’Tabu’dan ’Tabula Rasa’ya geçilebilecek mi?

09.01.2010 23:10

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

(’Kutsal sanılıp korkulan kavram veya nesneler’den ’beyaz sahife’ye geçilebilecek mi?)

Önce, yazının başlığındaki ’tabu’ ve ’tabula rasa’ kelimelerine değinelim, her ne kadar bilinse de…

’Tabu’, bilindiği üzere, kutsallık izafe edilerek, yaklaşılmasından, eleştirilmesinden korkulan kişi, kavram veya nesneler için kullanılan bir terimdir.. Türkiye’de resmî ideoloji ikonunun bir tabu olması örneğini verirsek, bu terim daha iyi anlaşılabilir..

Avustralya yerlileri üzerinde incelemeler yapan S. Freud, 'Totem ve Tabu' isimli kitabında, ’tabu’nun birbirine zıt görünen iki ma’nâsına dikkat çeker. Biri 'kutsal şey', diğeri 'korkunç, tehlikeli, yasak'.. Kutsal sayılan bazı insan, hayvan ve nesnelere dokunulmasını yasaklayan, aksi halde büyütk zararı dokunacağından korkulan inanç..

Freud'a göre ’klan’dan/ ilkel kabileden herhangi birisi ’tabu’ya aykırı hareket eder, örneğin ilişki kurulması yasaklanan düşman kavimle bağ kurar veya yerleşik inançlara ters düşerse, bu cür’etini en ağır cezalarla öder. Freud’a göre, 'bu tavır başkalarının bastırılmış isteklerini kışkırtarak taklid hevesi uyandırır. Kıskançlık ve çekememezlik meydana getirir.. O yüzden en ağır şekilde cezalandırılır.'

Freud'un incelemeleri, ilkel toplumlarda ’tabu’yu çiğneyen kimsenin kendisinin de bir ’tabu’  haline gelebildiğini gösterir. ’Tabu’yu yıkana ’cüzzamlı ya da vebalı gibi davranılır. Görüşünü şu kanaatle perçinler Freud: 'Çünkü, aslında suç işleyen kişinin bastırılmış arzuları ile, onu cezalandıranların bastırılmış arzuları aynıdır.'

*

’Tabula rasa’ ise, felsefede, ’insan zihninin boş bir beyaz kağıd haline dönüşmesi halini anlatmak için kullanılan bir terimdir..

Descartes, insanın doğuştan gelen düşünceleri (ideae innatur) olduğunu savunmuş, Locke ise, insan zihninin doğuşta‚ ’boş bir beyaz kağıt’ (tabula rasa)  durumunda olup, denemelerle doldurulduğunu’   ileri sürmüştü.. Bu görüş, daha sonra epeyce kan kaybettiyse de, etkisini yine de sürdürmektedir..

Bunları niye mi hatırlatıyorum?

Düne kadar çoğu kimselerin temas etmeye yaklaşamadığı, ancak yağcılık ve yalakalık yaptığı ve eleştiriyle yaklaşılması ’tabu’ sayılan ’silk-i askeriyye’ (askerlik mesleği) üzerine son zamanlarda, yoğun tartışmalar iyice arttı da, onun için..

Ortalık toz-duman.. Göz gözü görmüyor ve tablonun dışarısından bakınca fazlaca bir şey anlaşılmıyor..

Ama, mes’elelerin, gelişmelerin içyüzünü anlamaya çalışanların vardıkları sonuçlar, kimilerini umutlandırıyor, kimilerinin de umutlarını daha bir karartıyor..

Hattâ, bazıları, milletin hayatında ’yeni ve beyaz bir sahife (tabula rasa)’ açmak için, ’mevcud orduyu tamamiyle kaldırmak gerektiği’nden bile sözetmeye başladılar..

Geçmişte de, bu olmadı mıydı?

Yeniçerileri hizaya getirmeye karar verdiğini sırdaşlarına söyleyen, ve amma, bu iddianın yeniçerilerin kulağına gitmesi üzerine bir ’yeniçeri ayaklanması’ sonunda,  bir uyuz ata çırılçıplak bindirilerek Yedikule Zindanları’na götürülen ve orada kemend atılarak boğulan Padişah 2. Osman örneğini hatırlamamalı mıyız? (Kesilmiş başları isyancı yeniçerilere verilerek yatıştırılan ve kamu düzeninin iadesi sağlanan sadrâzamları, vezirleri bir tarafa bırakalım; 37 Osmanlı Padişahı’ndan 5’inin öldürülmesi, ikisinin de tahtından indirilmesinde de yine bu yeniçeri ordusunun ve kafasının, zihniyetinin en etkili unsur etkili olduğunu düşünürsek, tablo daha iyi anlaşılır.. Ki, bugün TSK’ya hâkim olan 100 yıllık İttihadçı -kemalist zihniyet de genelde, ’yeniçeri zihniyetinin çağdaş versiyonu’ değil midir?

Bu arada hemen ekleyeyim, 9 Ocak günü, alman tv. kanallarından ’arte’nin çocuklar ve gençler için yayın yapan ’arte-junior’ kanalında, bir Anadolu köyündeki okul çağı çocukların günlük hayatları, eğitimleri, oyunları gösterilirken, çocukların  her sabah okula girişte, ’türküm doğruyum.. varlığım türk varlığına armağan olsun..’  diye yemin edişlerini ve her tarafa serpiştirilmiş M. Kemal resim ve büstleri altında yetiştirilmelerini gören bir alman komşum, ’bizdeki Hitler dönemi faşizmi de, işte böyle, ’rejime uygun kafalar yontma’ ameliyeleriyle toplum mühendisliğine kalkışmıştı..’ demekten kendini alamadı..)  

Genç Osman’ın 1622’deki katlinden 180 yıl kadar sonralarda, 3. Selim’in kurmaya teşebbüs ettiği ’Nizam-ı Cedid’ (Yeni Nizam) içinde, yeni bir ordu tasavvurunun ortaya çıkardığı rahatsızlıkları, 3. Selim’in öldürülmesini ve  Kabakçı Mustafa İsyanı’nı da hatırlayabiliriz... Kezâ, II Mahmûd döneminde, bütün Yeniçeri kışlalarını topa tutturarak, binlerce yeniçeriyi öldürterek, Yeniçeriliğin bütünüyle kaldırılmasını ve bu büyük hadisenin tarihte, ’Vak’ay-ı Hayriyye’ (Hayırlı Vak’a) diye anılışını, Sekban-ı Cedîd ve Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye (Muzaffer Muhammedî Askerler) ismi altında yeni bir ordu kurulması yönündeki çaba ve gelişmeleri de hatırlayabiliriz..

Ve hatırlayalım ki, bu öyle sanılığı gibi kolay da olmamıştır.

*Derken, 100 yıl öncelerde, İslam’dan uzaklaşmayı esas alan, ’laik’ bir anlayışa kilitlenen bir orduya gelip dayandık..

Hem de ne laik? (Stalin’in Kızılordusu, Mao zamanının Çin ordusu, Kuzey Kore ordusu, ve Enver Hoca’nın Arnavutluk ordusu, ya da Kamboçya’da Pol Pott rejiiminin ordusu dışında) dünyadaki hiçbir laik ordu’nun komuta kademeleri, TC’deki kadar katı laik olamamıştır, herhalde.. Ki, bugün onlardan yalnız Kuzey Kore direniyor, hâlâ..

*Bu noktaları gözönünden uzak tutmadan, gelinen noktaya bakabiliriz..

Önce, medyadaki ömrü ihtilalcileri alkışlamakla geçmiş olan M. A. Birand’ın  5 Ocak günü, ’Komutan, bizim için en büyük tabu idi...’  ve 7 Ocak günü de, ’Komutan en büyük hatayı 27 Nisan gecesi işledi..’ başlığı altında yazdığı iki yazıya ve oradaki günah çıkarma ameliyelerine bakmakta fayda var.. Birand, bu yazılarında ilginç bir özet sunuyor ve –özetle- şöyle diyordu:

’1986’da EMRET KOMUTANIM adlı kitabımı yazarken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hemen her kesimiyle konuşmuştum. (…) En çok dikkatimi çeken ve ilerde büyük sorun yaratacağını hissettiğim nokta, Komutan’ın  dünyası ile biz sivillerin dünyası arasındaki büyük uçurumdu.

Komutan ile biz siviller, sanki iki ayrı gezengendeydik. (…)

Komutanı yere göğe koymazdık
Komutan’a teğmenliğinden generalliğine kadarki sürede, (hala da farklı değil) şöyle bir eğitim verilir:

- Bu ülkeyi Atamız kurmuş ve bize emanet etmiştir. Vatanımızı iç ve dış düşmanlara karşı sizler koruyacaksınız.

- Atatürk ilkeleri (bağımsızlık-laiklik-bölünmezlik) ne pahasına olursa olsun, ayakta tutulacaktır.

- Sizler, şövalye ruhlu, namuslu, vatanı için canını vermeye hazır, disiplinli, kendini Atasına adamış birer kahramansınız.

Komutan böyle yetişir.

Genelde, sivile güvenmez, sivillerin dünyasını da pek paylaşmaz. (…)

Askerin statüsü giderek güçlendi

Komutan’ın konumu, 1950’lerden itibaren, özellikle soğuk savaş döneminde, hem içerdeki Devletçi Laik kesim (Egemen kesim), hem de dışarıdaki (Amerika ve Avrupa) güçler tarafından  ısrarla yoğunlaştırıldı. (…) Komutan eller üstünde taşındı. Komünizme karşı bir sigorta olarak görüldü. Siyasete her müdahalesi “Demokrasiye ince ayar” diye alkışlandı.  Halkın seçtiği temsilciler ise, sürekli biçimde “hırsız, egoist, çıkarcı” diye eleştirildi. (…)

Egemen güçlerin kamuoyuna verdiği Asker imajı çok netti. (…)Türkiye Askerden sorulurdu.

- Asker gerektiğinde hem politik hayata,  hem de günlük yaşamın her alanına müdahale edebilirdi. Hatta müdahale etmeliydi.

- Asker, önce Komünizme karşı bizi korudu. Sonra, Dinci ve Siyasi İslama inanan, hatta biraz fazla dindarların  bu ülkenin  yönetimini ele geçirmesine karşı çıkmalıydı. Öteki Türkiye egemenleşmemeli, para el değiştirmemeliydi.

İşte Komutan bizim için böylesine önemliydi.

Onu tabulaştırmıştık.

Protokolün ön sıralarına çıkardık. Çankaya’yı emekli  komutanlara tahsis ettik. Atatürk’ün  evinde başka biri oturamazdı. (…)

Ne Başbakan, ne Bakanlar, ne Meclis Başkanı, kimse Komutan’a ters bakamaz, Komutan’ı kızdıramazdı. Kızdırdıkları taktirde, ağızlarının payını alırlar, medya Komutanları alkışlar, laik  kamuoyu da siyasetçileri sert şekilde eleştirirdi. (…)

Ancak, bunlar olurken birşeyler değişiyordu

(…) Ancak bütün bunlar olurken, Türkiye’nin değişmeye başladığını fark edemediler.

Bir gün, bir olay oldu, hepimiz şaşırdık. (Ve devamı, 7 Ocak tarihli yazıdan..)

 (TSK)’nın ülke çapındaki etkinliği ve kontrolünün değişme süreci başlangıcı, 2002 kasımındaki genel seçimleri Ak Parti’nin büyük çoğunlukla kazanmasıyla başladı.

Komutan’ın korktuğu, olmaması için hayatını vermeye hazırlandığı şey gerçekleşiyordu. Türkiye, O’nun gözünde “İslamcı veya Dinci” olarak görünen kesimin eline geçiyordu. Atatürk’ün istemediği herşey gerçekleşebilecekti.

Eskiden olsa, tereddütsüz müdahale edilebilirdi, ancak artık hem dünya, hem de Türkiye değişmişti.

Komutan, bağrına taş bastı ve sustu. Ancak bu suskunluğun da bir sınırı vardı. Atatürk ilkelerinin çiğnenmemesi gerekirdi. (…)

İlk sürtüşmeler 2003'te başladı...

Komutan, Ak Parti’yi ilk günden itibaren, yıllar boyunca yerleştirilmiş ve 12 Eylül sonrasında vidaları daha sıkılmış laik sisteme bir tehdit olarak gördü.

(…) Komutan ile Ak Parti iktidarının ilk sürtüşmesi, Avrupa Birliği ve Kıbrıs konusunda ortaya çıktı. (…) Komutan, ilk yenilgisini de bu alanda tattı. Denktaş’ın tüm çığlıklarına  rağmen Annan Planını engelleyemedi. (…)

2003-2004 döneminde, TSK ile Laik-Ulusalcı eski solcu  kesim tam bir ittifak oluşturdu. Egemen Güçler,  ülke yönetiminin ellerinden kaydığını ve bu durumu  engellemek için ortak bir cephe oluşturmak gerektiğini kararlaştırdılar. Sonradan  ortaya çıkan günlükler doğru ise, bu dönemde “Ayışığı ve Sarıkız“  kodlarıyla bir darbe hazırlığı dahi olmuş.  Bu yıllarda açık bir sürtüşmeyle karşılaşılmadıysa, bundan Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün büyük rolü olduğuna inanılır.

Herşeyin ters döndüğü yıl: 2007

TSK ile Sivil iktidar dengelerini inceleyenler, tarihi dönüm noktasının 2007 yılı olduğunu göreceklerdir.

2007’de kelimenin tam anlamıyla bir  “Çankaya savaşı” yaşanmıştır.

Cumhurbaşkanlığı köşkü Laik Cumhuriyetin simgesi olarak kabul edildiği için, eşi türbanlı olan  Abdullah Gül’ün adaylığı, Kemalist sistemin çöküşü anlamına  gelecekti. Cumhuriyet mitingleri düzenlendi. Yüzbinler Anıtkabir’e yürüdü.

Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yargı ayaklandı. Cumhurbaşkanlığı seçimi için Meclis’te  367  koşulu yaratıldı ve Gül açıkça engellendi.

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in tuttuğu ileri sürülen günlüklerin medyaya  düşmesi de aynı tarihe rastladı. Böylece, Askerin gerektiği taktirde düğmeye basabileceği mesajı verildi.

Komutanın en büyük stratejik hatası...

Tarihçilerin ilerde nasıl değerlendireceklerini bilemem, ancak bugün geriye dönüp bakacak ve erken bir değerlendirme yapacak olursak, Komutan’ın 2007’de çok önemli bir stratejik hata yaptığını görebiliriz. Hele bir kurmaya yakışmayacak bir hata.

Komutanın eğitimindeki en temel unsur, “nereye gideceği, nerede duracağı, ne sonuç vereceği veya ne yanıt alınacağını iyi hesaplamadan herhangi bir adım atılmamalı veya bir söz sarfedilmemelidir” öğretisidir.

Komutan’ın Çankaya Savaşı’ndaki en önemli stratejik hatası, bu temel soruları kendi kendine sormaması ve  durumu gerçekçi şekilde değerlendirmemesi oldu. Karargahı da kendi gibi düşünüyor olmalı ki, 2007 Nnisanında vurucu darbeyi indirebileceğini sandı.

Türk kamuoyunun değiştiğini galiba anlayamadı. TSK’nın hala bir açıklamayla çok şeyi değiştirebileceğine inandı veya inandırıldı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, 28 şubat 1997’de Erbakan’ın olduğu gibi, boyun eğeceği, korkup geri adım atacağı sonucuna vardı.

27 nisan  akşamı,  çok kimse tarafından “e-muhtıra veya uyarı mesajı” olarak nitelenen yazıyı kaleme aldı. Karargahı ile paylaşmadan, en yakınlarının görüşünü almadan, mesaj Genelkurmay sitesine konuldu.

Bu metin özetle şu anlama geliyordu:

1. Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olmamalı. Ak Parti’ye oy vermek, laik sistemin sonu anlamına gelir..

2. Bu gelişmeler yaşanırsa, TSK gereken önlemleri alır, gerekirse müdahale eder.

Org. Büyükanıt’ın bu mesajı hangi gerekçelerle yazdığını, içinde bulunduğu ortamı ve karşılaştığı baskıları bilemiyoruz. (…)

Bir siyasi iktidar ilk defa "bize karışamazsınız" dedi...

Org. Büyükanıt’ın bu çıkışına, siyasi iktidarın tepkisi gecikmedi. İlk defa bir iktidar açıkça Asker’e “Siz kendi işinizle uğraşın” deyince, herşey gerçekten de değişmeye başladı.

TSK’da bu manzara karşısında hiçbir şey yapamadı.

Dikkatleri çeken nokta, bu olaydan (…) sonra Başbakan’ın Org. Büyükanıt ile içeriği özellikle gizli tutulan Dolmabahçe görüşmesi sırasında veya sonrasında hiç renk vermemesiydi. Sanki, karşılıklı bir restleşme yaşanmamış gibi davrandı. Zira, seçimlere sadece iki ay kalmıştı ve TSK’yı kışkırtmak istemiyordu.

Nitekim haklı çıktı.

Seçimler, Erdoğan’ı dahi şaşırttı.

Yüzde 33’lük oyunu yüzde 47’ye çıkardı.

Abdullah Gül, Çankaya’ya yerleşti. (…)

Asker hiçbir şey yapmadı veya yapamadı. Hatta Komutan, Cumhurbaşkanı Gül’ün önünde selam durarak elinden hiçbirşey  gelmediğini gösterdi.

Çankaya Savaşı” kaybedilmişti.

Artık, silahlı kuvvetlerin müdahaleleri dönemi bitmiş, sivil  kuvvetlerin ince ayar yapma dönemi başlıyordu.

Cumhuriyet Başsavcısı, AKP’ye karşı Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açtı...’ (…)

*

Evet, Birand’ın bu yazısı, bu konuda, kemalist-laik-ulusalcı cenah açısından ilginç bir özetlemedir.. Daha doğrusu, o cenah adına bir günah çıkarma ameliyesi ve bir itiraf.. Ve mücadele devam ediyor..

*

Ayrıcalıkların elden çıkacak olmasından korkulmaz mı?

Son aylarda devamlı gündemde olan şu, D. Ç. isimli bir Dn. Kur. Albayı’na nisbet edilen ve kendisine aidiyeti (bu sahadaki en yüksek uzmanlık kurumu olan) Adlî Tıb Kurumu’nca da kesinleştirilmiş bulunan ‚ıslak imza’lı yani orijinal belgede irticaı yok etmek adına hangi entrika ve cinayetlerin yapılması gerektiğine dair projelerin mahiyetinin ortaya çıkmaması için, TSK tarafından ne çetin mücadeleler verildiğini hâlâ da görmek, anlamak istemeyenlere söylenecek bir söz olamaz..

Ama, sözkonusu kişi, 8 Ocak günü, tesadüfe bakınız ki, tam da ’büyük hukukçu’ olarak büyük hukuk entrikalarına imza atmış olan eski başsavcı S. Kanadoğlu’nun ifade vermek için Beşiktaş Adliyesi’ne geldiği saatlerde, o bölgeden sivil elbiseyle geçmiş ve aylardır görülemiyen bu kişi kameralara takılmış, nihayet.. Ve medya mensublarıyla aralarında bir muhavere geçmiş..  Çiçek, ’ıslak imza’nın kendisine aid olmadığını iddia etmiş,  ’Hükümeti yıkmaya teşebbüs ettiniz mi?’  sorusuna, ’Hayır. Yok öyle bir şey. Bir albay hükümet mi yıkarmış? Bir albay hükümeti yıkmaya teşebbüs eder mi?’ diye karşılık vermiş..

’Bir Albay hükûmet yıkar mı?’ diyen ve birçok belgeye farklı imzalar atmasıyla da ünlenen ve meslekdaşlarınca, ’Olabilir, kişi her zaman aynı imzayı atamayabilir..’ diye mâzur gösterilmeye çalışılan bu ünlü kur. albay, ya çok cahil ve bu ülkede 27 Mayıs 1960’da yüzbaşıların bile darbeler yaptığından habersiz; ya da çok kurnaz, avanak avlamaya çalışıyor ve de Adlî Tıb raporunu kabul etmediğini söylüyor ve sanki, devlet mekanizması içinde bu gibi işlerin en yetkili ve de uzmanlık makamı Adlî Tıb değil de Genelkurmay imiş gibi, ’ıslak imza’lı / orijinal belgenin niye Genelkurmay’a gönderilemediğini sorarak, ’Göndermeyenler suç işliyor..’ diyor ve kendisini koruyan makamın adresini de veriyordu; ’Savcı bir kez daha iddianame hazırlarsa kamuoyu önünde mahkûm olur.’ diye gözdağı da vererek..

Aynı albay, son günlerde, tartışmaların odağı haline gelen ve Genelkurmay’ın en gizli belgelerinin bulunduğu ’kozmik oda’da yapılan hâkim incelemesiyle ilgili soruya da, ’Kozmik Oda’yı Genelkurmay’a sorun.’ diye karşılık veriyordu.

Ama, ’kozmik oda’yla ilgilenenler sadece bunlar değildi..

PKK’nın dağ kadrosunun en önde gelen isimlerinden Cemil Bayık’ın da, ’Kozmik oda’ya AK Parti yerleşecek..’ diye hayıflanması da, konununu bir diğer ilginç yonü..

Ve bunu, ’AK Ordu’ mu kuruluyor?’ tartışmaları izleyecekti..

Çünkü, Meclis’te, bugünlerde görüşülmekte olan bir kanun tasarısıyla, Polis’in daha geniş yetkilerle ve modern teknolojik imkanlarla donatılması düşünülüyor.. Ve şimdi Polis’e alınması düşünülen silah ve ve teknolojik araç ve gereçler, 28 Şubat 1997 sonrasında, ’Ordu’nun müdahalesine karşı, Polis’in direnebileceği’ korkusuyla, Genelkurmay’ın emriyle Polis’ten toplanmıştı..

Şimdi o silahlar ve araç-gereçler, daha gelişmiş şekilleriyle yeniden Polis’e verilmek isteniyordu..

*

Ve bu arada, 8 Ocak tarihli Taraf’ta, PKK tarafından günlerce sonra üstlenilen Reşadiye’deki 7 askerin öldürülmesi hadisesi ile ilgili olarak, TSK’nın, bu tuzağın kurulacağına dair, günlerce önceden haberinin olduğuna dair bilgi ve belgeler yayınlandı.. Anlaşılıyordu ki, o saldırıdan 4 gün önce, PKK tarafından verilen ve teknik dinlemeye takılan tuzak emirlerinin şifresi çözülememişti.. Üzerine farz olmayan başka konularda en jakoben –tepeden inmeci, dayatmacı usûllerle, zorbalıklarla , darbelerle ’toplum mühendisliği’ne soyunan ve milletimize son 100 yıldır en akıl almaz baskılar ve zulümler uygulayan TSK, yazık ki, henüz hasım tarafın şifrelerini çözmek konusunda bile uzmanlaşamamıştı.. Ve Genelkurmay o iddianın yayınlanması üzerinden -bu satırların yazıldığı saatlerde- 40 saat geçmesine rağmen, henüz de bir açıklama yapamıyordu.. (Taraf’ın, TSK içinden ifşa ettiği sırların bugüne kadar büyük çapta doğru çıktığı hatırlanmalıdır..)

’ORDU 20 SENEDİR 5 BİN ÇOCUKLA BAŞEDEMEDİ, BIRAKSIN ARTIK!’

Yani, 1993 yılında, tam da Kürd Mes’elesi diye bilinen bir gündemle, Meclis’in konuyu ele almasının birgün öncesinde, Bingöl’de 33 askerin öldürülerek, siyasî iradenin etkisiz hale getirilmesi üaktiği şimdi tekrar gündeme sürülüyordu.. Ki, şimdi o saldırı döneminin (em. Org. Necati Özgen gibi) en soruumlu komutanları suçu birbirlerinin üzerlerine atmakla meşguller, tv. tartışmalarında.. O tarihî açıdan bakıldığında, Reşadiye Baskını’nın da, Derin Devlet denilen güç odaklarınca, Hükûmet’i köşeye kıstırma taktiğinin bir yansıması olduğu, daha bir açık çıkıyor ortaya..

Tabiatiyle, bu gelişmeler toplumun hemen her kesiminde de, büyük sessiz çoğunluk tarafından ’miş’li, ’mış’lı cümlelerle yaygın şekilde tartışılıyor.. Ve bu durumun,  medyaya da yansıması kaçınılmaz oluyor..

Nitekim, film yönetmeni Sinan Çetin, 6 Ocak günü, Meclis Başkanı M. Ali Şahin’in de bulunduğu bir toplantıda, sunuculuk yaparken, adetâ patlayıvermişti..

Çetin, “Biz kendi ülkemize bomba atıyoruz. Kendi çocuklarımızı öldürüyoruz. Ölenlerin üzerinden TC kimliği çıkıyor. Bitsin artık bu savaş ” diyordu..

Bu sözler üzerine, Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin’in, ’Üzerlerinden hangi ülkenin kimliği çıkarsa çıksın, ülke bütünlüğüne kasdedenlere cevabını veririz.." şeklindeki sözleri  politik bir laftan ileri geçmiyordu..

Çetin aynı akşam, C. Dündar’ın sunduğu bir tv. proğramında, sözlerine açıklık getiriyor ve "Ben gaf yaptığıma inanmıyorum.. Biz kendi topraklarımızı bombaladık, kendi vatandaşlarımızla dövüşüyoruz. Bunu kimseye anlatamıyoruz. Bunun bitmesi için parlamentonun birşey yapması lazım... Düşman içerde olmaz, dışarda olur. İçerideki vatandaşın adı suçlu vatandaş olur. Bununla da adliye uğraşır. Yargı uğraşır. Ordumuz bu işle 20 senedir uğraşıyor. Gidip 5 bin tane çocukla başedemiyor sonuçta. Bu resim düzenli büyük orduların başaramayacağı bir iş olarak ortaya çıkıyor sonuçta... Ordumuz sınırlarına geçer ve biz de bu meseleyi adlî ve iktisadî tedbirlerle çözebiliriz. Bu çözülmediği zaman ülkede can yanacak ve para gidecek. Bu kadar basit bir konuşma neden olay oldu anlamadım...

Muhalefet dediğin şey "iktidar ne diyorsa onların tersini söyleyeceğiz" demek değildir. Diyebilirler ki bu bir memleket meselesidir. İktidarın demokratik açılımına destek oluyoruz. Bu kanın durmasını istiyoruz. Ak Parti'yi destekliyorum deseler oy kazanırlar. Ben oyumu onlara veririm." diyordu..

Çetin, içeriğinden bahsetmese de, Başbakan Erdoğan’la da on-onbeş dakika görüştüğünü açıklıyor ve "ilk defa içimde bir umut doğdu. Gizli odalar açılıyor, ülkede her şey açık- seçik hale geliyor. Umutlandım.. Ülkede iyi şeyler olacak" diye dile getiriyordu, memnuniyetini..

Sinan Çetin bunları söylerken, DSP Genel Başkanı Masum Türker ise, ’son günlerde Türkiye'yi tek parti iktidarına götürecek, muhalefeti göstermelik hale getirecek bir yaklaşım görüldüğünü’ ileri sürüyor ve Başbakan Yard. Bülent Arınç'a yönelik suikasd iddialarının ardından ''kozmik oda'' araştırması yapıldığını belirterek,  ’son 3 ayda vatandaşların orduya güveninin yüzde 35 azaldığını’ hayıflanarak belirtiyor ve ’devlet sırrının, iktidarın kendi anlayışına bırakılmasının doğru olmadığını’ da ileri sürüyordu..

*

Prof. Nevzat Tarhan’ın, “Askeri vesayete biriken tepkiler, yıllarca laf edilemeyen babaya karşı ergenlik buhranına dönüşmüş vaziyette..” şeklinde izah ettiği bu tepkiler devam ederken..

İşte böyle bir hengamede, ve de ’askerî faşizm’e karşıyız, ama, sivil faşizme de karşıyız..’ diye zâhiren doğru gibi gözüken, gerçekte ise, yeni bir askerî faşizm’in kurtarıcılığına zemin hazırlamaya çalışan kalemlerin medyada seslerini yükselttikleri bir sırada..

’Zaman’ yazarlarından Prof. Mümtazer Türköne 5 Ocak 10 tarihli yazısında, mevcud ordunun lağvedilmesini ve yeni bir ordu kurulmasını istiyor ve özetle şöyle diyordu:

’(…)Askerin itibarı mı? Ordunun güvenilirliği mi? Ülkeyi korumak üzere eline silah teslim ettiğimiz görevlilerin namluyu bize çevirdikleri endişesi yaşarken neyin itibarı, neyin güvenilirliği?

Yaşanan skandallara paralel olarak yüksek komuta kademesinin sergilediği tutumu hatırlayalım. Askerî savcılıkla hemen kapatılan soruşturmaları, "kâğıt parçası" aşağılamasını, bağımsız yargıya "bu belgenin sahte olduğunu ispatlama" görevi verilmesini, LAW silahının aslında bir mühimmat olduğunu, savaş gemisi güvertesinden yargıya ve aydınlara verilen talimatları... Bugün yaşadığımız derin güven bunalımının ve kaybolan inandırıcılığın arkasında bu açıklamalar yok mu? Neden hâlâ, Türkiye'nin en büyük bütçeli ve en kalabalık personelli ve elindeki silahlarla en korkutucu kurumunun, elinde iğne iplik, minareye kılıf hazırladığı kuşkusu taşıyoruz?

Geldiğimiz nokta berbat bir yer. Kurum olarak siyasetin, bürokrasinin diğer kollarının ve özel sektörün bu berbat durumda payı var mı? Kimi neyle suçluyoruz? Karargâhı kasdederek orduyu lağvedip yeni bir ordu tesisinden bahsetmiştim. (…)

Yapılacak tek şey, şeffaflığı sağlamak. Ordu bütün kurumlarını denetime açacak. Tekrarlamaktan bıkmayacağım. Ordunun sahip olduğu bütün gizli bilgi ve planlar işportaya dökülse, bugün üzerine çöken şaibenin Türkiye'ye verdiği zararın onda birini veremez. Cesur adımlara ihtiyacımız var. Atılacak en cesur adım ise her türlü denetimi göğüsleyecek bir durumda olmaktan ibaret.

Türkiye'nin derinden yaşadığı güven ve güvenlik bunalımını aşmanın başka çaresi yok.’

Bu yazının yayınlanmasından 2 gün sonra,’32. Gün’ isimli tv. proğramında, yazar, bazı emekli generallerle buluşturuluyor ve özellikle em. Tuğg. Râmiz İlker’in Türköne’yi tehdid eden hırçın ve frensiz söylemi TSK’yı daha bir ’sevimli’ hale getiriyordu.. 

General köpürdükçe, Türköne’nin muzip bir yüz ifadesiyle tebessüm etmesi ise, generali daha bir çileden çıkarıyordu..

Türköne, ’Mahkeme (Ergenekon yargılaması)  şu anda ordu içindeki illegeal bir çetenin, bir terör örgütünün üstüne gidiyor. Bu yapıyı deşifre edip tasfiye etmeyi öngörüyor. Ordunun içindeki bu çeteler şu anda ülkenin iç ve dış anlamda tehdit sıralamasında en büyük tehdit durumundadır. Ordunun bunlardan arınması için ciddi bir tasfiye süreci yaşaması gerek. Ordunun da bu konuda yenilenmesi gerekiyor artık.’ derken; em. General,  ’Böyle bir şey olamaz, kabul edilemez. Sen 2. Mahmud musun, yav?’(…) Karargah bazında tasfiyeden söz ediyorsun, ne demek yav? TSK yeniçeri ocağı değildir. Bunun kafanıza sokun. Bu kimin ordusu? Yarın sizi kim kurtaracak? Kim kurtardı yedi düvele karşı?’ diye bilinen resmî söylemi tekrarlıyor ve  (İşaret parmağını Türköne'ye doğru sallayıp bağırarak) muhatabını ’Benimle polemiğe girme, lütfen dinle. Profesör olmuşsun ama dinlemesini bilmiyorsun.. Dinle! Benimle öyle şeye giremezsin bak. Polemiğe sakın girme! Kaybedersin!’ diye son derece modern (!?) bir şekilde ikna etmeye çalışıyor ve ’Kaatil mi bu Türk ordusu. Bak çizmeyi aşıyorsun..’ diyor; bunun üzerine ve Türköne de, manâlı bir şekilde tebessümle, ’Ben çizme değil, ayakkabı giyiyorum.’ diyor ve general küplere daha bir biniyor ve hızını alamayıp, ’Ben bu kozmik oda aramasında Genelkurmay'ın aramaya izin vermesini de kabul etmiyorum. Bence hatadır.’ diye, Org. Başbuğ’u da eleştiriyordu..

*

Bu gelişmeler olurken, eski komutanlar da savcılığa ifade vermek için çağrılıyorlar ve Hava Kv. eski komutanı İ. Fırtına’ya, ’bazı darbe çalışmaları iddiaları çerçevesinde Demirel’le ilişkileri sorulduğu’ medyaya yansıyordu..

Bunun üzerine, TC siyasî hayatındaki en karmaşık entrikaları çevirmesiyle ve cadı kazanlarını kaynatmasıyla ayrıca meşhur olan Süleyman Demirel, ’Ülkenin cadı kazanına döndüğürdüğü’nden yakınıyordu, 6 Ocak günü..

*

Evet, bütün bu tartışmalar, feryad’u figanlar, bir şeylerin temellerinin sarsılmakta olduğunun habercisidir.. 100 yıllık İttihad-Terakki’ci / kemalist/ laik zorbaların, nesilden nesile intikal ederek devam eden ayrıcalıklarının sona erebileceğinin korkusundan dolayıdır, bütün bu gürültüler..

Umulur ki, milletten ülkeyi yönetme iradesini emaneten almış olan Tayyîb Erdoğan,  mevcud sistem içinde, milletin isteklerine göre hareket etmek imkanına sahib olamıyacaksa da, en azından, 100 yıldır dokunulamıyan, kutsal sayılan ve korkulan ’tabu’ların temel dayanaklarının komikliğini, mantıksızlığını ve hukukdışılığı gösterecek şekilde davranmaya daha bir özen gösterir ve milletin hayatında, bir yeni ’beyaz sahife(tabula rasa) açılması yönünde, hayırla anılmasına vesile olacak çabalardan elçekmez..

 

  • Yorumlar 10
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim