu, bu ülkede bilmeyen kaç kişi var?! Fail-i mechul cinâyetlerin bol miktarda işlendiği Diyarbakır’da görev yapan alnı secdeye gitmemiş polisler bile biliyordu bunu… Ve böyle saygısızlıkların yapılmaması hususunda uyarıldıklarında, özür dileme inceliğini gösterebiliyorlardı.

Tezhib-i nefs, müslüman nesillerin imânının varlık-yokluk savaşıyla karşı karşıya olduğu böyle bir zamanda teferruattır. Elbette ki o olmadan tek başına imân yeterli değildir. Ve gücü yetenlerin, aklı erenlerin her fırsatta bununla uğraşmaları lâzımdır.

Ancak, İslâm'ın, müslüman halkın inancının esasları tehdid altındayken, teferruata mebnî olarak, al bir darbe de benden şeklinde algılanabilecek her türlü hareket yanlıştır.

Benim evim yanıyor, biri kalkmış, niye boya-badana ile meşgul değilsin diye soruyor.

Vicdanlar işte böyle yaralanıyor.

İşin içinde bir zihnî (veya nefsî mi demeliyim?) yanılsama var... Burası kesin...

Bilginin, bilişsel derinliğin hâlelediği bir kibir ve tekebbür olamaz mı acaba bunun sebebi?!

Anlaşılan, bütünü görememiş veya görmüş te bazı parçaları ihmâl etmişsiniz.

Şeriat olmadan nasıl ki tarikat olmazsa, müslümanların gücünün hüküm sürdüğü ortam olmadan da, imân ve irfan yeşeremez.

Daha kapatılmış binlerce ilim ve irfan yuvamızı, medreselerimizi, tekkelerimizi, kısaca İslâm'ın renklerinden binlerce rengi, tekrar hayatımıza kazandıramamışken...

Daha Diyarbakır'da darağacına asılarak şehid edilmiş Şeyh Said'in ve Bediuzzaman Hazretleri'nin cenazesini bulmaya çalışmaktan bile aciz iken...

Daha Özel Harp Dairesi'nde, kozmik odalarda, nelerin olup bittiğini tam olarak gözler önüne serememişken...

Daha zer, zor ve tezvir, Allâh düşmanlarının elindeyken...

Daha darbeciler, her gün, “…devrim yapacağız, sizleri asacağız, keseceğiz!..” diyorken...

Daha Allâh düşmanları, gün ortası müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede bir müslüman hanıma ve 6 aylık çocuğuna saldırdıklarında Bedir'deki müşrikler kadar bile insanlıktan nasibini almamışçasına en hayasızca biçimlerde ırzımıza, namusumuza ve inancımıza teaddi etme cür'etinde bulunabiliyor ve üstüne idrarlarıyla necâsetlerini bulaştırabiliyorken...

Daha mağduriyetlerin çoğu yerli yerinde duruyorken...

Allâh, Peygamber aşkına!..

Kimin derdiyle dertleniyorsunuz?!

Sayın Tayyip Erdoğan'ın

gururu diye telakki ettiğiniz görüntü, celâdet olamaz mı?

Ve bir müslüman yönetici, basiret ve ferasetin yanında, celâdet sahibi olmalı değil mi?

Allâh'ın cemâlî isimlerinin tecellileri kadar, celâlî isimlerinin de tecellileri yok mu?

Allâh, sıcak kaloriferli dairelerde tecelli ettiği gibi, zemherirde, ayazda, Şubat soğuğunda köprü altlarında da tecelli etmiyor mu? Celâl ve Ceberrut makamında azâmet, kibriyâ ve celâdetin tecellileriyle karşılaşmadınız mı?

Evet, karşılaştınız… 4 yıl zındanda kaldınız ve Allâh’ın cemâlî isimlerinin tecellileri size sağanakla yağdığında, yüreğinize doluşan nûru izlediniz. Allâh’tan bir rahmet ve bir lütuf olarak yüreğinize Hâdî ismi, Alim ismi, Hekim ismi ve daha nice esmâ-i hüsnâ tecelli etti. Sarp yokuşu aşmamış olsa idiniz, Allâh’ın Latîf ve Kerîm isimlerinin tecellilerinin devamını göremezdiniz.

Evet… Bugün

, İslâm’ı as+kes+vur+kır+yık şeklinde formüle eden anlayışların Türkiye'de veya herhangi bir İslâm coğrafyasında hâkim olmasını elbette ki kabullenemeyiz.

Ama Allâh aşkına söyleyin, kaç kişi asıldı ve kesildi?!

Daha ne gördük ki, kalkıp Erdoğan'ın otoritesinden şikayet etmeye başlıyoruz?!

Daha darbeciler bile bu ülkede hesap vermiş değillerken...

Daha Kenan Evren gibi eli binlerce ma'sumun kanına bulaşmış bir diktatör bile elini kolunu sallayarak yeryüzünde gezip dolaşıyorken…

Daha Silivri sâkinleri, yargılandıkları darbe davalarının konusu olan senaryoların gerçekleşmesi umudunu bas bas bağırarak duyuruyorlarken…

Hangi diktatörlükten bahsediliyor?!

Bu nasıl diktatörlüktür ki, daha mağduriyetleriyle gözyaşları dinmemiş nice müslüman genç kızın yaşadığı acılara merhem bulamamış?!

Bu nasıl diktatörlüktür ki, daha Kurtuluş Savaşı sonrasında bu ülkede yaşananları masaya yatırmaya cür'et edemiyor?!

Bu nasıl bir diktatörlüktür ki, amentu şerhi gibi, halen ikide bir kurucu diktatörün adı zikredilmeden siyaset yapılamıyor?!

Bence mertlik bu değildir!..

Mert olan çıksın meydana, bir asra yakın bir zaman geçmesine rağmen, adı kamusal alanda Allâh'tan daha çok zikredilen ve -hâşâ- zülcelâl olduğuna inanılmış diktatörü eleştirsin!..

 

Adının yanına diktatör, zâlim, vatan düşmanı gibi kavramları getirmekten duyulan korkunun Allâh'ın Şedidu'l ikâb ism-i celiline duyulan korkudan daha fazla olduğu,

tanrılaştırılmış

isti'mar vekîlini eleştirsin!..

Başbakan Tayyip Erdoğan'ı eleştirmek kolay...

Çünkü Tayyip Erdoğan'ın bizzât kendisi, henüz tüm bu korkuları yenebilmiş güçte değil...

Ve maslahat gereği, mecburiyet caddesinin taşları üzerinde yürüyor.

-Hâşâ- “Allâh diktatördür.” derseniz, bu ülkede kimse sizi yargılamaz. Ama “Atatürk diktatördür.” derseniz, yargısız infaza uğrarsınız.

İnandığımız Allâh'a küfrediyorlar, Peygamberimiz'e küfrediyorlar, namusumuza saldırıyorlar, İslâm'ın cüz'î tezahürlerinden bile kin ve nefretle söz ediyorlar, İslâm’ın teferruatına bile tahammül edemiyorlar; ama buna karşılık kutsal olduğuna inandıkları tanrılaştırılmış kişi hakkında bırakın küfür ve hakareti, hakikatlerin bile ortaya çıkmasına karşı öyle bir irrite oluyorlar ki, ellerinden gelse, en büyük parçamız kulağımız olur!..

Siz, elbette ki manifestonuzda, Tayyib Bey için diktatör ifadesi kullanmış değilsiniz; ama şurası bir gerçek ki, manifestonuzun gölgesi, Tayyib Bey'e diktatör diyenlerin tarafına düşmüş biraz…

İslâm'a ve İslâm'ın tüm tezâhürlerine karşı kuduruk bir kin ve nefretle bakan, “Devrim yapacağız, sizi asacağız, keseceğiz!” diyen dünyâ ve âhiret eşkiyası gürûh ile hatta 10 hertzlik bir benzeşme ile dahi hemsedâ olmayı hangi mantığa, hangi Kur'an anlayışına sığdırabiliyorsunuz?!

Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, bugün Sayın Tayyib Erdoğan’a karşı iktidâra talip olanlar ve bunun için herşeyi göze alanlar, İslâm'ın hiç bir rengine müsamaha ile bakmayanlardır. Mecbur kaldıkça açık gri tonları benimseyen, ama gücü yettikçe en açık rengine bile tahammülü olmayanlardır.

Basiretli ve ferasetli müslüman, önüne çıkan çatal yollarda, Kur'an'ı ve İslâm'ı ölçü alır.

Şairâne ve arifâne bir edâ ile Kur'an ve İslâm'a ters düşmenin kendisi, gurur ve kibirden ileri gelir.

Nasıl ölçüp biçtiğimiz çok önemlidir.

Yarın huzur-i İlâhî'ye çıktığımızda, dayanaklarımız ve delillerimizle sorgulanacağız.

Yazdığımız her kelimenin hesabı sorulacaktır. Hangi delile dayandığımız sorulacaktır. Allâh bu kadar özgürlükçüdür. Ne yaparsan yap özgürsün; ama yaptığının kabul edilecek bir delili olmalı!.. Kabul edilecek deliller de Kur'an'da ve Peygamber aleyhisselamın sünnetinde vardır. Biraz daha yerden ayağımızı kesersek (topraktan uzaklaşıp maverâî ruha yakınlaşırsak) yüreğimizde delilleri buluruz.

Biliyorum, pek çoklarına tuhaf gelecek; belki Hallac-ı Mansur'a yönelen tekfirler, bana da yönelecektir; belki kimileri beni Allâh’ın azâmet ve kibriyâsına karşı isâe-i edeb ile suçlayacaklardır; ama size bir çağrı yapmak istiyorum buradan!..

Gelin, Allâh'la empati yapın!..

Tekfir furyasına aldırmayın!..

Sizce Allâh, Taksim'de halkın huzurunu kaçıranlardan mı râzıdır, yoksa Tayyib Erdoğan'dan mı?!

Evet böyle bir soru o kadar zordur ki, çok azı müstesnâ, müslümanlar, böyle bir soruyu bile bir müslümana yakıştırmazlar. Nerede kaldı ki, soruya cevap arasınlar!..

Ama Allâh, o denli güçlü ve otorite sahibidir ki, bundan alınmaz, gocunmaz ve gazablanmaz. Bizzât Zât-ı Zülcelâl Hazretleri, Kur'an'da meydan okumuyor mu?

Eğer kendinden korkusu olsa, böyle bir meydan okumaya girişmez, ki, bunu düşünmek bile abestir.

Allâh şehirden uzak mı? Allâh, Taksim’den, Gezi Parkı’ndan uzak mı?

Kimileri diyecektir ki, kendimizi Allâh’ın yerine koyamayız. Tabii ki koyamayız, ama böyle bir hipotezle mantık kurgusunu kurabiliriz.

Merkez Efendi’ye soruldu: “Allâh’ın yerinde olsa idin, ne yapardın?” “Herşey kendi merkezinde olurdu.” diye yanıt verdi. Ondan sonra Merkez Efendi diye şöhret buldu.

‘Belki bir gün hidâyete erer diyerek, kâfiri, zâlimi, despotu hoş görmek ve kibârca davranmak’, Allâh’ın yerine kendini koyup her şeyi merkezinden uzaklaştırmak ve Merkez Efendi’nin irfanından nasibini almamaktır. Allâh, Ebi Leheb için “Elleri kurusun!..” diye buyurduğunda, biz kalkıp kendimizi Allâh’ın yerine koyarak, “Böylelerine “Elleri kurusun!..” demek yanlıştır, belki bir gün hidâyete erer!!!” dersek, Allâh’a karşı bir delilimiz olur mu? Allâh’ın âyetleri kimilerini irrite ediyor diye, bunları değiştirecek miyiz? Daha nazik ve daha kibâr bir Kur’an mı sipariş edelim?

Kulaklarımda, Osmanlı’nın son demlerinde, tellalların sokak sokak dolaşarak “Ey ahaliiiiiiii, duyduuuk duymadıık demeyiiin!.. Padişahın fermanıdıııır!.. Bundan böyle gâvura gâvur denilmeyeceeeek!..” diye bağırmaları yankılanıyor. Peki ne diyeceğiz?! Gâvur kelimesinin unutturulması çok uzun bir süre aldı, ama padişahın fermânı tuttu ve artık gâvura gâvur demiyoruz.

Merkez Efendi gibi olamayacaksak, o zaman kendimizi Allâh’ın yerinde varsaymamız zulümdür. Çünkü bazı şeyler merkezinde olmayacaktır besbelli!..

Baksanıza, bugünlerde el üstünde tutulan anlayış, Kur’an’ı redakte etme, kibarlaştırma, daha naif hale getirme anlayışıdır. Yani kimileri Allâh’ın yerinde olsa, Allâh’ın âyetlerine sansür uygular; nezâkete ya da daha vulgarize bir deyimle sosyeteye uymayan âyetleri ya Kur’an’dan çıkarır veya taltîf eder.

Kimilerine göre, akrep bizi ısıracağı zaman akrebi öldürmek yerine “Sayın akrep, lütfen ısırmayınız!” demek; despot darbeciler sokakları ısıttığında bunlara karşı koymak yerine “Sayın darbeciler, lütfen rahatsız olmayın, aman efendim zahmet buyurmayınız, ben kendim kendimi deviririm!” demek; fitnecilere “Sayın fitneciler, siz haklısınız!” demek İslâm’ın ahlâkının tecellisi gibi görülüyor. ‘Tezhib-i nefs ve tevazu’dan anlamamız gereken bu mudur?

Allâh adına, Allâh’a rağmen, Allâh’ın âyetlerini evirip çevirme hakkını kendimizde gördüğümüzde, bu, müstekbirleşmenin alâmetidir. Nefis işte böylesine girifttir. Nereden nereye geldiğimizi, her dâim test etmeli ve murakebe ile kontrol etmeli ve müşârete ile kendimize sınırlar koymalıyız. Aksi takdirde Merkez Efendi gibi olamayız. Ve tüm bunları doğru kabul ettiğimizde, o zaman, Allâh’ın adâleti de -hâşâ- adâlet olmaktan çıkar.

Şimdi huzur-i ilâhîde kurulmuş mahkemede, Dücane Cündioğlu, Fethullah Gülen, Ali Bulaç, Tayyib Erdoğan ve bilumum Taksim eylemcilerinin geçici olarak yargılandığını varsayalım.

Bu varsayıma dayalı bir canlandırma/animasyon oluşturalım zihnimizde...

‘Büyük Buluşma’da olduğu gibi...

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi, muhterem Dücane Cündioğlu kardeşimizi, muhterem Ali Bulaç kardeşimizi, Kur’an’ın bize kardeş kıldığı muhterem Başbakan’ı ve Taksim eylemcilerini ve destekçilerini ‘Büyük Buluşma’ya çıkaralım!.. (Muhterem STV yetkililerinden istirhamımdır.)

Bu canlandırmayı yapan herkes kendini ahkamü'l hâkimîn makamında görsün... Her şeyi bilen, herşeyden haberdar; âlim ve habir olan varsaysın kendini...

Hem 28 Şubat'ta neler yaşandığını biliyor, hem tanrılaştırılmış zülcelâl olduğuna inanılan kişinin neler yaptıklarını... Devlet arşivlerinde saklı olan tüm cinâyet, katliam ve zulümleri... İngilizler'in marifetiyle bu ülkeye vekîl gibi tayin edilen diktatörlüğün, Kur'an ve İslâm'a karşı işlediği cinâyetleri... Kur’an ve İslâm, Allâh’ındır, bizi ilgilendirmez diyecek olanlar da insanlara karşı işlenen cinâyetleri düşünsün.

Taksim'de toplananlardan bir grubun bir müslüman hanıma yaptıkları iğrenç saldırıyı...

Erdoğan'ın ve adı geçen diğer herkesin tüm günahlarını ve sevaplarını...

Gizli odalarda işkencelere uğramış nice mazlumları...

Arşı titreten feryatları...

Mağaralarda korkuyla Kur'an öğrenmeye çalışan çocukları ve onlara öğretmeye çalışan büyükleri...

Alkolü teşvik eden ulusal sarhoşlaşma histerisinin her türlü tezahürünü...

Yahu birader, böyle bir mahkeme kurulup Taksim dosyasının görüşüldüğü duruşma başladığında; “Dün ne işte idiniz?” diye sorulmayacak mı?!

“Taksim olaylarında neler yaptınız?” diye sorulmayacak mı?!

Siz diyebilir misiniz ki, “Eh, Tayyib Erdoğan ayyaşlara ayyaş dediği için ben böyle taraf oldum!..”

Siz diyebilir misiniz ki, “Eh, Tayyib Erdoğan çapulcuya çapulcu dediği için ben böyle tavır aldım!..”

Ya da diyebilir misiniz ki, “Eh, Tayyib Erdoğan çok otoriter davrandığı için ben böyle rahatsız oldum!..”

Ya da, “Tayyib Erdoğan sert konuştuğu için kızdım.”

Ya da, “Tayyib Erdoğan tezhib-i nefsi yeterince yapmadığı için böyle davrandım.”

Yahu Allâh aşkına, o mahkemenin hâkimi basmaz mı tokadı?!

Demez mi ki, “A benim saf kulum!.. Bunu görürsün de, diğer tarafın pisliklerini niçin görmezsin?!”

Demez mi ki;

“Bu kulum (Tayyib Erdoğan) evet sevablarıyla beraber hataları da olan bir kulumdur. Ama bunun alnı şu kadar defa secdeye gitmiştir. Yüreği müslümanlar için yanmıştır. Müslümanların derdiyle dertlenmiştir. Müslümanlara izzet kazandırmak için elinden geleni yapmıştır. Diktatör kuluma laf söyleyememiştir, ama gücü yetseydi, o diktatör kuluma ne yapacağını da ben bilirim, siz bilmezsiniz. Nasıl ki melekler Âdem'i yarattığımda, geleceği bilmiyor idiyseler, siz de Tayyib kuluma daha çok güç verdiğimde neler yapacağını bilmezsiniz. Bu kulumun gönlü benden yanaydı. Benim adımı daha çok anardı. Bu kulum, müslüman kullarımın arasında kan dökülmesine karşı çıkardı. Mazlumlara koşmaya çalışırdı; ama siyonist ve emperyalist kullarım hep onu sınırlandırmaya çalıştıkları için güç yetiremedi. Darbeci kullarım, bana kulluk etmek yerine şeytanı rehber edindiler ve hep Tayyib kulumu tehdid ettiler. Kaç defa onu öldürmeye kalktılar. Zaman zaman, sahip olduğu gücü benim verdiğimi unutup tekebbüre kapıldığı oldu, ama alnı secdeye değdiğinde, kendini Ben’im celâl ve şevketimin karşısında hor ve hakir gördü. Gücü yettiğince, evinde hastası olana yardım etti, hortumcuların hortumunu kesti, buradan artakalan paralarla IMF'ye olan borçları ödedi. Siyonist ve emperyalist kullarım tüm bunları çekemediler.

Şimdi sen, ey Fethullah Gülen kulum!..

Senin o kadar hizmetlerin var, o kadar kulumun alnının secdeye değmesine vesile oldun. İmânlı gençlerin yetişmesi için çalıştın çırpındın... Evlenmedin, rahatına bakmadın, geceni gündüzüne kattın... Evlat, torun sahibi olmadın... Bunca fedâkârlık yaptın... Ben de sana verdikçe verdim. Sana imân verdim, irfan verdim, ilim verdim, cehd ve takvâ verdim... Ayağın her tökezlediğinde yanıbaşındaydım. Gaflette olduğun her ân seni koruyan ve gözeten Ben'dim. Düşmanlarına karşı seni koruyan Ben'dim. Çok az kimseye nasib olan ni'metler verdim. Kalp gözünü açtım, ferâset ve basirette öncülerden olasın diye... Peki hangi delile dayanarak, Tayyib kulumla aynı safta benim düşmanlarıma karşı duracağına, aykırı sesler çıkardın?! Niyetinin kötü olmadığını biliyorum; ama sakın Tayyib kuluma karşı kıskançlık seni bu durumlara sürüklemiş olmasın?! Senin yapabileceğin bu muydu? Sen Amerika'da idin. Ben sana güç vermiştim, sayısız imkanlar vermiştim. Amerika'da tebliğat yapıp Türkiye'deki müslüman kullarımın daha da güçlenmesi için çalışıp Taksim'deki olaylar karşısında çaktırmadan da olsa destekleyecek bir tavır geliştiremez miydin? 28 Şubat'çı kullarımın sana neler yaptıklarını ve yapmak istediklerini sen Ben'im kadar bilemezsin. Ne oldu da, 28 Şubat'çı kullarımla aynı tarafa düşmüş gibi göründün ve alenî olarak tenkid etmeye başladın?! Tayyib kulumun kibir ve gurura kapıldığını düşündü isen, bunu alenî yapmak yerine, daha münasib bir şekilde yapamaz mıydın? Benim gönderdiğim Hatemü'l Enbiyâ, demedi mi ki, insanların hatasını toplum içinde yüzüne vurmayın diye?! Evet kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla hareket edin demedim, ama, kırılmış kolu bayraklaştırıp bana dost olanları küçük düşürün veya zayıflatın da demedim. Tut ki, Tayyib kulum ayyaşa ayyaş demekle veya çapulcuya çapulcu demekle hata yaptı; buna karşılık senin onu kamuya açık bir şekilde eleştirmen mi lazım idi?! Sen kime mesaj vermek istedin?! Unutma ki Ben, âlemlerin Rabbi olan Allâh'ım!.. Bâtın ve Zâhir'im... Sizin yüreklerinizde geçenleri de bilirim. Bunu bildiğiniz halde, vicdanınız nasıl elverdi de, ayyaş kelimesinden rahatsız olanlara moral vermek istercesine, onları dinlemeyi, Türkiye'deki mağdur ve mazlum milyonlarca müslümanın sesine kulak vermeye tercih ettin?! Tabii ki, Ben, tüm kullarıma karşı rahmet ve ihsân ile yaklaşılmasını severim. Ama Ben'im dinimi, Ben'im indirdiğim kitâbı, Ben'im gönderdiğim peygamberleri, hulasa sevdiğim herşeyi ayaklar altına alan, yeryüzünde diktatörlük yapan, tek parti zorbalıklarıyla Ben'im adımın anılmasını engelleyen, gücü yettiğinde darbe yapan, yetmediğinde darbe hayali kuran, yeryüzünde fesad çıkaran emperyalist ve siyonist kullarımla bir olup Tayyib kulumu, seçimsiz-sandıksız devirmeyi hedefleyen güç odaklarına az biraz yaklaşmanın da benim gazabımı celbedeceğini düşünmedin mi? Ben'den başka kime yaranman gerekiyordu ki, mesaj verme ihtiyacı hissettin?! Maslahat diyecek olursan, sen, fıkıh usûlünü Tayyib kulumdan da daha iyi biliyordun. Mefsedeti ortadan kaldırmanın evlâ olduğunu da bilirdin. Ben'im ipime sımsıkı sarılın, bölünüp parçalanmayın diye emrettiğimi de çok iyi bilirdin.

Peki ya Tayyib kuluma ben katımdan meleklerle yardımcılar göndersem ve azgın diktatörlük heveslilerinin, siyonist ve emperyalistlerin heveslerini kursağında bıraksa, o zaman halin nice olur?! Şeytan kullarım sana ne vesvese verdi de, tüm bunları düşünmeyi ihmâl ettin?! Oturdun konuştun, imâlı imâlı istişâre edilmesi gerektiğinden, dalkavuklarla istişârenin fesâdından, başkalarını dinleme faziletinden söz ettin. İyi de, Bülent Arınç kulum Amerika'da seni ziyaret ettiğinde bunları konuşmaya fırsatınız olmadı mı? Madem ki böyle fırsatınız oldu, neden kamuya açık bir şekilde, ayyaş kullarımın, darbeci kullarımın gönlüne su serpercesine eleştirmeyi tercih ettin?! Sana bağlı televizyonda, Kemal Kılıçdaroğlu kulum çıkıp canının istediği gibi konuştu. Bu revâ mıydı?! Bu kulumun Ben'im Rahman ismimin tecellileri altında yaşadığı doğru... Ben'im iznimle nefes alıp verdiği doğru... Ama sen, böyle kullarımı sırf imtihân gereği yaşattığımı bilmez misin? Bu kulumun, bugüne kadar Ben'im sevebileceğim hangi salih ameli vardı da bununla empati yapmaya çalıştın?! Ey Fethullah kulum!.. Hristiyanıyla, yahudisiyle, budistiyle, alevisi ve sünnîsiyle, yeri geldiğinde herkesle empati yapmayı biliyorsun ve hoşgörüyle yaklaşmayı biliyorsun da, neden benim Tayyib kuluma karşı böyle bir hoşgörü göstermedin?! Neden onun küçük hatalarını, başkalarının büyük hatalarından daha büyük gördün?! Şimdiye kadar Mustafa Kemal kulum hakkında hiç eleştiri yaptın mı? Amerikalı kullarım veya siyonist kullarımı eleştirdin mi? Neden senin eleştirilerin hep müslüman kardeşlerine yöneliyor da, başkalarına yönelmiyor? Senin, siyonist ve emperyalist kullarımı sevmediğini biliyorum. Ama, “… madem diktatör ve zalimleri eleştirmeye ve yerden yere vurmaya gücüm yetmiyor, en azından müslümanların da hatalarını, düşmanları sevindirecek şekilde uluorta gündeme getirmeyeyim!” diye düşünmen gerekmez miydi?! Kullarımın ayıbını örtmen daha doğru olmaz mıydı? Ama sen, âlemlerin Rabbi olan Ben'den daha çok korkmaktansa, hep hizmeti korumak adına, bu imkanları kaybetmekten korktun!.. Bu korkunun eseri olarak sürekli siyâset yaptın. Yeryüzünde ‘çapulcu’ olduğunu söyleyip böbürlenerek yürüyenler, 28 Şubat’ta, ülkenizin bankalarını talan etmediler mi? Bunlara çapulcu demeyin, diyorsun. İyi de sen hiç bu talancılara dokundurdun mu ki, şimdi, bu talancılara çapulcu dediği için Tayyib kulumu uluorta eleştiriyorsun?! Tamam, biliyorum sen nazik ve kibarsın!.. Ama unutma, eğer başkaları sana kibar ve centilmen desinler diye hakk ve hakikati eğip bükecek olursan Bana karşı yardımcı bulamazsın!.. Ben seni hizmetlerinden dolayı hoş görürüm görmesine ama, seni layık gördüğüm makamlara ulaştıramam. Hatalarından dönmezsen ve sana verdiğim kalp gözünden daha iyi istifade etmez de safını doğru belirlemezsen, bunun karşılığını göreceksin. Kullarımın sana teveccühüne sakın aldanma, mizan kurulduğunda, kullarımın sana teveccühü ile sırâttan geçemezsin!..

Ve şimdi sen Ey Dücane kulum!..

Ben sana kelimeler öğrettim, sana imân bahşettim. Kelimelerle imânını yansıtma hüneri verdim. Kur'an'ı anlama idrâki verdim. Sana felsefenin labirentlerinde korkusuzca dolaşma cesâreti verdim. Hakkettiğin kadar Ben'i tanıma fırsatları verdim. Sana pek çok lütuf ve ihsânda bulundum. Sana tabiatı sevmeyi, betonlaşmaya karşı çıkma zerâfet ve letâfetini verdim. Çoğu müslüman benim indirdiğim Kur'an'ı okumazken sen okudun. Bu yolda çok uykusuzluk çektin. Zorluklara katlandın. Beyninin çeperlerini öylesine zorladın ki, fikir sancılarıyla sabahladın. Sen görmemiş olsan da tüm beyin sancılarında Ben senin yanıbaşındaydım. Senin sapabileceğin çoğu yerde, nûrumla sana yol gösterdim. Sen farkına bile varmadan, senin imânını korudum. Pek çok yerde, yaptıklarının senden olduğu zehâbına kapılsan da, aslında sana yardım eden Ben'dim.

Şimdi böyleyken, sen oturup Taksim Manifestosu diye bir yazı yazdın. Bu yazıyı yazarken Ben hattâ yazıya dökülmemiş cümleleri bile biliyordum. Dileseydim, bunu yazmana izin de vermezdim. Ama imtihân işte... Ben kullarımı dilediğim gibi imtihân eden âlemlerin Rabbi Allâh'ım!..

Yazarken; “Öncelikle istirham ediyorum, öfke ve nefreti bir kenara bırakıp müsamaha gösteriniz, afv ediniz, rahmet buyurunuz, ihsan ediniz de öyle dinleyiniz sözlerimi, ve sakın Hakk’ın celalinden varid olan tecellilerin nefsinizi saldırılara karşı güçlendiriyor gibi görünmesine aldanmayınız da siz asıl cemalinin nefsinizdeki tecellilerini takip ediniz.

Sana öğrettiğim kelimelerle kurduğun cümleler, gerçekte, Ben'im hoşuma gider. Benim Sani’ ismimin tecellilerini yansıtıyorsun. Sanata, mimârîye, peyzaja değer veriyorsun. Latîf ve zarîf bir anlayışın var...

Daha pek çok güzel cümleler kurdun bu manifestoda... Benim rızâma uygun, indirdiğim Kur'an'la âhenk içinde...

Ancak, şunu bil ki, evvelâ Hürriyet gibi bir gazetede bunun yayınlanmasından râzı olmadım. Her kim benim âyetlerimi bu gazetede yayınlamaya çalıştıysa, hep Ben'im düşmanlarım tarafından alkışlandı. Bak Yaşar Nuri kuluma!.. Dekolte giyinmiş kullarımın karşısında nasıl da âyetlerimi eğip büküyor?! Benim kullarım, bulundukları yere dikkat etmelidirler. Evet, senin niyetinin beni gazablandırmayacak bir niyet olduğunu düşünüyorsun. Ama amelinin sonuçlarına bakıldığında, niyetine uygun düşmeyen bir şekilde, benim düşmanlarım senin yazdıklarından faydalandılar. Üstelik, benim yolumda cehd û gayret içinde olan ve alnı devamlı secdeye eğilen kullarıma karşı...

Hürriyet gazetesindeki kullarımın durumunun ne olduğunu en iyi ben bilirim. Ama senin de bildiklerin var. Bu bildiklerine göre amel etseydin, böyle bir yanlışa düşmezdin.

Manifestonun bazı yerlerinde kafa karışıklığı var ve kavramları o kadar gelişi güzel kullanmışsın ki, zihnindeki bazı klişelere esir olduğun anlaşılıyor.

‘Etnos’tan ve ‘demos’tan söz etmişsin... Ey kulum! Bu dediklerin fantezilerden ibarettir. Bunu anlamadın mı, o kadar felsefe okumana rağmen?! Anarşist kullarım, otoriteye karşı çıktılar, anarşizmi savundular, oysa dünyanın düzeninin ne olduğunu herkes biliyor ve görüyor. Zihinsel fantezilerle düşülen bu yollar, senin gibi kullarımın yürüyebileceği yollar değil... Kendi kendini yöneten halk

a ‘demos’ deyip demokrasiye güzellemeler yapmışsın. Sen kendi kendini yöneten halk gördün mü? Bu bir kandırmaca değil mi?

 Faziletlerin medeniyetinin yeryüzünde kurulmasını senden çok Ben isterim; ama Ben yarattığım kulları bilmez miyim? Kullarım arasında mutlaka birbirine üstünlük sağlamaya çalışanlar vardır ve olacaktır. Kıyâmete dek böyle sürecektir. Bak Hitler kuluma!.. Bak Saddam kuluma!.. Bak M.Kemal kuluma!.. Bu kullarım, halk adına çıktılar ve ne cinâyetler işlediler?! Ben dilesem tüm kullarımı fâzıl, ârif, ince idrâk sahibi kılamaz mıydım? Sen ne cür'etle kalkıp Ben'im öngörmediğim bir toplum ve bir dünyânın hayaline, Ben'im dinimin hakikatlerini kurban ediyorsun?! İblis kulum, Âdem'in cennetten kovulması için uğraşmadı mı? Kabil kulum Habil kulumu öldürmedi mi? Her peygamberimin karşısına, bir nemrûd, bir fir'avun çıkmadı mı? Dünya, hep iyilerle kötülerin ve kötülerle daha az kötülerin savaş meydanı olmadı mı? Daha birinci ve ikinci dünya savaşlarında milyonlarca insanın öldürülmesinden bir asır bile geçmedi. Sizin şu Türkiye'de diktatör kulumun yaptıklarını nasıl unutursun?! Senin ‘demos’ olamadığını düşündüğün müslümanlar, seçimlerde Erbakan kulumu başbakan yaptılar diye, darbeci kullarım darbe yapmadılar mı? Bak ey kulum, dünyada boşluk yoktur. İmtihânın tabiatı bu!.. Beğensen de beğenmesen de böyle!.. Halkın kendi kendini yönetmesi, bir masaldan ibarettir. Tüm toplumlar yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayrılır. Ben'im râzı olduğum yöneticilerin nasıl olması gerektiğini, Ben'i tanıyan herkes bilir. Böyleyken vehim vadilerinde at koştururken fanteziler üretmenin Bana ibâdet anlamına geldiğini, indirdiğim hangi kitapta bildirdim?!

Tayyib kulum %50'yi zor tutuyoruz dedi diye hoşuna gitmedi. Sen hiç düşündün mü, Tayyib kulum, böyle davranmak yerine, yüzde 50'ye “Gücü yeten eline keser, kazma, balta alsın ve şu Taksim'dekilere haddini bildirsin!” deseydi, o zaman ortalık kan gölüne dönmez miydi?! Evet, Taksim'de bazı kullarım toplandılar ve bazı işler yaptılar. Bunların yaptıkları karşısında, diğer bazı kullarım çok rahatsız idiler. Tayyib kulum fren yerine gaza dokunsa, kan gövdeyi götürürdü. Sorumlu davrandı ve böyle söyledi. Bu onun tercihi!.. Ama şunu da bil ki, “Halk Taksim'e döküldü.” diye ortalığı velveleye verenlerin tüm halk adına konuşuyormuş gibi yapmasına karşı Tayyib kulumun böyle konuşması da çok normaldir.

Hattâ Tayyib kulumun yerinde Taksim'dekilerin elebaşları olsa, hiç bunu da demez, jandarma zoruyla oradakileri derdest ederdi.

Yani sen bir Kemal Kılıçdaroğlu kulumun gözündeki merteği görmezsin de, Tayyib kulumun gözünde çapak sandığın şeye mi takıldın?! Felsefe ve mantık ilimlerini tahsil eden kullarımdan bu ni'metlere uygun tavırlar ve duruşlar beklerim. Hiç okumamış birinin yazdığı ile senin gibi tahsil görmüş ilim sahibi bir kulumun yazdıklarını bir tutamam.

Bir yerde demişsin ki “Biraz vulgarize ederek söyleyeyim: Halk, bu kadar hızlı kalkınmak istemiyor. Biraz teenni, biraz özen, biraz sükûnet istiyor.”

Gerçekten kendin inandın mı bu yazdığına ey kulum?! Sen halkın bu kadar hızlı kalkınmak isteyip istemediğini nereden biliyorsun?! Eğer halk dediğin Taksim'deki her biri ayrı telden çalan çok sesli koro ise, bunların toplamı ne kadar? Madem kelle başı hesabı yapacaksın, o zaman otur, hızlı kalkınmayı isteyenlerle istemeyenleri bir araştır. Bak hangisi çoğunlukta... Sen, benim indirdiğim Kur'an'dan, kelle başı hesabının yanlış ve dünyevî bir hesap olduğunu öğrenemedin mi? Yani çoğunluk ayyaşlığı tercih ederse, doğru olan o mudur? Hakkın ölçüsü kelle sayısı mıdır? Tayyib kulumu kelle hesabı yapmakla eleştiren sen, bizzat kendinle çelişmiyor musun? Tayyib kulum, şu demokrasi oyununu dayatanlara karşı, yine aynı sözlerle cevap veriyor. Ben onun kalbindekini biliyorum. Ben Kur'an'da toplumların hangi rejimle yönetilmesi gerektiğine dair bir beyânda bulunmadım. Bunu siz kullarıma bıraktım.

 Şûrâ'yı esas alın dedim. Demokrasi de bir tür şûrâdır. Ama benim ahkâmımı uygulamak için demokrasi gibi bir oyun kurmanıza ne zaman müsaade ettim?!

Sizlerden ve özellikle de sizden olan yöneticilerden, toplumu yönetirken, benim koyduğum yasalara, hudûda riayet etmenizi istedim. Bunu referandum yoluyla tayin edin demedim. Ama gücünüz yetmiyor ve Ben'im düşmanlarım karşısında doğru bildiğinizi yapamıyorsanız, gücünüzün yettiği yerde referandum veya halk oyunu kullanmanıza da gazablanacak değilim. Bilakis, gücün mantığını Ben dünyâ hayatının ve imtihanların temeline yerleştirmekle, zaten vesileleri yarattım. Vesileleri tercih ederken sapkınlığa düşmemenizi de öğütledim.

Tayyib kulum, müslüman toplumu ayyaşlığa sürüklemek isteyenlerin yapıp ettiklerini, hulasa bir münkeri, gücü yettiğince sınırlandırmaya kalktı. Benim koyduğum alkol yasasını değil, demokrasi diye öykündüğünüz mekanizmaya uygun biçimde bu münkere karşı tedbirler aldı. Tabiî bazı kullarım bundan rahatsız oldular. Son gönderdiğim Peygamber zamanında da böyle olmadı mı?! Rahatsız olanlar vardı. Zekat vermek istemeyenler oldu. Peygamberim, bunlara savaş ilan etmedi mi? Peki Tayyib kulum savaş mı açtı? Sadece yeni nesillerin korunması, toplumun şuûrunun açık olması için, bir düzenleme getirdi. Gücü bu kadarına yetiyordu veya bu kadarına yettiğine inanıyordu.

Sen, en sonda Ben'im bir âyetimi yazmışsın. Çok da isâbetli davranmışsın. Ama murâdında yine kafa karışıklığı yaşamışsın. Öncesinde diyorsun ki, “Bu nedenle halkın yüzde 50’sini temsil ediyor olduğu iddiasıyla kimse güya öteki yüzde 50’nin zevk-i selimini belirleme, mümkün olmuyorsa aşağılama hakkına sahip olamaz. Çünkü medinet’ul-fadıla’da, yani erdemli şehirde, halka hürmet, hakka hürmettir! Halka, yani yüzde 100’ün tamamına.”

Şimdi sen Ben'im indirdiğim Kur'an'ı okumuş biri olarak, bu âyetle, bu sözleri nasıl bağdaştırabiliyorsun?!

Eğer Tayyib kulum, benim keyfim öyle istiyor diye, herkese lacivert takım elbise giyme zorunluluğu getirseydi, sözünde haklı olurdun. Ya da ‘şapka kanunu’ çıkarsaydı, sana hak verirdim. Taksim'e kurmak istediği her neyse, yönetici olarak onun tasarrufunda olan bir şeydir. Beğenmeyebilirsin. Beğenmemekle ne sen kâfir olursun ve ne de Tayyib kulumu Ben bundan dolayı azablandırırım. Benim rahmetim altında, yöneticilerin tasarruf hakları vardır. Haksız yere kan dökmelerini, fesadı yaygınlaştırmalarını, Ben'im hükümlerimle hükmetmemelerini hoş görmem. Kur'an'da okumuşsundur Ben'im hükümlerimi...

“Halka hürmet, hakka hürmettir.” demişsin… Ben Kur’an’da “Andolsun İblis, onlar hakkındaki tahminini doğruya çıkardı. İnanan bir zümrenin dışında hepsi ona uydular.” demedim mi? Benim âyetlerimi ayaklar altına alanlara hürmet edin diye bir emir mi verdim?! Akletmez misiniz?! Sen, eğer Peygamber zamanında yaşamış olsaydın, Kâbe’deki putların orada kalmasına da hürmet adına göz yummayı savunacaktın?! Benim Peygamberim, evet, Ben’den bir rahmetle yumuşak davrandı, eğer katı yürekli olsaydı, çevresindekiler elbette etrafından dağılıp giderlerdi. Ama, benim hükümlerimin söz konusu olduğu yerde, sen, Peygamber’in nasıl davrandığını biliyorsun!..

Tayyib kulum da Allâh'tan bir rahmet ile halkına yumuşak davranan kullar kapsamına giriyor. Sen Ben'den iyi mi bileceksin?! Senin bilmediğin çok şey var. Eğer Tayyib kulum yumuşak davranmıyor olsa idi, şu Silivri'de yatanları ne yapar eder, sallandırırdı. 28 Şubat'ta zulmedenleri süründürebilirdi. Ben Tayyib kulumu belediye başkanıyken de gördüm. Nurettin Sözen'den belediyeyi devraldığında, bunların hortumlamalarını, halkın malını peşkeş çekmelerini bayraklaştıracağına ve böyle gündem oluşturacağına, sessiz-sedâsız hizmet etmeyi tercih etti. Oysa tam tersi olsaydı, bu Kemalistler pireyi deve yaparlardı da müslüman kullarımın gözüne gözüne sokarlardı. Nitekim Deniz Feneri dosyasında bunu yapmadılar mı?! CHP hamuduyla deve yutarken, müslüman kullarımın arasında ham süt emmiş birkaçının yaptığı ispatlanmamış küçük yanlışları, kendi hortumlamalarının gündeme gelmesinden daha şiddetli bir şekilde gündeme getirmediler mi? Tabiî ki, küçük de olsa, Ben müslüman kullarımın yanlışlarından râzı olmam. Ve sizden hakkı tavsiye edenlerin olmasını indirdiğim Kur'an'da zikrettim.

Daha senin gözardı ettiğin neler neler var. Tayyib kulum, yumuşak davranmayı tercih etmiyor olsaydı, faşist kullarımın yaptığı gibi yapar, Kürdistan'da kan akmaya devam ederdi. Ama görüyorsun ki, kan akmasına gönlü râzı değil... Arada bir kendini Kemalist devletin yerine koyarak konuşmasına râzı değilim. Ama biliyorum ki, onun yüreğinde olan bu değil... Faşistlerden ve kemalistlerden çekiniyor.

Taksim'deki olaylarda ilk başlarda orantısız güç kullanıldığı doğrudur. Bazı polis kullarım, öfkelerinde ifrata kaçtılar. Bunu da zaten tüm yöneticiler kabul ediyor. Suçlu olan cezasını çekmelidir. Ama hafifletici nedenler de gözönüne alınmalıdır. Aşırı tahriğin olduğu durumlar vardır. Böyleyken yeryüzünde özellikle de Taksim Meydanı eksenli fesad çıkaran, yakıp yıkan, halkın malını telef edenlere verilecek cezâdan daha şiddetli cezâlar verilmesini beklerseniz haksızlık yapmış olursunuz. Eğer benim hükümlerimle hükmedilecek olsa, sen zaten Kur'an'da yeryüzünde fesat çıkaranların cezâsının ve hükmünün ne olduğunu biliyorsun. Ancak, ülkenizde TCK diye bir cezâ sistemi koymuşsunuz ve buna göre herkes yargılanıyor. Bu kânunun bir kısmı benim hükümlerimle uyum içinde, ama bir kısmı uyum içinde değil... Tayyib kulum daha bir şey yapamadı ki!.. Avrupa'yla uyum yasaları yerine, Kur'an'la uyum yasaları çıkarmaya çalışsa, velveleci kullarım ortalığı toza dumana katarlar. Referandumla bile olsa kabul etmeyip fitne çıkarırlar.

Şimdi ey Dücane kulum!.. Eğer Tayyib kulumu eleştireceksen, ‘Ben'im hükümlerime uygun hareket ettiği konularda değil, uygun hareket etmediğinde eleştir.’

İçkiye sınırlama getirip bazılarının zevklerine ters hareket ettiği için değil, tamamen yasaklamadığı için eleştir. O zaman Bana karşı delilin olur. Sanma ki, bu delilin mutlaka yerli yerinde olacaktır. Ancak, Ben’den kaynaklanan bir delilin varsa, bu seni ma’zur hale getirir.

Taksim'de yapacağı binâlardan dolayı değil, yeterince aşevleri, kimsesizler barınağı, Kur'an ilimlerinin pozitivistçe değil Kur'an'a göre öğretildiği medreseler kurmadığı için eleştir. O zaman Bana karşı delilin olur.

Gücünün yetmediğiyle değil, gücünün yettiğiyle eleştir. O zaman bana karşı delilin olur.

Bu Taksim'deki çok sesli koroyu dinleyecek olursan, öpüşme özgürlüğü, sarılma özgürlüğü gibi özgürlüklerin sınırlanmasından rahatsızlık duydukları görülüyor. Dertlerinin ağaç olmadığı herkesin ma'lumu... Zaten kendileri de söylüyorlar. İlk başta ağaçları koruma adına oraya gelen saf kullarım, nasıl bir tezgaha geldiklerini çoğunlukla bilmiyorlardı. İçlerinde bilenler pek azdı. Maya tutunca da, planlar uygulanmaya başlandı.

Şimdi ey Dücane kulum!.. Sen orada bir planın işlediğini görmeyebilirsin. Ben kimin ne planlar kurduğunu bilirim!.. Bilmediğin için seni bazı hususlarda ma'zur sayacağım. Ama Kur'an'ın neresinde, Ben, herkes dilediği gibi yaşayabilir diye emretmişim?! Bir müslüman olarak sana mı düştü, başkalarının sarılma, öpüşme veya daha hayasız veya daha hayalı özgürlük taleplerinin haklılığını savunmak?! Nerede durduğuna bir bak?! Tamam, siz Türkiye'de benim hükümlerimle hükmetmiyorsunuz, ama Tayyib kulumdan, nasıl fuhuş ve fesada, içkiye, hovardalığa, hicâba düşmanlığı yaşam tarzı olarak görenlere şu anda sahib olduklarından daha fazla özgürlük vermesini bekleyebilirsin?! Kaldı ki, kimin hangi özgürlüğüne karışılmış ki, bu kadar velvele çıkarılıyor?! Özgürlüğü sınırlanan müslüman kullarımdır. Halen ülkenizde, puta tapıcılık var. Üstelik özgürlük olarak değil, bir vazife gibi... Puta tapmayı kabul etmeyenler de tapıyormuş gibi görünmek zorunda bırakılıyor. Mekkeli müşriklerin helvadan yaptıkları putlar yerine, kendileri gibi bir insanı tanrılaştırmış ve ona tapıyorlar. Bunun şirk olduğunu bilmiyor musun?! Yetmiyormuş gibi, başkalarının puta tapmama özgürlüğünü de kısıtlıyorlar.

Senin zevk-i selîm demekten kasdın, eğer gerçek anlamıyla zevk-i selîm ise, Taksim’dekiler hangi zevk-i selîmlerine dokunulduğu için fesad çıkardılar? Niçin kendinle çelişiyorsun?

Dünyadaki kullarımın tümü bilir ki, hırsızlık kötüdür. Şimdi bir kısım hırsızlar özgürlük isteseler, sen bunlara da özgürlük tanımayı mı savunacaksın? Savunmayacağını elbette bilirim, ama sana kendi içinde düştüğün çelişkiyi gösteriyorum. Demek ki her özgürlük talebi doğru değildir ve olamaz da!.. Şimdi düşün ey kulum!.. Taksim'de eylem yapanların istediği özgürlük ne özgürlüğü?! Net bir mesaj alabildin mi?!

Ve sizler ey Taksim'de eylem yapan ve onları destekleyen kullarım!..

Sizlerin içinde, bana inanan var, inanmayan var. Ayyaşı var, namaz kılanı var. Alnı secdeye değeni var, değmeyeni var. Kemal kulumu rehber edineni var edinmeyeni var. Marks kulumun peşinden gideni var, Mao kulumu takib edenler var. Silivri'dekilerin emrinde olanınız var, CIA'da çalışan casus kullarımla para karşılığı işbirliği yapanınız var. MOSSAD'taki kullarımla haberleşeniniz var, saf saf gaza gelerek orada eylemlere katılanınız var. Sarıl bana eyleminde şehvetini tatmin etmek için kadın kullarıma sarılma hedefiyle gideniniz var, cinsel tatmin amacıyla gideniniz var. İçinizde, faşist var, kapitalist var, solcu var, siyonist var, hristiyan, alevî, sünnî, Kürd, Türk, Laz, Çerkez, Arap, turist, terörist, vurguncu, talancı, yağmacı, çapulcu, esnaf, sporcu, taraftar, AKP düşmanı, CHP'li, MHP'li, BDP'li, AKP seçmeni, yazar, okur, çizer, Eliaçık antikapitalist, kapitalist Baş Haydar, medyacı, hortumcu, hırsız, kumarbaz, darbeci, provokatör, ajan, muhbir, Alman, Fransız, Amerikalı, başörtülü, başörtüsüz, bikinili, etekli, mantolu, kokona, konkenci, kokoreççi, çorapçı, kuyumcu, bankacı, şovmen, kaşarlanmış jigolo avcısı, otelci, ev hanımı, öğretmen, öğrenmeyen, hakim, avukat, suçlu, firarî, kart devrimci, fantezi heveslisi, maceracı, çevreci, Amerikancı, bolşevik, mason, menşevik, 68'li, İslâmî ilimler sahibi, ilâhiyatçı, homoseksüellere özgürlüğü savunanlar, heteroseksüel yaşayanlar, feminist erkek düşmanları, erkeklere azgınca bakanlar, sarıl bana afişi taşıyan tüm kadınlara mal bulmuş mağribi gibi sarılanlar, boynuzlu, boynuzsuz; hulâsa her kesimden kullarım bir araya gelmişsiniz. Çoğu kullarım, Ben dünyâyı yaratalı, bu kadar çok çeşitli insanın bir araya geldiğine şahit olmamıştır. Ahzab savaşında bile bu kadar karışık değildi saflar... Abdullah Gül kulum, mesajı aldım dedi, ama sırf durumu sakinleştirmek için söylediğini biliyorum. Yoksa, sizin verdiğiniz mesajın ne olduğunu hiçbir kulum anlamış değil... Dahası size bakan diğer kullarım, hepinizin piyonlaştığını düşünmekte haklı duruma geldiler. İşin hakikatini de en iyi ben bilirim. Bu yüzden hepinizi toplu haşredeceğim. Ben size akıl verdim, göz verdim. Verdiğim nimetlere karşılık, aklınızı kullanmaksızın mahşere getirdiğiniz için suçlusunuz. Mahşerde kullanılmamış aklın daha değerli olduğunu kim size söyledi? Haşre inanmayanla inanan, namaz kılmayanla kılan, ayyaşlık yapanla, İslâmcı diye nitelenen hepinizi ayrım gözetmeksizin Taksim'de yaşananlarla ilgili olarak birlikte haşredeceğim. Aklını kullanıp ta zamanında tevbe edenler müstesnâ... Taksim'de çıkarılan yağma, fitne ve fesattan dolayı, içinizdeki herkes suçlanacak... Herkesin şu veya bu şekilde bu fitneye katkı payı vardır. Herkes yaptığına göre yargılanacak. Ama birlikte yargılanacaksınız. Taksim dosyası içinde yer alan herkes... Bana inandığını iddia edenler, kimlerle haşrolacaklarını düşünse idiler ya?!

Neden akletmediniz?! Birbirine zıt düşünce, inanış ve yaşam tarzlarınızla, ortak olan neyiniz vardı da bir araya geldiniz?! Bana karşı bir deliliniz var mı? Sizin hakkınızda davacı ve şikayetçi olan yüzbinlerce kulum var. Tüm bunların hakkını nasıl ödeyeceksiniz?! Yağmalanan dükkanların, yakılan otobüslerin, öldürülen insanların hesabını nasıl vereceksiniz?! Hangi kutsal amaç uğruna, halkın huzurunu bozdunuz?! Halkın huzurunu ve güvenliğini tehlikeye düşürecek ne tür bir haklı deliliniz var?! Herhangi bir Ergenekoncu kulum, polis kılığına girerek otomatik silahla tarayıp içinizden onlarcası öldürülse ve halkı galeyana getirecek kanlar dökülse, bunun hesabını nasıl vereceksiniz?! Hepiniz bu suçlara ortaksınız!.. Özgürlük, evet kutsaldır; ama hangi özgürlük?! Siz neyin özgürlüğünü savundunuz?!

Ve ey Tayyib kulum!.. Son sözüm sana!.. Sana verdiğim ni'metleri an, hamd ile tesbih et!.. Azgınlık yapıp fesad çıkaranları gücün yettiğince engelle!.. Bazı müslüman kullarımın seni yalnız bırakmalarına aldırma!.. Gücün sahibi Ben'im!.. Seni azgınlar topluluğuna karşı destekleyecek olan Ben'im!.. “Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir.” diyenlerden ol!.. Ben, seni düşmanlarına karşı zafere ulaştırdığımda ve düşmanlarını hor ve hakir olarak senin karşına geçirdiğimde, onlara karşı Ben'im hükmümle hükmet!.. Halkına karşı Ben'den bir rahmet ile yumuşak davran. Eğer sen katı yürekli olursan, çevrendekiler etrafından dağılıp giderler. Yeryüzünde bozgunculuk yapanların durumuna bak!.. Büyüklük taslayarak kullarımın bir kısmını bir kısmına kırdıranların akıbetine bak!.. Sana verdiğim ni'metler sakın seni şımartmasın! Yetimin, yoksulun, kimsesizin, yolda kalmışın hakkını ver!.. Zâlimlere mühlet verme!.. Gücün yettiğince münkeri kaldır. Elinle, olmuyorsa dilinle münkerden nehyet. O da olmuyorsa buğzet!.. Bil ki bu imânın en zayıf halkasıdır. Ma'rufu yaygınlaştır! Kullarımın arasında adâletle hükmet!.. Darbeci kullarıma meydan verme! Eğer onlara meyledecek olursan, azâbımız seni bulur!.. Emperyalist ve siyonist kullarıma karşı çok dikkatli ol!.. Ancak sadece Bana güven!.. Ben dilemedikçe, onlar bir sivrisineğin zararını bile savacak değiller!.. Onlar tuzak kurarlar inananlara karşı!.. Ben de tuzak kurarım!.. Sen Ben'im tuzağıma güven!.. Halkından ileri gelenlerle istişâre et!.. Gönül koyanların gönlünü almaya çalış!.. Sen dilesen de herkesi hidâyete eriştiremezsin!.. Öyleyse güzel sözle ve hikmetle Ben'im mesajımı tebliğ et!.. Sen inanmayanların kefili değilsin!.. Allâh dileseydi, hepsini hidâyete erdirirdi. Muhakkak ki Rabbin, herkesin yaptığının karşılığını verecektir. Sakın ola kendinizden olanlardan başkasını dost edinme!.. Size fesad çıkarmakta kusur etmezler. Sarpa sarmanızı ve köşeye sıkışmanızı isterler!.. Kinleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür. Akıl ederseniz, sizlere âyetlerimi açıkladım. Sizler öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz! “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” dersiniz. Halbuki onlar sizi sevmezler!.. Sen onları râzı etmek için diktatör kulumun adını anarsın, ama, onlar bununla da yetinmezler. Kinlerinden parmaklarını ısırırlar. Onlara de ki: “Kininizle geberin!” Muhakkak ki, göğüslerde saklı olanı Ben bilirim. İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Kalbindekine de Allâh'ı şahid tutar. Halbuki, kendisi düşmanların en yamanıdır. Senden ayrıldı mı, yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çalışır. Ben ise fesadı sevmem.

Ey Tayyib kulum!.. İşlediğin salih ameller, katımızda kat kat karşılığını bulacaktır. Ancak, yalnız kaldığında, gecenin üçte birinde, Rabbin'le başbaşa kal!.. Nefsini muhasebeye çek!.. Eksiğini yanlışını düşün!.. Hatalarından dolayı istiğfar et!.. Bil ki, Allâh Ğafur ve Rahim'dir. Haksız yere kan döküp yeryüzünde fesad çıkaranlara karşı dimdik dur!.. Emrin altındakiler, halka kötülük yaptıklarında, onları cezasız bırakma!.. Benim âyetlerimi yalanlayanlara karşı metin ol!.. Kullarımı birbirleriyle tanışmaları için kabile kabile, şube şube yaratan Ben'im... Hepsi benim âyetlerimdir. Düşünenler için bunda ibretler vardır. Öyleyse dili ve ırkı ne olursa olsun, kimsenin kimseye üstünlük taslamasına, faşistlik, ırkçılık yapmasına izin verme!.. Halkının gasbedilen haklarını, onlara iade et!.. Geçmişte zâlimlerin yaptıkları katliamlardan dolayı, mağdur olanları taltif et!.. İntikam peşine düşme!.. Bil ki Ben, intikam alıcıların en aziz olanıyım!.. Ve intikam almaya Ben layığım!.. Sana düşen, sabr-ı cemîl ile sabretmek ve yaraları sarmaktır. İntikâm ateşini halkının arasında söndürmeye çalışmaktır. Yalanlarla yazılmış tarihin doğrularını anlat! Halkından ilim sahibi olanlara imkanlar ver, tarihî hakikatleri araştırsınlar! Öyle ki, kim neye inanıyorsa, doğruları görme imkanına kavuşsun. Doğruları görsünler ki, Din Günü'nde Bana karşı bahaneleri kalmasın!..

Ey kulum!.. İş Bankası hisselerinin CHP'ye nasıl mal olduğunu açıkla!.. Dersim'de, Zilân'da, Diyarbekir'de, Çorum'da, Ankara'da, Konya'da ve diğer pek çok şehirde yaşanan zulümleri açıkla!.. İngiliz Dışişleri bakanına yazılmış gizli mektubu açıkla!.. İntikam için değil, kullarımın arasında, gerçekleri bilmeyenler öğrensin diye!.. Öğrensin ki, velinimetlerinin, kurtarıcılarının Ben olduğumu anlasınlar. Hamd ile tesbih etsinler. İngiliz kullarımın emir subayı durumunda olanların kendilerini kurtarmadığını bilsinler.

Ey kulum!.. IMF'ye sakın boyun eğme!.. Bunlar bir ülkeye girdiklerinde, onları ekini ve nesli helâk edenlerden bulursun. NATO'ya ve Amerika'nın diğer tüm ileri karakollarına karşı gücün yettiğince hazırlık yap!.. Yeryüzünde fesad çıkarmayan hristiyan ve yahudilere karşı iyilikle cevap ver. Ama Rabb'lerine verdikleri sözleri unutup ta yeryüzünü fesada boğanlara sakın acıma!.. Bozgunculuk yapanların varacağı yer cehennemdir.

Ey kulum!.. Sen dosdoğru oldukça, zulüm ve küfre karşı durdukça, Rabbin seninledir!.. Yolumda sabredenlerin amellerini boşa çıkarmam. Peygamberlerin kıssalarını oku!.. Bak, nice zâlimleri, taraftarı az olan peygamberlerin karşısında yenilgiye uğrattık. Oysa sen, Rabbin’den bir lütuf ile halkın yarısının oyunu almışsın. Her yerde, “Dik dur, eğilme, bu millet seninle!” diyorlar. Türkiye dışında da bunu söylüyorlar. Bunun Rabbin’den bir lütuf olduğunu unutup ta zâlimlere meyletme!.. Bil ki, eğer zâlimlere meyledecek olursan, Bana karşı bir yardımcı bulamazsın!..

Ey kulum!.. Kâfir ve zâlim kullarımın arasında öyleleri vardır ki, ellerinden gelse, seni gözleriyle devirmeyi isteyeceklerdir. Öyleleri de vardır ki, Eğer sana bir iyilik erişirse, bu onları üzer. Ve eğer başına bir musibet gelirse, “İyi ki biz daha önce tedbirimizi almışız.” derler ve böbürlenerek dönüp giderler. Sen Rabbin’in yolunda dosdoğru ol!.. Zâlimlerin Silivri’de, Telaviv’de, Washington’da ve yeryüzünün diğer yerlerinde böbürlenerek dolaşmalarına aldanma!.. Onlar, kendilerine verdiğimiz mühletin dolmasını bekliyorlar. Vakti geldiğinde, onları çetin bir azâb bekliyor.

Ey kulum!.. Çoklukla övünme!.. Tekâsür sûresini oku!.. Kâfirlere ve zâlimlere karşı sâdece alemlerin Rabbi Allâh’a dayan!.. Biz, insanı (yüzyüze geleceği nice) zorluklar içinde yarattık. İnsan, hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? “Pek çok mal harcadım.” diyor. Kimse onu görmedi mi sanıyor? Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki dudak, ona iki yolu (doğru ve eğriyi) gösterdik. Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yemek yedirmektir. Yakınlığı olan bir yetime veya hiçbir şeyi olmayan yoksula… Sonra, iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır. İşte bunlar sağdakilerdir. Âyetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir; cezâları, kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir.

Öyleyse ey kulum!.. Sen, size verdiğim ni’metleri biriktirdikçe biriktiren, yetimlerin, yoksulların hakkını vermeyen holdinglerden, kendilerine verdiğimiz ni’metleri müslümanlarla savaşmak için kullananlardan, yeniden dirileceğini inkâr edip lakayd bir biçimde yaşayanlardan alabildiğin kadar vergi al ve yoksulların, yetimlerin, mağdur ve mazlumların imdâdına yetiş!.. Açları doyurmayı sürdür; öyle ki, yeryüzünde aç kalmayacak şekilde, Rabbinin ni’metlerini paylaştır!..”

İmdi!..

Sayın Dücâne Bey,

Sayın Fethullâh Gülen,

Sayın Ali Bulaç,

Ve diğerleri…

‘Büyük Buluşma’ya çıktığınızda mahkemenin hâkimi böyle demez mi?

“Demez!”, diyorsanız, getirin delilinizi!..

Bir müslüman olarak, Sayın Başbakan’a diktatör diyenlerle hemsedâ olamıyorum. Delilim yok!..

Hiçbir mesaj alamadım; beni ma’zur görünüz!.. Aldığım bir mesaj var, ama onu da Taksim’dekileri meydanlara süren perde arkası güçlerden, Silivri’den, Telaviv’den, Washington’dan, Brüksel’den alıyorum.

Sizlerden en azından şunu beklemeye hakkım yok mu?

Bu ülkedeki gerçek diktatörlere diktatör, çapulculara çapulcu, talancılara talancı, hortumculara hortumcu diyemiyorsak, en azından diktatör olmayan bir Başbakan’a diktatör diyenlerle de aynı saflara düşmememiz ve hattâ gölgemizin bile onların yanında olmamasına azâmî gayreti göstermemiz gerekmez mi?

Bugüne kadar, diktatörlüğü su götürmez olanlara gözünün üstünde kaşın var diyemeyenlerin ma’zereti olabilir. Ama ma’zeretli olanların, besbelli müslümanca yaşamaya, yönetmeye, İslâm düşmanlarının kurduğu engelli yollarda hassasiyetle yürümeye çalışanlara eleştiri oklarını yöneltirken düşünmeleri gereken ma’zeretler yok mudur? Teferruata girersek, Hakk’ı ölçü alarak, ‘Büyük Buluşma’ sahnesinde bizleri terletecek çok mes’eleler vardır.

Maalesef bir anakronizm sendromu yaşıyoruz. Kendimizi şimdiki zamanda, şimdiki şartlar manzumesinde değil, Başkaban, bir İslâm devletinin başkanıymış gibi görüp öyle değerlendiriyoruz. Ve kılıcımızla olmasa bile, şaka ve latifelerimizle düzeltmekten söz ediyoruz. Yazık!.. Çok yazık!..

Halbuki hatırlamamız gerekmez mi; Başbakan, hâlen -hâşâ- zü’l-celâl ve zü’l-azâmet görülen tanrılaştırılmış bir şahsiyyetin henüz kulaklarda yankılanan “İhtimal, bazı kelleler koparılacaktır.” nârâlarının yarattığı dehşet ve korku atmosferinin hüküm sürdüğü bir ülkenin başbakanı!.. Hâlen bu ülkede Allâh’a, peygamberlere, evliyâullâha küfür ve hakaret etmek serbest, ama bir şapka uğruna kelle kopartanlar kânunla korunuyor.

Elbette ki, hiçbir müslüman, kânunla korunsun veya korunmasın kimseye küfür etmemeli; ama eğer birisi kânunla korunacaksa, toz kondurmama kânunu olmamalı bu kânun!.. ‘Kopartılan kelleler’in, niçin kopartıldığını halk bilmeli!..

Cesâretimi ma’zur görünüz; Başbakan’ı eleştirenler, hiç iknâ odalarına girdiler mi?

Her müslümanın ‘hakkı tavsiye’ bâbından, Asr Sûresi’nin gereklerini yerine getirmeye hakkı vardır. Ancak bu sûrede ‘sabrı tavsiye’nin de olduğu unutulmamalıdır. Nerede hakkı ve nerede sabrı tavsiye edeceğini bilemeyen müslümanın, susması evlâdır!.. Ben müctehid değilim; ama dünyanın tüm müctehidlerine sorun; kabulümdür.

Ben Allâh’ın âciz bir kulu olarak, Başbakan’a sabrı tavsiye ediyorum bu zamanda… Taksim’de küfür ve hakaret yarışına girenlere, basiretsiz müslümanlara, darbecilere, siyonizm ve emperyalizmin planlarının uygulayıcılarına karşı sabır… Ahmak dostlara, akıllı düşmanlara, dalkavukluk yapanlara karşı sabır… Direnerek, dik durarak, eğilmeden sabır… Bunun, Allâh’ın gazabını celbedecek bir tavsiye olduğunu iddia edecek olan beri gelsin!..

Muhakkak ki, ‘hakkı tavsiye’ şümûlüne girecek tavsiyelerim de vardır; Başbakan’ın bir müslüman kardeşi olarak… Ancak bunun ne yeridir ve ne de zamanı…

Allâh için sevip Allâh için buğzeden Müslümanlar olamazsak, Rabbimiz’e karşı delilimiz olmaz!..

Taksim’de eylem yapanlara gönlümüzden en ufak bir meyil göstermemiz halinde bile Rabbimiz’e karşı delilimiz olmalı değil mi?!

Hangi mukaddes ideal uğruna, bunca fitne ve fesada meyledilebilir?!

Velev oradakiler, bizim en mukaddes bildiğimiz değerler uğruna bile ayaklanmış olsalar!..

Bunca yalan, hile, zulüm, fitne ve fesâd olduktan sonra, uğruna kalkışmaya yeltendikleri değerler, bizim en mukaddes değerlerimiz bile olsa, meyletmeye delil ve yol yoktur. Bâtıl yöntemler, bâtıla ulaştırır; Hakk’ın yolu Hakk’a göredir.

Nasıl ki her insanın amel defterini tutan kirâmen katibîn melekleri varsa, her ‘etnos’ ve ‘demos’un, cemaat, topluluk, parti, toplumsal eylem grubu, örgüt, teşkilat, sendika, dernek ve vakfın da amel defterini tutan kirâmen katibîn vardır. Sizce, Taksim’deki eylemlere katılan ve destek verenlerin defterleri sağdan mı verilecektir, yoksa soldan mı? Unutmayın, bu defterde, betonlaşmaya karşı çıkma letâfeti ve benzeri ince nükteler birkaç satırdan başka olmayacaktır. Ama yağma, çapulculuk, talancılık, yakma, yıkma, kalp kırma, fitne, fesat, bozgunculuk, ayyaşlık, kadınlara sarılma, müslüman hanımlara saldırma, darbeye teşebbüs, etnos ve demosun huzurunu bozma, kesb û kâra mani olma, Telaviv’de şenliğe sebep olma, biber gazının harcanmasına ve yurtdışına döviz çıkmasına sebebiyet verme, fazla mesaiye sebebiyet vermeye tam teşebbüs, Kemal Kılıçdaroğlu’nun çok konuşmasına ortam hazırlama, yalan, aldatma, hile, provokasyonlara zemin hazırlama ve daha nice nice yüz kızartıcı veya karartıcı suçlarla, Taksim Gezi Parkı Amel Defteri’nde kallavî bir suç envanteri olacaktır.

Sayın Cündioğlu;

Sizi, Hakk’ın yanında görmeye alışmış ve son 15 yılda da hafızalarımda böyle kalmış biri olarak tanıyorum. Eminim burada yazılan her şeyi üstünüze almazsınız, her ne kadar size hitâben olsa da... O yüzden de sizden bir alıntı ile bitiriyorum:

“Öncelikle istirham ediyorum, öfke ve nefreti bir kenara bırakıp müsamaha gösteriniz, afv ediniz, rahmet buyurunuz, ihsan ediniz de öyle dinleyiniz sözlerimi, ve sakın Hakk’ın celalinden varid olan tecellilerin nefsinizi saldırılara karşı güçlendiriyor gibi görünmesine aldanmayınız da siz asıl cemalinin nefsinizdeki tecellilerini takip ediniz.”

“Tamam, ama….” diyecekseniz eğer, demeden önce kendinizi iknâ etmenizi istirham ediyorum. Sonra da kendinizden içeru olan ‘ben’i iknâ edin. Gayrının beğenmesini boş verin, içkin ve aşkın ‘ben’in beğenmesi yeter de, kapısında 40 yıl köle kalsak değer bir göz kırpışına…

Cenâb-ı Zü’l Celâl ve İhsan’dan, eğer varsa bu acizâne yazının naçîz bir ecri ve sevabı, onu da sizin amel defterinize yazdırmasını dilerim.

 

  • Yorumlar 23
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim